4 Ekim 2022

kirmizilar.com

 

 

 

 

 

 

 

Resim: Balkan Harbi’nde bir askerin âilesine yazdığı mektubu.

11 Ocak 1912 Perşembe gününü idrâk ederken yarın Cuma namazından sonra Eski Cami-i şerîfi’nde şehîdlerimizin rûhu için Mevlîd-i Şerîf okunacağını öğrendim. Hepsinin azîz rûhları şâd olsun.

İstanbul Kale’den Şubat’ın yirmi beşine kadar dayanmasını istiyor. Dayanacağız elbet, ammâ keşke plânlı ve programlı olsa idi işlerimiz. Şükürler olsun mu desem, ne desem bilemiyorum, nihâyet Edirne Vâlisi Halil Bey’in aklı başına geldi de İttihad ve Terakkî’nin Edirne müfettişlerine danışarak yiyecek araştırması için çalışma başlattı. Komisyonlar kuruldu ve bu komisyonlara bir tâlimâtnâme verildi. Bu tâlimâtnâmeye göre, bir evde yiyecek varsa o evin nüfûsuna göre yiyeceği ayrılıp geri kalan tartılıp alınacak. Evdeki yetişkinlere yirmibeş kıyye, on beş yaşından aşağı olanlara on beşer kıyye, hayvanlar için günlük üçer kıyyeden doksan kıyye, keçi ve koyunlar için günlük yarımşar kıyye bırakılacak, geri kalanı âşâr ambarına veya fabrikaya gönderilecek. Her kimde yiyecek varsa on gün içinde Hükûmet’e teslîm etmesi gerektiği, aksi hâlde zorla alınacağı bildirildi. 

Nihâyet komisyonlar mahallelere çıkarak yiyecek aramaya başladılar. Her şeyde olduğu gibi bunda da bir düzen bulmak muhâl. Herkes aklının erdiği gibi davranıyor. Bu adamlar iş yapmayı ne zannediyorlar? Zavallı insanlara bağırıp çağırmak mıdır, iş yapmak! Tevekkeli değil, Vâli’nin de meslek sâhiplerine olan tutumu pek farklı değil, o da bağırır çağırır, ama bunun kimse üzerinde etkisi olmaz.

Yiyecek topluyorlar toplamasına ammâ, fırınların önündeki perîşânlığı düzene koymak hâlâ kimsenin aklına gelmedi. Fırınların önünde biriken halkın perîşânlığı devâm ediyor. 

Bugün Cuma. Sabahtan bizim eve polis geldi ve Vâli Bey’in öğleden sonra beni görmek istediğini söyledi. Öğleden sonra dörtte Hükûmet binâsına gittim. Benim gibi birkaç kişiye daha haber verilmiş. Hava ayaz mı ayaz, hademelerin odasında biraz bekledikten sonra içeri buyur edildik. Ben buraya niçin çağrıldığımızı az çok tahmîn ediyorum, ama yine de hayrolsun diyelim. Vâli Bey’in huzûruna çıktık, bize yer gösterildi, oturduk. Vâli:

“Efendiler, biliyorsunuz, zor zamanlar geçiriyoruz. Sizin gibi hamiyet sâhibi insanlara şimdi ihtiyâcımız var. Vatan bizlerden hizmet bekliyor. Efendiler, şu ândan itibâren evlerde bulduğunuz tahılı mahalle câmilerine depo ediniz veyâhut fabrikalara gönderiniz. Sâhiplerinin ellerine birer zabıt tutup veriniz. Ben bu işe dâir İstanbul’a bilgi vereceğim. Vakit kaybetmeden işe başlayınız. Elden geldiği kadar gayret ediniz.”

Bu vazîfeyi, hiç gönlüm râzı olmayarak, mecbûren kabûl ettim. Kabûl etmesem hamiyetsizlikle suçlanacağım. Bu kuşatma sırasında dönen dolapları görmüş biri olarak ben biliyorum ki, biz halk için çalışmayacağız. Bizim bu çalışmamızdan zavallı, aç ve perişân halk faydalanmayacak. Yine fabrikatörlerin ve onların yardakçılarının kasaları altınlarla dolacak. 

İnsanın içi kat’iyyen kabûl etmiyor, ama elden ne gelir? Hükûmet Dâiresi’nden çıkıp Hukuk Başkanı’nı buldum. Bizim komisyonun reisi Hukuk Başkanı, ben de kâtiplik vazîfesini yapacağım. Yanımıza bir jandarma zâbiti, bir polis, bir de jandarma eri verdiler. 

Sultan Selîm civârındaki evlerden aramaya başlayacağız. Bu evlerdeki insanlar hep göçmenler. Nişdoğan Mahallesi’nde bir evden başladık. Bu evin her odasında bir âile kalıyor. Bu zavallı insanlar İskender Köyü göçmenlerinden. Bizleri buyur ettiler ve hiç karşı koymadan ne kadar tahıl ürünleri varsa gösterdiler. Bu kadınların erkekleri askerdi. Bu kahraman kadınların her biri binbir meşakkatle sırtlarına vurdukları tahıllarının kaçırabildiklerini, kendi çabalarıyla getirmişlerdi. 

“Selâmün aleyküm anacım. Biz Hükûmet’ten vazîfeli olarak geldik. Evlerde tahıl araması yapacağız. Deyiniz bu evde kaç nüfûs var? Kaç baş hayvanınız var?”

“Ve aleyküm selâm efendi oğlum, ben buranın en yaşlısıyım, ben diyeyim. Biz bu dört odalı evde dört âileyiz. Her odada bir âile kalıyor. Erlerimiz asker, sadece çocuklar ve kadınlar var. Toplam beş çocuk, altı kadın. Bir de şu gördüğünüz üç baş keçi, bir buzağı ve bir inek var.”

“Tamam anacım. Dediklerinizi yazdım. Size yetecek kadar tahılı taksîm edip geri kalanlarını alacağız. İşte bunlar sizin payınız. Bu çuvalları da deftere kaydedip size bir zabıtnâme vereceğiz.”

“Sağolun evlâdım. Pâdişâh’ımız çok yaşasın! Milletimiz çok yaşasın! Biz her şeye katlanacağız, yeter ki, şu dert ve sıkıntılar başımızdan def olsun gitsin. Ahh bizim ambarlarımız hep dolu kaldı. Ah oğlum, eğer Hükûmet izin verseydi ekinlerimizi getirecektik. Hem siz yerdiniz, hem asker bol bol yerdi. Ambarlar geride hep dolu kaldı.”

Bu zavallı insanların hayır duâlarını alarak oradan ayrıldık. Ahh, diyemezdim ki, siz geldiğinizde biz sizi süngülerle kovaladık, ekinlerinizi aldırmadık, şimdi ağlayarak tahıllarınızı ellerinizden alıyoruz! Nasıl diyeyim bunca hakikâti?

Akşama kadar bir mahalleyi aradık ve hep yoksulluk gördüm. Her gittiğimiz evde insanlar geride kalan dolu ambarlarından bahsediyorlardı, Pâdişâh’ımız çok yaşa deyip milletimize duâlar ediyorlardı. Akşam olduğunda kafamda dönüp dolaşan tek cümle kaldı: 

“Hükümet izin verse idi, ekinlerimizi getirirdik!”

İnsanın bunları bile bile yaşamasını bırakın, duyması bile nasıl bir ıztırâbdır, bilemezsiniz. Bu insanlar bizim insanlarımız ve her biri bir kaç torba ekini sırtlanarak pek çok meşakkatlere göğüs gererek kale içine getirmişlerdi. Bu zavallılar, bu getirdikleri ekini de yiyemediler ne yazık ki. Fırınlarda çıkan ekmekler hep süpürge tohumu. Fabrikalara verilen buğday, çavdar, kızılca, mısırın nereye gittiğini hiç kimseler bilmiyor. Hamiyet sâhibi bir vatandaş olarak vazîfemi yapmış oluyordum, oluyordum ammâ, içimin de nasıl sızladığını ne siz sorun, ne ben söyliyeyim. İşimiz bitince yazdığımız zabıtnâmelerin bir defterini görevli Komiser Efendi’ye verdik. Ertesi gün onlar bu tahılları âşâr ambarı ve fabrikalara teslîm edecekler. 

Ertesi gün aramaya başlamadan evvel Karanfiloğlu Çarşısı’ndaki kahveye gittim. Arkadaşlarla orada buluşup aramaya başlayacaktık:

“Selâmün aleyküm kardaşlar. Bir haber var mıdır?”

“Evet, var, bir haber var Hâfız.”

“Ne oldu?”

“Müttefik Devletlerle ilişki kesilmiş. İzzet Paşa, başkumandan tâyin edilmiş. Protokol îcâbı, Pazartesi akşamı savaş yeniden başlayacakmış. Başkumandanlık’tan savaşa hazır olmaları için Kale’ye telgraf gelmiş.

“Yüce Yezdân encâmımızı hayreylesin. Şimdi vazîfe başına arkadaşlar. Biz bu muhârebeden öyle veyâ böyle alnımızın akıyla çıkmak zorundayız. Edirne bizim Edirne’miz, öyle kolay olmayacak bu savaş. Savaş mı istiyorlar, mâdem öyle, biz de savaşacağız.”

O günkü vazîfemi tamamladıktan sonra telgrafın bir sûretini temin ettim. Şimdi evimde onu okuyorum:

“Vatanımızın hayât ve geleceği, milletimizin târîhi, nâmûsu bugün bizim ellerimize bırakılmıştır. Kurtuluşumuz ise bütün erât ve subayların gönül ve gâye birliği yaparak yaşamayı hor görür derecede fedâkârlık göstermesinde ve askerî vazîfelerine kendilerini adamasındadır. Kader bugün bizi vatan ve devleti kurtarmaya çağırıyor. Osmanlıların erkek ve fedâkâr çocukları için başka bir maksat kalmamıştır. Soyumuzun çocukları olduğumuzu, Osmanlı kanının kurumadığını isbatlayalım. Güveniyorum ki, bu yüksek ve mukaddes gâye için benimle birlikte hepiniz mertçe can ve malınızı bağışlamakta tereddüd etmezsiniz. Din ve vatan için ölmeye karar veren bir millet, Yüce Yaradan’ın yardımına ve şeref dolu sonsuz bir hayâta ulaşır.”

Sonucun böyle olacağını bilmemek için kör olmak gerekirdi. Bombardıman felâketi yeniden başlayacak. Herkesi bir endîşe aldı. Her gün ölüm tehlikesi geçireceğiz. Lâkin bizler her şeye tahammül edeceğiz, yeter ki vatan kurtulsun. Şükürler olsun ki, herkesin fikri bu istikaamette. Vatan’ın kurtulması için canımızı bağışlayacağız. Hattâ âteşin konuşmalar öyle bir hâl alıyor ki, açlığı sefilliği unutup mutlak zaferi tahayyül ediyoruz, zafer rûyaları görüyoruz. 25 Şubat’a kadar erzağımız var, öyle dediler. O vakte kadar kim bilir neler olur, gün doğmadan neler doğar. 

Ammâ bu âteşîn konuşmalarla zaferler kazanan halkın unuttuğu bir şey var. Asker güçten düştü, gıdâsız kaldı. Haydi bunu da geçelim, idâre deceğiz elbet. Ammâ bu erâtın, bu canını dişine takmış vatan evlâtlarının morale ihtiyâcı var. Kale’de bulunan asker taşra redif ve itiyadları olduğundan, bu adamlar memleketlerinin mahvolup evlerinin söndüğünü biliyorlar. Pek çoğu eş ve çocuk sâhibi olduğundan kendilerinden ziyâde âilelerini, evlâtlarını düşünüyorlar. Moralleri yerle yeksân olmuş bir asker var elimizde avucumuzda. Bu konuda neden bir şey yapılmadı acaba? Edirne Kalesi’ni sâdece muntazam asker değil, tâlim ve eğitim görmemiş halk da savunuyor. Bu redif ve ihtiyatlar kolordulara sevk edilip Kale’ye yalnız nizâmiye fırkaları gönderilmiş olsaydı bu savunmayı daha başka ve şanlı bir şûrette yapabilirdik. Moralleri altüst olmuş bu vatan evlâtlarına moral vermek gerekir. Ammâ gelin görün ki, savaş devâm ettiği müddetçe askere kumandanlarca hiç bir nutuk söylenmediği gibi, moral üzerine kuvvetli tesîr eden mızıka veyâhut millî türküler de söylendiği görülmemiştir. Oysa Bulgar askerlerinden işittik ki, kumandanları savaş hattına kadar gidiyor, daha geride mızıka tarafından millî marşlar söyleniyormuş. Her kim savaştan kaçacak oluyorsa kurşuna diziliyormuş. Seferberlik îlânından beri zâbitlere beş frank yolluk, beş frank günlük, beş frank da hudûdu geçtiği için veriliyormuş. Ne kadar doğrudur bilinmez, Bulgarlar böyle söylüyor. 

Kale’de savaş hazırlığı bütün şiddetiyle başladı. Bugün nakliye arabaları, askerî otomobiller istihkâmlara cephâne taşıyor. Yine cayırtılar başlayacak, şarapneller patlayacak. Halk korku içinde, yine Karaağaç ve Yeni İmâret Mahalleleri’ne taşınmaya başladı. Arama komisyonlarının buldukları tahıllar fabrikalara gönderiliyor. Bugünkü arama işinde epeyce tahıl topladık. Herkes şehrin merkezindeki işlerini tamamlama telâşında. Bir gün sonra şehir merkezine sokulmak mümkün olmayacak.

 

(11. bölümün sonu.)

 

 

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: