11 Ağustos 2022

 

“Biz bu Kale’yi Tek Bir Kişi Kalıncaya Kadar Savunacağız.”

 

Bombardıman altında Kasım ayını da yarıladık. Fâsılalarla Kazantepe sırtlarından İstasyon’a, Kemâl Köyü sırtlarından da Karaağaça’a mermiler yağıyor. İşittim ki, Abacılarbaşı’nda ve Ali Paşa Çarşısı sırasında ve karşısında bulunan kumaş ve elbîse mağazaları, o cânım mağazalar hep yanmış. Üzerimizde Bulgar uçağı dolaşıyor. Bir bu eksikti, o da tamâm oldu.

Gündüzleri vakit geçirmek için kışlaya gidiyoruz. Bugün Yıldırım’da, kışlada bir arkadaşımdayız. Ne konuşacağız, elbette muhârebe. Sohbete dalmışız, tam altı sıralarında yakınlardan tüfek sesleri gelmeye başladı ve üzerimizde bir şarapnel patladı. Koğuşta bulunan askerler ve subaylar silâhlarını alıp koştular. Biz de peşlerinden koştuk.

“Görüyor musunuz, siyah renkli Bulgar uçağı, şehri ve istihkâmları gözetliyor.”  

“Kale’de iki uçaksavar topu var, belli ki üzerimizde patlayan şarapnel bu toplardan atılmış.

“Alman yapımı Albatros uçağı. Nâmussuz kefere! Belli ki, askerî ve sınâî hazılıklıları mükemmel. Uçakları var, uçuracaklar üzerimizde elbet! Ne olurdu, savaş sırasında bizim paralarımızla alınan uçaklardan biri de Edirne Kalesi’ne gelse idi? Fenâ mı olurdu, bakın şu askerin hâline? Bize şimdi moral lâzım, bombardıman yapmasa da bize âit bir uçak uçsa idi ne olurdu!”

“Kimi asker uçağı ilk kez görüyor, üzerlerinde uçan bir canavar varmış gibi nasıl da telâş içinde kaçışıyorlar!”

“Gidip askeri sâkinleştirmeli, mâlûmât vermeli. Zavallılar ne yapacaklarını şaşırdılar.”

Subaylar arasında bu minvâl üzere sona eren vukuâtlı ziyâret sohbetinden sonra tenhâ bir aralıkta eve döndüm. Bu gece şehre mermi yağmaya devâm etti.

Bugünlerde kimde şeker var ise şekerini cebinde taşıyor, bunu kahveciye veriyor ve şekerli kahve içiyor. Olur da o şeker taşıyan kişi, yanındakilere şekerli çay veyâ kahve ikrâm etmek isterse, değmeyin keyfimize. Ziyâfet de ne imiş, bu ziyâfetten de üstün bir şey. Bizler kuşatma altında böyle günler yaşıyoruz işte.

Her ne hikmet ise, 18 Kasım günü her yer sessiz, askerî bir hareketlilik yok. Şehre mermiler yağmıyor. Hayırdır inşâallâh!

Ertesi gün bir söylenti çıktı, işittim ki, mütâreke îlân edilecek, ardından da anlaşma yapılacakmış. Bugün düşmanda bir hareket yok, şehri de bombalamıyorlar. Hele bir Mazhar Bey gelsin, işin aslını öğreniriz…

Bugün huzur ve sükûn içinde Mazhar Bey’in dönmesini pencerelerde bekliyorum. Hah işte, göründü. Bahçeden girdi, sağı solu kolaçan etti. Ah ne olurdu, beni de alsalardı orduya, hem savaşır hem yârenlik eder, hem olan biteni yerinde görürdüm. Ne olurdu? Ama benim de vazîfelerim varmış heyhat! Var elbet, sulh döneminde muallim olurum, hâfız olurum, ne olurdu sanki, âh keşke… Mazhar Bey benim onu kapılarda beklediğimi bilmesin, hiç belli etmedim, ama hayırlı haberler duymak ümidiyle gelişine pek bir sevindim. Haberlerin hası Mazhar Bey’de idi. Mazhar Bey ellerini yüzünü yıkayıp salonda göründü. Belli ki hemen mevzuya girmek için o da can atıyordu, biraz evvelki heyecanla ilk selâmı ben verdim:

“Hoş geldin azîzim, Mazhar Bey’im. Hayırlı haberlerin vardır inşâallâh.”

Salonda bizden başka kimse yok, herkes işinde gücünde, çocuklar uykuda. Salonu çepeçevre saran sedire oturduk.

“Hayır mıdır şer midir, zaman gösterecek, hayrolsun diyelim Râkım Efendi. Bugün olan biten şu ki, Batı Cephesi’nde Albay rütbesinde olduğunu söyleyen bir askerî hâkim ile bir sözcüden müteşekkil bir hey’et görüşmeye geldiler. Kale’den Kurmay Binbaşı Kâzım Bey ile Kurmay Yüzbaşı Remzi Bey vazîfelendirilmiş bu görüşme için ve hey’etler Kale dışında bir mevkide, Papazçeşme’de buluşmuşlar. Türk tarafı mütâreke şartlarını görüşmek üzere hazır bulunmaktadır. Küstahlığın âlâsına bakınız ki, Bulgar hey’eti mütârekeden hiç haberleri yokmuş gibi davranıyor. Tek istediklerii Şükrü Paşa’yı görmektir. Elbette ki, Türk hey’eti Şükrü Paşa’yı temsîlen orada bulunmaktadır. Ellerindeki kâğıtları gösterirler. O kâğıtlarda da Şükrü Paşa’nın adı ve imzâsı vardır. Bahâne bulmak için bekleyen Bulgarlar, Şükrü Paşa dışında kimse ile görüşmeyeceklerini söylerler. Ellerinde bir zarf vardır, bunu Şükrü Paşa’ya iletmek isterler ve akabinde de derhâl ayrılmak isterler. Kale temsîlcileri de, üstüne basa basa;

‘Bizler, Paşa adına gelen bir mektûbu almaya ruhsatlı değiliz, beklemeniz gerekiyor,’

diyerek Bulgar hey’etini bir müddet oyalamışlar. Mektupta yazılanları az çok tahmîn edebilirsiniz, fakat şaşırtıcı olan taraf, mektûbun Türkçe olarak ve gâyet güzel bir ifâde ile yazılmış olması idi. Bu mektupta Kale’nin şimdiye kadar vazîfesini yerine getirdiği, fakat harbi Bulgar tarafının kazandığı yazılıyor, şimdi yapılacak işin, Kale’nin Bulgarlara teslîm edilmesi olduğu anlatılıyordu. Kale temsîlcileri de böyle bir mektûbu kabûl etmeyerek, Paşa’ya iletemeyeceklerini söyleyerek, Bulgarlara iâde etmişler.

“Cür’etin âlâsına bakınız ki, ‘Askerî şerefiniz sizde kalmak üzere Kale’yi teslîm ediniz ve şu zarfı kumandanınıza veriniz’ demiş, Bulgar temsîl hey’eti. Hasbinallâh!”

Kâzım Bey de:

“Biz henüz kale savaşı yapmadık. Biz bu Kale’yi tek bir kişi kalıncaya kadar savunacağız. Biz sizinle böyle görüşmeye gelmedik. Biz karşımızda hakîki bir dost, ciddî bir düşman görmek isteriz. Bu zarfınızı alıp şimdi geri dönünüz.”

diyerek verilen zarfı reddetmiş ve kaleye geri dönmüşler.

“Azîzim, şu Bulgarlar kurnaz millet vesselâm. Aslında bu zarf hikâyesi mütâreke maksadıyla ortaya konmuş değil. Bizzat yoklama yapıyor îmânsızlar! Kale ile İstanbul’un irtibat hâlinde olup olmadığını anlamak istiyorlar. Hepsi bu. Bizi, bunun için yokluyorlar.”

“Ne istiyor bu Bulgarlar kuzum?”

“Ne istiyorları var mı? Mütâreke bile yapmadan, işi el çabukluğuna getirip Kale’yi düşürmek husûsunda her çâreye başvuruyorlar.”

Bulgar hey’eti henüz Papazçeşme’de iken Kazantepe’de sonucu bekleyen Kale Kumandanlığı’na ileri karakol telefonu ile haber iletilir:

“Alo, alo! Kale Kumandanlığı! Efendim, beni duyabiliyor musunuz?”

“Duyuyoruz, konuşun!”

“Kumandanım, Bulgar hey’eti ateşkes için değil, Kale’nin teslîmini teklif maksadı ile gelmişler. Bu hususta Bulgarların muhtemel bir baskınına karşı tedbîr alınmalıdır!”

“Anlaşıldı. Derhâl geri dönünüz!”

Mazhar Bey haklıydı. Allah’dan daha Bulgar hey’eti henüz ayrılmadan Kale Kumandanlığı ânî bir baskına karşı uyarılmıştı.

İşbu târihi not düşelim ki, Bulgar Murahhası, 1912 Kasım’ı sonunda Kale Başkumandanı’na Kale’nin teslîm edilmesi teklîfinde bulundu. Mütâreke şartları henüz tetkîk olunmakta iken, Bulgar Muhâsara Kumandanlığı, görüşmenin yapıldığı günün gecesinde şiddetli saldırılara başladı. Edirne Kale’sini top ve tüfekle ele geçiremeyeceklerini anlayan Bulgar ve Sırplar top atışlarını sivil halkın üzerine çevirdi, evler, câmiler, okullar insafsızca bombalanmaya başlandı. Kıyık Bölgesi ağır yaralar alırken burada bulunan Bulgar yanlısı Rus Konsolosluğu da vuruldu. Rus Konsolosu Yunan Konsolosluğu’na sığındı.

Cephe cihetinde de çarpışmalar kızıştı. Maraş’ta top tüfek sesleriyle başlayan çarpışmalar, Güney Cephesi’ne kaydı. Bu sırada Doğu Cephesi’nde de şiddetli çarpışmalar oluyordu. Şimdiye kadar Kale’nin bütün cepheleri böylesine bir savaş yaşamadı. Doğu, Batı ve Güney Cephelerine var gücüyle saldırıyorlardı. Düşman bir değildi ki. Sâdece Bulgar’la mı savaşıyorduk? Hayır! Mehmetçiğin karşısında bütün cephelerde birleşik Balkan Devletleri, yâni Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ orduları var! Hepsi birden, her cepheden şimdiye kadar görülmemiş, müthiş bir saldırı başlattılar. Düşmanlar hem cepheleri vuruyorlar hem de Edirne’yi bombardıman ediyorlardı.

Ertesi gün Mazhar Bey’den:

“Bulgarların bu saldırılarından anlaşılıyor ki, düşman kendini birkaç yüz metre ileri atıp kuşatma alanını daraltacak. Fakat başarılı olamadılar.”

sözlerini duydum.

Bunu duymak, savaşa rağmen ne saâdet! Başarılı olamadılar. Türk ordusu var gücüyle çarpıştı, karşı koydu demek. Kuşatma daha yeni başladığında, buradaki İngiliz Konsolosu Binbaşı Samson, Karaağaç’taki Akıncı Okulu’nun üstünden bir heyet dürbünü ile muhârebeyi seyretmiş. Bulgarlar Karagöztepe ve Maraş Tepelerine şarapneller yağdırırken bu korkunç manzara karşısında Türk askerlerinin zarûrî olan ihtiyat tedbîrlerine lüzûm görmeksizin kendi cesaretleriyle nasıl koştuklarını ve şecîâne muhârebe ettiklerini, hayretler içerisinde nasıl da anlatmıştı. Düşman bir tek değil, Birleşik Balkan Devletleri ve Türk ordusu bu harbde bütün zorluklara rağmen cansipârâne savaşıyor azizim!

Bugün Kale, Başkumandan Vekîli Nâzım Bey imzası ile bir beyannâme yayımladı:

“Harb eden Birleşik Balkan Devletleri’nden Yunanistan hâricinde Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ ordularıyla bu akşam mütâreke kararlaştırıldı. Bundan sonra sulh görüşmesine başlanacaktır. Sulh görüşmesinin sonuna kadar mütâreke devâm edecektir. Onlar tarafından kaç subay geliyorsa bizim taraftan da o kadar ve mümkünse aynı rütbede murahhas olacak ve bu görüşmelerde tarafsız bölgenin hudûdu çizilecektir.”

Bu müjdeli haber karşısında bizde bir sevinç, sormayın gitsin. Her yerde, herkeste bir bayram havası. Ama soruların da ardı arkası kesilmiyor:

“Niçin mütâreke oldu?”

“Mütârekeyi önce hangi taraf istedi?”

Bu sorularla vakit kaybetmeden sonuca baktım. Allâh Allâh! Dedim! Bir Kolordumuz Midye’den, diğer kolordumuz Gümülcine tarafından ilerleyerek düşmanın arkasını çevirmişler. Düşman çevrili kalmış ve derhâl mütâreke istemişler.

Diğer haberler de bu duyduklarımı doğruluyordu. İşittim ki, Pamukdere ve Maraş dolaylarında bulunan askerlerimiz top sesleri duymuşlar. İşte bunlar, Yâver Paşa Fırkası imiş. Düşmanın arkasını çevirip dönüş hattını kesmişler ve derhâl mütâreke istemişler. Ya Rabb’im, sana şükürler olsun! Yarın İstanbul Tren hattı açılacak, trenler gidip gelmeye başlayacakmış. 

Bulgarların bunca entrika ile bizleri Kale teslîmine iknâ edememeleri ve cephelerde başarı sağlayamamaları üzerine, nihâyet 4 Aralık 1912 günü mütâreke imzâlandı. Şimdi her yerde, cephelerde sükûnet zamanı, yüreklerde bir sevinç… Gene kafalarda binbir soru:

“Bakalım sulh zamânı ne kadar sürecek, ihtiyaçlarımızı tedârik edebilecek miyiz, savaş yeniden başlayacak mı?...

Hele biraz durunuz azîzim, durunuz da yaralarımızı saralım şimdi…

(6. Bölümün Sonu)

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: