8 Ağustos 2022

1970’li yıllarda, Burt Lancaster’in başrolde olduğu“The Swimmer=Yüzücü” adında bir film gösterilmişti. Maddî refâh içinde olmasına rağmen, psikolojik problemleri olan bir adamın hikâyesi idi. Onun, birbirine bitişik mâlikâne havuzlarında yüzerken sarf ettiği:

“Şu ânda İstanbul minârelerinin ulaşmak istediği yerde olmalıydım.” 

cümlesi, rûhî sıkıntılarının çâresi gibi görünüyordu.

Liselerde okutulan târîh ve san’at târîhi ders kitaplarında resimleri bulunan ilk devir Arap câmilerinin ve bu arada Samerra’daki ordugâh câmiinin minâreleri ne kadar kalın ve kabadır. Erzurum, Sivas, Konya, Antalya, Divriği, Beyşehir gibi Selçuklu ve Beylikler dönemi şehirlerindeki câmi minârelerinde başlayan incelme; 1453 öncesinde Bursa, Edirne ve civârında yontulma safhasına girer, kalem inceliği ve güzelliğine ise İstanbul’da ulaşır.

Türkçe’nin, arûz vezni ile ilk karşılaşması, ortaya bir hayli sakîl mısrâ’lar çıkarır. Hoca Dehhânî’nin:

“İnceldise hecr ile karınca gibi belin

Firkat niçe bir ola Süleymân ere umma”      

diye Türk dil gemisini yanaştırmaya çalıştığı arûz limanı, Barbaros donanmasıyla gelen Bâkî’de:

“Yine gömgök tere batmış çıkageldi çemene 

Nevbahar erdi deyü verdi haberler sünbül”      

tabiîliğine ve sükûnetine ulaşacak; Fuzûlî’nin, güneyde şişen söz yelkenlisi:

“Gözüm, cânım efendim, sevdiğim devletlû sultânım” 

serenadı ile ihtişam besteleri yapacaktır.

Nedîm’in dilinde kelime kristâllerine dönüşen incelik, atölye titizliği safhasına erişerek:

“Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana,

Mey süzülmüş şîşeden, ruhsâr-ı âl olmuş sana” 

diyecektir.

Yine büyük Fuzûlî’nin:

“Perîşân hâlin oldum, sormadın hâl-i perişânım”

serzenişini, terk edilmişliğini, günümüzdeki dil yarasının tam ortasına basabilir miyiz?

Mevcut Lâtin esaslı alfabemizin, Türk hançeresine yetmediğini, seslerin tamâmını karşılamadığını, konuya âşina herkes biliyor. Alfabeye yeni harf ilâvesi şimdilik mümkün görünmediğinden, imlâ işâretleri ile açığı kapatmak, tek çâre.

Türkçe’deki seslerin, aslına uygun şekilde yazıya aktarılmasında ve bu sûretle meydâna getirilen metnin Türkçe telâffuzu gözetilerek okunmasında, yardımcı işâretlere, ihtiyaç vardır.

Türk Dil Kurumu (TDK)’nın “İmlâ Kılavuzu” adıyla yayınladığı kitap ve kitapçıkların hemen her baskısı, bir öncekini - eski tâbirle - nesh ediyor.

2000 yılına âit “TDK İmlâ Kılavuzu”nda İslâm’ın mukaddes kitabı, “Kuranıkerim” şeklinde yazılırken, 2004’de basılan “TDK İlköğretim Okulları İçin İmlâ Kılavuzu”nda “Kur’an-ı Kerim” hâline dönülmüş. Bir veyâ iki isim dışında, her iki çalışmayı da aynı komisyon yapmış.

TDK’nın internet sitesindeki “İmlâ Kılavuzu” bölümünde, 2004’deki kılavuzun hükmünün de kalmadığını görüyorsunuz.

Meselâ, 2004’de “İslâm” diye yazdığı kelimeyi TDK, internete şapkasını çıkartarak taşımış ve “İslam” olmuş.

Bu şapka çıkartma hareketi, tam bir tasfiyeye dönüşmüş. “Ahlâk, ilân, ilâh” gibi inceltme ve uzatma ihtiyâcı duyan pek çok kelime, şapkasız bırakılmış ve hepsi “üşütme” tehlikesi ile karşı karşıya “Maddî, mânevî, kâtil, silâh...”ilh. tarzında uzatılabilecek bu listede, işâret levhaları sökülmüş bir yolda, kendi hâline bırakılmış kelime yığınları var.

Yapılanlardan, şapka işâretinin tamâmen kaldırılacağı anlaşılıyor. Buna azmedenler; uzatma, inceltme ve nisbet eki ihtiyâcının telâffuz esnâsında karşılanması lâzımdır, diyorlar ve meseleyi öğretmene havâle ediyorlar.

İyi de, o telâffuz kaabiliyetindeki öğretmen nerede?

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: