25 Temmuz 2021

kirmizilar.com

Henüz sisler dağılmadan sabâhın yedisinde Maraş’dan yola koyulup atımın eyerinde akşamki sohbeti düşündüm. Bizler ölmeye hazırdık, yeter ki azîz vatan sağ olsun. Şimdi mütâreke zamânı, şükürler olsun ki, kafamızın üstünde patlayan şarapneller, toplar şimdilik yok. Karaağaç’a vardığımda bu muhârebede yaralanmış zâbitlerin tedâvî altına alındığı Râhibler Hastahânesi’nden geçtim. Hastahâneyi idâre eden râhiblerin reisi ile refîkaları, kemâl-i sükûn ile hastahânedeki yaralıları tedâvi ediyorlardı. Biraz ileride Fransız Konsolosu Mösyö Badetti ile vâlidesinin sâkin oldukları ve Kasım ortalarında obüs düşmesi ile sâdece maddî hasâra uğramış oldukları mekânları. Allâh’dan bu saldırıdan sâdece korku yaşayarak sağ çıkmışlar ki, canlarına bir zevâl gelmemiş. İşittim ki, Kasım ayı ortalarında Hükûmet Konağı karşısındaki Avusturya Konsoloshânesi’ne ve etrafta bulunan Fransa, İngiltere ve Yunanistan Konsoloshâneleriyle Râhibler Müessesesi civârına da pek çok obüs düşmüş. Fransız Konsoloshânesi ahşap bir binâ olduğu gibi, bütün mahalle de ahşap mesâkinden mürekkeb idi. Sâdece konoloshâneler mi var burada? Olur mu hiç, biraz ileride Hilâl-i Ahmer Karaağaç Merkez Hastahânesi de bulunmakta. Karaağaç mevkii, Edirne’nin Londra’sı âdetâ. Konsoloshâneler, Hastahâneler, Fransız ve Bulgar Mektepleri ile otel ve eğlence mekânları da hep burada. Hiç sanmıyorum ki, dün akşam buralar böyle sessizdi. Canik Oteli altında meşhûr Brasserie Bomonti önünde koşumları bağlı atlarıyla faytonlar, öylece akşamdan kalma duruyorlar. Akşam burada çılgınca eğlenen insanlar, şimdi derin uykuda olmalılar. 


kirmizilar.comKaraağaç’ı boydan boya geçen yolun kenârındaki ağaçlar, Teşrînisânî’yi çoktan geride bırakmış, yapraklarını dökmüş, kış aylarının çıplaklığına bürünmüştü. Meriç Köprüsü’ne vardığımda Koca Sinan’la göz göze geldik âdetâ. Koca Selîmiye Camii, olanca ihtişâmıyla bana “hoş geldin” diyordu ve kulağıma; 

“Gülümse Râkım Efendi, bu güzel yeni güne gülümse. Belki de son demleridir bu gülümsemelerin. Yüce Yezdân hayırlar yazsın da, bu koca mâbede nâmahrem eli değmesin.”

diye fısıldadı Koca Sinan.

Dünya kurulduğundan beri, Edirne’de tan vakti ile ile gün batımı kızıllığı hep dillere destân olagelmiştir. Kim bilir, Koca İskender ve Darius’un orduları bile buralardan geçerken durup seyretmişlerdir belki de bu muhteşem tan vaktini. Meriç’in ucundan doğan Güneş, usul usul yükselirken, sulara vuran gündüz yakamozları ve pırıltılarının sarhoşluğunda yoluma devâm ettim. 

İstikâmet Edirne. İnsanlar yavaş yavaş yollara dökülmeye, günlük işlerine başlamaya koyulmuşlar. Tanıdıklardan kime rastladıysam, bana:

“Ne haberler var?” diye soruyorlar. 

Sanki herkes sözleşmiş gibi, hep aynı soru. Bir haber mi bekliyorlar? Sâdece bir gün uzak kaldım Edirne’den, ama bu süre içerisinde vaziyette bir değişme olmuş gibi. Anlarız bakalım. Biraz daha ileri gittim, herkesin ağzında savaş olacak sözleri. Biz daha dün akşam, savaş olması gerektiğini konuşmuştuk, ancak halkın savaş olmalı sözleri insanı ürpertiyor. Bir mâlûmat mı ulaştı ben yokken acaba? Bir mâlûmat mı ulaştı, henüz bilmiyorum, ama bildiğim bir şey var ki, askerin bezginliği halkın üzerinde de var. İnsanlar: 

“Ne olacaksa olsun artık..” diyorlar. 

Son bir gündür Bulgar katarları da geçmemiş. Bu da bir şeylere işâret.

Mütâreke günleri hem askere hem ahâliye, herkese usanç ve de utanç verdi. Bize hiçbir yiyecek yardımı ulaşmadı. Fakirler yiyecek bulmak için son derece sıkıntı çekiyor, genç kadınlar dileniyorlar. Bâzıları kırlara gidip odun getirip bunları satıp yiyecek almaya çalışıyor. Fasulye, pirinç ve her çeşit yağ, bakkallarda da kalmadı. Şimdi bunların sâdece isimleri var, kendileri yok, bakkal dükkânları bomboş. Elinizde paranız olsa dahî, artık bunları bulmak muhâl. Yalnız peynirimiz bol. Tüccar, depolardaki peyniri sevk edemeden savaş başladı, peynir olduğu gibi kaldı. Eğer peynir sevkedilmiş olsa idi, bu fakirlerin hâli nice olacak idi? Bir tek süpürge tohumundan yapılmış ekmeğe bakacaklardı. Sulh görüşmelerinin kesilmesi bekleniyorken 24 Aralık’da subaylara gece ve gündüz birliklerinden ayrılmamaları için emir verilmiş.

İşittim ki, Bulgarlar Edirne’yi almak için ısrar ediyorlarmış. Bu minvâlde barış görüşmelerine tekrar dönülmüş olunuyor. Edirne bizde kalmak şartıyla, barış görüşmelerine devâm edilecekmiş. Bugün Kale bir beyannâme yayımladı. Bizlerden sabır ve dayanma bekliyorlar. Havalar da iyice soğudu, ayaz mı ayaz, yerde dört parmak kar var. 

Aralığın en son günü helva yaptık. “Nasıl oldu bu?” diyeceksiniz. Durunuz azîzim, anlatayım: 31 Aralık günü arkadaşımız Cemil Efendi, evvelden İstanbul’a gitmiş olan kayınpederinin evini açtı. Ev savaşın başlangıcından beri olduğu gibi duruyordu, ama biz aradığımızı bulmuştuk. Kıyıda köşede kalmış üç kıyye şekerle bir kıyye tuz aldık ve bunları üç kişi önünde paylaştık. Üç yüz dirhem kadar şeker ayırıp, gayet gizli olarak bunlarla Mazhar Bey’lerde helva yaptık. Başka arkadaşlar duyarsa darılacaklar, bu yüzden gâyet gizli olmalıydı. Helva yaptığımız bugün, hanımlara haber edip arayıp soranlara evde yoklar dedirttik. Hani evvelden hayâlini kurduğumuz helvayı işte bugün Mazhar Efendi, Cemil Bey, Muammer Efendi ve ben, dört kişi birlikte yedik.  

Ocak ayı başında yine ortalıkta sözler dolaşmaya başladı:

“Edirne boşaltılacak, hastalar gidecek, sonra Bulgarlar şehri teslîm alacak.” 

Allâh muhâfaza eylesin! Bir takım halkın ağzına bu sözler nereden ulaşmıştı? Bugün Cuma. Cuma namâzı için Ulu Câmi’e gittim ve orada Hakkı Bey ile karşılaştım. Her dâim sözünün eri olmuş Hakkı Bey, halkın konuştuğu bu sözlerin aslını astarını da biliyordur. Selâmlaştık ve müteâkibinde derhâl konuya girdim:

“Nasılsınız Râkım Efendi?”

“İyilik çok şükür Hakkı Bey’im. Ancak bu sabâh halkın ağzından işittim ki Edirne boşaltılacak, hastalar gidecek, sonra Bulgar askeri gelip şehri teslîm alacak diyorlar.” 

Ben bu sözlere hiç önem vermemiş, lâf olsun diye söylemiştim. Oysa Hakkı Bey’in hareketleri canının sıkıldığını gösteriyordu. Başını iki tarafa doğru salladı. Demek söylenenler doğru imiş! Aman Allahım! Bir ân fenâlaştığımı hissettim, hutbe kulağıma girmiyordu. O sözlerine devamla;

“Yok böyle bir şey, kim uyduruyor bunları?”

dese de, hâl ve tavırları ile doğrulamış olduğu sözleri geri alamadı. 

“Bakınız Hakkı Bey’im, siz her dâim hakîkati konuşursunuz, şimdi bana hakîkati deyiniz.”

“Râkım Efendi, Düvel-i Muazzama Edirne’yi Bulgarlar’a veriyor. Ahh Hâfız’cığım, bakalım bu mâbedlerde daha ne kadar duâ edebileceğiz?”

diyerek ağlamaya başladı. 

Namâzın sonuna kadar bir daha iki kelime konuşamadık. Ben giderek fenâlaştım. Ne düşünsem de kafamdaki cümleleri uzaklaştırabilseydim, kendimi aldatacak hiçbir şey gelmiyordu aklıma, sâdece Hakkı Bey’in cümleleri âdetâ pervâne olmuş dönüp dönüp tekrar ediyordu. 

“Düvel-i Muazzama Edirne’yi Bulgarlar’a veriyor. Ahh Hâfız’cığım, bakalım bu mâbedlerde daha ne kadar duâ edebileceğiz?”… 

Namaz sonrası bir kahveye oturduk. Burada olan biteni etraflıca öğrendim. Hakkı Bey;

“Kale’ye bir telgraf geldi, diyorlar ki; ‘Düvel-i Muazzama Edirne’yi Bulgarlar’a veriyor. Hükümet’in maddî ve mânevi gücü yoktur. Bir ay kadar daha direnirseniz barış görüşmelerinde bâzı şeyler kazanacağız.’ Bu telgraf üzerine derhâl bir komisyon tertîb edilmiş ve mevcut erzak ve gıdâyı hesâb etmişler. 28 Ocak’a kadar dayanabileceğimizi İstanbul’a bildirmişler. İşte bu olan bitenler de akşama varmadan etrâfda duyuldu. Hâl öyle bir hâl aldı ki, Kale Kumandanlığı’ndan birtakım subaylar eşyâlarını satmaya başladılar. Subaylar da kızgın, mademki işin sonu böyle olacak niçin bizi aldattılar diyorlar.”

“Mütâreke yapılması büyük bir hatâ idi Hakkı Bey’im. Sonradan hep beraber işittik ki, Bulgarlar da aç kalmışlar. İşte bu noktada dayanacaktık. Şimdi ne oldu, katar katar trenlerle yüklü yiyecek vagonlarını seyrettik. Bize bir kıyye şeker, bir somun ekmek gelmedi. Şimdi onlar güçlendi. Kimbilir bu mütâreke sırasında daha kaç top yerleştirdiler Edirne’nin etrafına? Ya hep birlikte öleceğiz, yâhut Edirne’ye girecekler îmansızlar!”

“Râkım Efendi, bâzı subaylar da Kale Kumandanı ve kurmaylarını öldürüp kumandayı ellerine geçirmeyi; Bulgar trenini durdurup Kale’yi teslim etmeyip ölümüne çarpışmayı düşünüyor. Gâliba sonunda toptan delirdik!”

Bu minvâl üzre sohbeti sonlandırıp Hakkı Bey’le ayrıldık. Ertesi gün söylentiler çıkmazsa olmaz, bire bin katacak, anlatacaklar; kimisi Kale’yi teslîme mecbûruz diyor, kimisi Kale Kumandanlığı bir şehir olarak kalacak diyor. Herkes türlü türlü sözler sarf etse de ortak bir tek şey var; herkes çok müteessir, başlar eğik, herkesde bir çâresizlik.

Zaman zaman şimdiye kadar Bulgarlar bizim subaylara gazete veriyorlardı da haber alabiliyorduk, bu sâyede İkdam, Tanin gazetelerindeki haberleri ara ara da olsa okuyabiliyorduk. İşte tam da şimdi lâzım bize gazeteler. Îmânsız Bulgarlar, artık subaylara gazete de vermiyorlar. Dış dünyâdan gene tamâmen koptuk. Bulgarlar bir subay arkadaşımıza demişler ki:

“Sizin önünüzde bir siyah perde var. Bu perde kalkınca, kendinizi pek korkunç manzaralar karşısında bulacaksınız. Biz sizi her şeyde aldattık. Eğer siz mütârekeyi iki gün daha kabûl etmeye idiniz, bizim ordularımız açlıktan kırılmıştı. Lâkin biz sizi bu işte çok aldattık.”

Düşman ordusunun ne hâlde olduğunu bilmeden, hiçbir mâlûmat almadan hareket eden bir Hükûmet’ten bize ne fayda olacak? Biz yapayalnızız ve muhârip Edirne tek başına savaşacak…

Demek Düvel-i Muazzama bizim Edirne’mizi Bulgarlar’a vermeye karar verdi! Bu ne cür’et! Daha sabah şehre girerken Karaağaç mevkiinde konsoloshânelerin önünden geçtim. Bizim topraklarımızda biz savaşırken onlar eğleniyor, hatta el altından belki de Londra’ya, Paris’e mâlûmat uçuruyorlar ve sonra umursamazca pay ediyorlar. Tüm bunlar olurken de düşman ordusunun ne hâlde olduğunu bilmeden, hiçbir mâlûmat almadan hareket eden bir Hükûmet’ten medet umuyoruz! Bu hükümetten bize ne fayda olacak? Biz yapayalnızız azîzim, muhârip Edirne tek başına savaşacak…

(10. bölümün sonu)

 

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden