11 Ağustos 2022

 

Balkan Harbi Tefrikaları

 

Muhârebe İçinde Edirne Günleri - 4

Kuşatma Altında Dönen Dolaplar!

Ekim sonunda şiddetli çarpışmalar oldu. Topçu ateşimiz altında sarsılmaya başlayan düşman, pek çok zâyiât vererek parça parça geri çekilmeye başladı. Duyduğuma göre İngiliz Konsolosu bile bugünkü savaşımızı pek beğenmişler. Evvelkiler sâdece çete savaşı gibiymiş. İngiliz bu! Nerede doğrudan çıkarı varsa oraya el atmasını çok iyi bilmiştir hep. Her ne ise, İngiliz, İngilizliğini yapadursun, biz işimize bakalım. Bugün Kartaltepe’yi düşmandan geri aldık.

Kasım ayına şiddetli çarpışmalarla girdik. 1 Kasım’dan îtibâren Doğu Cephesi de savaşmaya başladı. Kıyık Tepesi’nde de ateş başladı. Demek ki, Bulgarlar oraya da geldiler.

 

ayse samiha

Harp bu, her gün, her ân bir şeyler oluyor. En ufak güzel bir olay nasıl bizi çocuklar gibi sevindiriyorsa, varın vahim olayların nasıl üzdüğünü siz tahmîn edin. Bugün askerimizin moral gücünü kıran elîm bir olay oldu. İki değerli insan, Şumnulu Yüzbaşı Tevfik Efendi ile Hacı Hasan Efendi’nin mübârek kanları aktı. Bataryalarının yanına isâbet eden ve önlerine düşen bir lâğım dânesi ile şehîd oldular. Toz, toprak ne varsa bütün havaya kalkmış. Teğmen Şevket Efendi anlattı: Tevfik Efendi gözetlemede bulunurken, Binbaşı Hacı Hasan Efendi de onun yanına oturmuş peynir ekmek yiyormuş. Gürültü, toz ve duman kalktıktan sonra onları, mübârek rûhlarını teslîm etmiş olarak bulmuşlar. O esnâda manzarayı gören asker ağlamaya başlamasın mı! Bataryanın kumandası da neredeyse çocuk yaşdaki genç teğmen Şevket Efendi’ye verilmiş. İşte bütün bunlar Edirne çevresinde olup biterken Kırkilise, Vize, Gelibolu ve Hayrabolu taburlarından müteşekkil Doğu Cephesi de var gücüyle düşmanla savaşıyordu.

Bugünlerde üzerimizde Bulgar uçakları dolaşıyor. Bu uçaklar beyânnâmeler yayımlıyor. Propaganda diz boyu.  Bre kâfirler! Nereden alıyorsunuz memurlarımızın zâlim olduğu haberlerini? Varın bakın bildiride ne demeye görsünler:

“Geliniz, teslîm olunuz. Ey Edirne halkı! Sizi zâlim memûrların elinden kurtaracağız. Bulgar orduları her yerde muzafferdir.”

Buna mukâbil kale de boş durur mu? Karşı bir beyannâme yayımlanacak elbette. Elimde kaleden yayımlanan bu beyannâme mevcut, aynısını aktarıyorum:

“Bulgarların uçak ile öteye beriye beyânnâme attıkları görüldü. Adı geçen beyânnâmedeki yalanlara inanılmaması için Kale Kumandanlığı aşağıdaki beyânnâmeyi halka duyurur: Gezici ordumuz, düzenli olarak kahramanca savaşına devâm ediyor. Ordumuzun Kırkkilise, Lüleburgaz yöresine çekilmesi sırf askerî plânımız gereğidir. Komanova ve civârında perîşân olan Sırp ve Bulgar ordusu artık başını kaldıramaz bir hâldedir. Allâh’ın yardımı ile, kahraman ordumuz karşısında sırtını çevirecek olan düşmanın hâlini yakında öğrenirsiniz. Kalemiz bin topa ve yüzbinlerce askere karşı koyacak ve aylarca savunabilecek bir hâldedir. Kalemiz her türlü saldırı ve hasardan korunur. Bulgar beyânnâmelerine veyâ diğer kötü dedikodulara kapılarak telâşa düşmeye yer yoktur. Zâlim Bulgarların yaktıkları İslâm köylerinin dumanlarını, kestikleri İslâm kadın ve ihtiyarlarının kanlarını halkımız gözleri ile görmüştür. Kan dökmek isteyenler bunun ne kadar pahalıya mâl olduğunu Allah’ın inâyeti ile az zaman sonra öğreneceklerdir. Kale Kumandanlığı, halktan sâkinlik, sabır ve metânet bekler. Edirne Mevki’i Müstahkem Kumandanı Ferik Mehmet Şükrü.”

Aynı günlerde Şükrü Paşa imzâsı ile bir beyannâme daha yayımlandı. Halkın sâkin olması elzemdi. Bu beyannâmede de Rumeli’nde bulunan Batı Ordusu’nun Yunan hudûdunda kesin zafere kavuştuğu ve düşmandan pek çok silâh, esir, cephâne, top, cephâne arabası ile sağlık malzemesi ve ilâç ele geçirdiği, Yunan ordusu yanında Sırp ordusuna da büyük kayıplar verdirmeye devâm ettiği, bir Sırp süvâri bölüğünü tamamen yok ettiği, Çorlu yöresinde yapılan çarpışmalarda Bulgarlar’ın bir süvâri bölüğünü yendiği ve pek çok silâh ve hayvan elde ederek süvâri erlerimize dağıttığı, Maraş bölgesinde yapılan çarpışmalarda yüzlerce silâh kazandığı, gezici Doğu Ordu’muzun düzenli olarak soğuk kanlılıkla savaşmakta olduğu ve Allah’ın yardımı ile yakın zamanda düşmanı önüne katacağı yazılıydı.

Demek düşman Çorlu önlerine kadar ilerlemiş. Görünürde moral vermek için yazılan bu satırları okuyunca ürperdim. Edirne’den baktığımızda Bulgarların, Sırpların yaktığı köylerden yükselen dumanları görebiliyorduk. Düşman bu, Çorlu’ya kadar elini kolunu sallaya sallaya gitmeyecek elbet! Yolda bulduğu ne kadar köy, bîçâre insan, hayvan varsa, kanına girecek, yakacak. O dumanlar yükselen köylerdeki evlerde nice canlar kesildi, yakıldı, Yüce Yaradan bilir!

Çatışmalar, beyannâmeler derken bugünlerde ekmek sıkıntısı da baş göstermeye başladı. Artık ekmekleri daha fırından çıkar çıkmaz halk yağmalıyor. Fırınların önünde nöbet bekleyen, bağıran çocuk ve kadınlar da cabası. İnzibat erleri üzerinde “kaanûn” yazılı yarım ay şeklinde mâdenî plâkayı boyunlarına asarak vaziyete müdâhil olup asâyişi sağlamaya çalışıyorlar. Nitekim “kaanûn”, askerî kaanûnlar demek. İşte bu askerî kaanûnlar da, fırınlar önünde oluşan bu acı hengâmeyi önleyemiyorlar.

Artık has ekmek bulmak da zorlaştı. Zindanaltı Caddesi’nde has ekmek çıkaran bir fırın var. Sabahları buradan çıkan has ekmekler, şehir eşrâfına gidiyor. Kale ateşler içinde yanarken, şehir çepeçevre kuşatılmış bombardıman altında iken ve zavallı halk fırınların önünde bir lokma ekmek bulabilmek için nöbet tutarken, birtakım insanlar da var ki, bunlar zevk ve sefâ içinde yaşıyorlar. Şehirdeki tek kumpanya; fabrikatör Fındıklıyan Kumpanyası, halka ve askere un öğütüyor ve bunları satıp etekler dolusu para kazanıyor. Elbette bu kumpanyanın dışarıdan da ortakları var. Bir de Hüseyin ve İbrâhim Bey’in fabrikaları var. Var olmasına var ammâ, bunlar işletilmiyor ve boş duruyor. Böyle bir zamanda olacak iş mi? Kim bilir vaziyeti Şükrü Paşa’ya nasıl anlattılar? İşin gerçeği şudur ki, âşâr ambarından askere bulgur yapılmak üzere en iyi cinsten buğday alınıp Fındıklıyan Fabrikası’na gönderilir. Gûyâ açık arttırma olacak. Önce buna fiyat açılır. İşe tâlip en uygun kişi Fındıklıyan Efendi’dir. Hüseyin ve İbrâhim Efendiler açık arttırmaya dahî gidemezler, işittik ki kendileri önceden tehdîd edilmişler. Fındıklıyan Efendi’de meydânı boş bulunca, ekmeği kaç kuruştan isterse o fiyattan yapar. Daha bilmediğimiz kim bilir neler var?  Allâh vere de Kale tez bu kuşatmadan kurtulsun ve bu işin mes’ûlleri hak ettikleri cezâyı bir gün alsınlar.

Son zamanlarda zâbıta memûrlarının arasında da görevlerini kötüye kullanmaya başlayanlar çıkmaya başladı. Artık ekmekler fırınlarda saklanıp sonra bunlar el altından fâhiş fiyatlarla halka satılıyor. Gelin görün ki, bu durum vak’a-i âdîyeden sayılmaya başladı.

El altından olmayacak paraya satılan yalnızca ekmek mi? Tekel ürünleri de bitti. Mevcûd tütünler sâdece dâirelerde ve bunları dükkânlara vermiyorlar. Subay arkadaşlarımız sağ olsunlar, onlar vâsıtasıyla tütüne ulaşabiliyoruz. Tütün almak isteyen birlikler İnzibat Dairesi’nden tedârik ediyor, böylece Reji’nin satıcıya bırakacağı yüzde on hisse, inzibat subayı efendilere kalıyor. Bir kuşatma altında, görüyoruz ki, şu azîz Edirne’de ne dolaplar dönüyor? Şimdi anlıyorum, bizi neyin mahvediyor olduğunu. Memleket ateş içinde, düşman kapımıza dayanmış, kimileri var ki yalnızca şahsî çıkarlarını düşünüyor, el insâf! Şu gözlerim gördü, kulaklarım duydu hepsini. Ahlâk bozulması had safhaya ulaşmış ise, felâketler de işte böyle bir bir sökün ediyor üstümüze. Bu ahlâksız adamları ne ara yetiştirdik biz? Bu olanlar bugünkü yaşadığımız felâketlerin sorumlusunun bizzat kendimiz olduğunu bize âyân beyân gösteriyor. Gelin görün ki, ibret alanı mumla arasanız bulamazsınız.

Bugün, 7 Kasım Çarşamba. Müslümanların Kurban Bayramı. Düşman saldırıları karşısında her gün sayısız kurban vererek tam bir Kurban Bayramı yaşıyor Müslüman Türk. Köylüler hayvanlarına yedirecek ot, saman bulamayınca şehir merkezine getirdikleri sıska koyunlarını yok pahâsına satıyorlar. Neden satmasınlar? Hayvanlara yedirilecek bir tek saman yok, olan tahılı da insanlar yiyor. Şehir içinde de saman kalmadı. Asker atları için bile saman bulamaz hâldeyiz. Çiftliği olan bir Hacı Mustafa Efendi var. Şükürler olsun ki, onun çiftliği kalenin içinde de oradan saman tedârik edebiliyoruz. Ancak bu tedârik daha ne kadar devâm eder, bilmiyorum. Gelin görün ki, subaylar hayvanları için saman talep ettiklerinde, idâre memurları onlara: “Kolayını buluruz.” diyorlar. Bu iş idâre memûrlarının insiyâtifine mi bırakılmalıydı?

Düşman sarmış dört bir yanımızı, bayram bizim neyimize! Bayram sabâhı Ada nahiyesine çıkıp kolaçan etmek için gönüllü çeteler düzenlendi. Çetenin başına kolcu Çerkez Emin Çavuş ile Arnavut Kâzım Bey verildi. Sabah erken saatte bunlar, Ada nahiyesi yöresine gittiler ammâ, ne yazık ki, çetecilik zamânı geçmiş. Her nereye gitseler karşılarında düzenli ve büyük düşman kuvvetleri ile karşılaştılar ve birkaç çarpışma sonrası geri döndüler. Bu aslan yürekli vatansever insanlar muvaffak olamayıp geri dönseler de davranışları takdîre şâyândır. Bir de kahvelerde oturup durmadan atıp tutan, sarhoş olup nâmuslu insanlara ellerindeki bıçaklarla saldıran kaba kuşaklı cinsinden kabadayılar var ki, bugünlerde bunlar meydanlarda hiç gözükmüyorlar, hepsi evlerine çekilip kapılarını sürgülediler. İşte meydân! İşte yiğitlik gösterecek zaman şimdi, nerdesiniz bre hey kabadayılar? İş gene Mehmetçiğin başına düştü. Böyle kara günlerde herkesin ne olduğu da âyân beyân belli oldu.

Hey gidi Bosna karyesi, Çörekköy, Avârız, Hasanağa, Arnavutköy, Maraş! Siz ne güzel köylerdiniz Edirne’yi çepeçevre saran, kucaklayan! Daha savaşın başında köy denecek hâliniz kalmadı, düşman hep yaktı, yıktı, talan eyledi, kesti…

Kasım 1912… Akşam oluyor… Sessiz evlerde, sönmüş ocak başlarında yaşlılar, kadınlar, çocuklar ağlaşarak, yarı aç, yarı tok sabahı ediyorlar. Bu akşam kızıllığında, bombardıman altında akıtılan mübârek Türk kanları, bu Kurban Bayramı’nda yüreğimizi bir başka dağlıyor…

Allah yardımcımız olsun…

(4. bölümün sonu.)

 

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: