8 Ağustos 2022

          

Yine sıradan bir güne uyandık. Erken saatlerde donduran ama sonra güneşle birlikte yumuşayan bir 21 Şubat sabahına… Mütemâdî, yine sabahtan başlayan bombardıman aralıklı olarak devâm etse de, bombardımana alışan millet bütün gümbürtülere rağmen işinin başına koştu. Fakat her günkünden farklı olarak sabâhın erken saatlerinde;

“Tayyâre geldi!”

diye bir söylenti çıktı.

Ben yine de mûtedil duygularla, fazla heyecâna gelmeden, ama içimde bir sevinçle vazîfemin başına geldim, Ambar’ın önündeyim.

“Allâh, Allâh! Üç silâhlı asker geliyor. Bir şey mi oldu acaba? Hayrolsun bakalım.”

“Efendim, müjdeler olsun, tayyâremiz geldi.”

“Siz nereden biliyorsunuz?”

“Tayyârenin indiği yerden geliyoruz. Biz orada devriye gezerken indi. Gözlerimizle gördük. Şimdi merkezde bulunan arkadaşlara müjdeye gidiyoruz.”

“Nereye indi tayyâre?”

“Kirişhâne bahçeliğine indi. İner inmez de müjde vermeye koştuk efendim.”

“Eyvallâh asker! Mâdem müjdeli haber getirdiniz, buyrun bahşişleriniz. Haydi selâmetle, uğurlar olsun asker.”

“Eyvallâh, efendim. Haydi kalın sağlıcakla.”

“Kâtip Efendi! Eğer tayyâre geldi ise bu güzel haber. Kolordulardan da haber vereceklerdir bize. Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş derler, haydi hayırlısı diyelim, öyle olsun. Çok daraldık, Allâh neler çektiğimizi biliyor.”

“Bak bir de Jandarma geliyor, Râkım Efendi. Bakalım o ne diyecek?”

“Müjdeler olsun efendiler, tayyâremiz geldi. Ben bir koşu arkadaşlara haber edeceğim, haydi kalın sağlıcakla.”

“Eyvallâh asker! Müjde verenlerin çok olsun, haydi selâmetle.”

“Artık işin hakîkatinden şüphemiz kalmadı. Bunca kişi gözü ile görmüş. Bu bir kurtuluş müjdesi mi olacak acaba? İnşâallâh öyledir Kâtip. Tayyârede kimler var acaba? Öğreniriz, hele bu günün işlerini bir sıraya koyalım da.

“Râkım Efendi, siz çok yoruldunuz. Buyrun ıhlamur yaptım, size de getirdim. Soluklanın biraz, gelin oturun.”

“Eyvallâh Kâtip Efendi, sağ olasın, alayım. Bu soğuklarda ıhlamur da olmasa ne yapacağız? İlâç mübârek.”

“Âfiyet olsun efendim. Biz vazîfemizi yapa dururken, öğleye doğru söylentiler de çıkmaya başlamış. Az evvel yan taraftan işittim, gelen tayyârede beş kişi varmış. Bunlardan bir tanesi Enver Bey imiş, Râkım Efendi.”

“Sâhi mi bu Kâtip Efendi? Gerçekten Enver Bey mi gelmişler? Allâh’ım sana şükürler olsun!”

“Biz sabahdan beri işimize gücümüze bakarken söylentiler de etrâfa yayılmaya başlamış. Yan taraftan duydum, öyle diyor herkes. Tayyâre ile beş kişi gelmiş, biri Enver Bey imiş.”

“Hey gidi gözünü sevdiğim Enver Bey. Nasıl da Edirne’nin Bulgarlar’a verileceği haberi üzerine beyaz atının üzerinde Bâb-ı Âlî’ye yürümüş. Âhhh! Orada olmak vardı o zaman! Sen duydun mu bunları Kâtip? Dur anlatayım. Bu güzel günde daha başka ne konuşacağız? Edirne’mize tayyâyere ile gelen Enver Bey ise, elbette ondan bahsedeceğiz.”

“Anlatın efendim. Ben bunları hiç duymadım.”

“23 Ocak günü, İttihad ve Terakkî, Bâb-ı Âli’ye baskın düzenlemiş. Sebebi mâlûm, Kâmil Paşa Hükûmeti Edirne’yi Bulgarlar’a vermeye hazırlanıyormuş. İlk haberi kısaca telgrafla aldıydık. Sonradan Edirne’ye gelen İttihad ve Terakkî mensublarından iyice öğrendik. Baskın günü hazır olduklarını Enver Bey’e haber eden İttihad ve Terakkî’nin kurmay hey’etinin kendisine:

‘Tamam, hazırız!..’

haberi salması üzerine, Enver Bey de kendisini bekleyen beyaz atına atladığı gibi Nuruosmâniye’den Bâb-ı Âlî’ye doğru yürümeye başlamış.

Yanlarında İzmitli Mümtaz ve Filibeli Hilmi Efendiler varmış. Bu arada Talât Bey de bir bölük İttihadcıyla berâber yolda imişler. İstikâmet, Bâb-ı Âlî. Bu işler hep birlikte olur azîzim Kâtip Efendi. Vatanı kurtaracaksak hepimiz elimizi taşın altına koyacağız. Bu esnâda Türk kalemlerinin ezelî sâhibi, harbe aldırmadan durmadan tefrikalarca yazılar yazan çiçeği burnunda yazarı Ömer Seyfeddin Bey ile İttihadçıların önemli hatîbi Ömer Nâci Beyler de Kâmil Paşa Hükûmeti’nin Edirne’yi Bulgarlar’a terk edeceğini, her Türk’ün buna karşı gelmesini, gerekirse kanımızın son damlasına kadar savaşmamız gerektiğini öyle âteşin konuşmalarla halka anlatmışlar ki, halk bunu duyar da galeyâna gelmez mi? Kim ister azîz Edirne’mizin Bulgarlar’a terk edilmesini? İşte bu minvâl üzere galeyâna gelen halk, Bâb-ı Âlî önünde toplanmış, bağırıp çığırmaya başlamış. Sonra Enver Bey, Talât Bey, Filibeli Hilmi Efendi, Yâkub Cemil Bey, İzmitli Mümtaz Bey, Midhat Şükrü Bey, Mustafa Necîb Bey ve Sapancalı Hakkı Bey ile berâber Bâb-ı Âlî’ye girmişler. Gürültüleri duyan Sadâret Yâveri Ohrili Nâfiz Bey, ateş açsa da kimse isâbet almamış. Sesler üzerine odasından çıkan Nâzım Paşa:

‘Ne oluyor? Aklınızca Sadâret’i basmaya mı geldiniz? Haddinizi biliniz?’

dese de, Enver Bey Nâzım Paşa’yı askerî usulle selâmlayıp niyetini anlatmaya gayret etmiş.

Fakat bu esnâda Yâkup Cemil Bey, Paşa’nın arkasından yaklaşarak sağ şakağına ateş etmiş ve Nâzım Paşa’yı oracıkta öldürmüş. Enver Bey Yâkup Bey’e hiddetlemiş olsa da Yâkub Bey;

‘Bu adamlara başka türlü lâf anlatılmaz’

demiş.

Olayın ardından Enver Bey ve Talât Bey Kâmil Paşa’nın odasına girerek zorla istifâsını yazdırmışlar. İşte bugün Edirne’ye gelen Enver Bey’imiz baskın esnâsında en önlerde canını ortaya koymuş kişilerden birisi. Enver Bey’imiz Edirne’mizi Bulgarlar’a bırakmayacak. Biz çok acılar yaşadık, bırakamayız, ölürüz de bırakmayız Edirne’mizi. İşte böyle Kâtip Efendi. Bugün işler yolunda, erken çıkalım. Öğleye doğru burayı toparlayıp kilitleyelim.”

“Eyvallâh Râkım Efendi. Ben hesapları kapattım. Ihlamurlarımızı bitirip burayı kapatabiliriz. Bugün alacaklı, verecekli yok. Elimizdeki tahıl da bitti bitecek neredeyse, fazla yapacak işimiz kalmadı.”

Kâtiple birlikte öğle sularında Ambar’dan ayrıldık. Evvelâ eve gideyim. Yeni İmâret’e giderken yolda Merkez Kumandanı’nı, Polis Müdürü’nü ve pek çok askerî büyüğü, arabalarla İstanbul Caddesi’ne giderken gördüm. Herhâlde uçakla gelen misâfirlerimize;

“Hoş geldiniz!..”

diyecekler.

Yolda kime rast geldi isem, tayyârenin gelişini müjdeliyorlar bugün. Tayyârenin gelişi ilk olarak Polis Karakolu’na telefonla bildirilmiş, onlar da kahveleri dolaşarak halka haber vermişler.

Bugün çarşı pazar kalabalık. Herkes işi ile meşgul. Tayyâre havâdisi ve sevinci ile bir günü kapatırken teferruatlı bilgileri yarın alacağımı umarak top sesleri arasında uykuya dalıyorum. Sabah ola, hayrola…

Ertesi gün Ambar’a gitmek için yola koyulduğumda, şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim. Yolda kime rastladıysam, gelen tayyârenin Bulgarlar’a âit olduğunu söylüyordu. Hayret ki, ne hayret!.. Bulgar tayyâresinin, bir harb ortasında Edirne’de ne işi vardı? Edirne’ye nasıl inebilir bu tayyâre? Ben bıktım bu çıkan, ardı arkası gelmeyen yalanlardan! En iyisi çarşıya gidip subay arkadaşlarımdan işin doğrusunu öğreneyim. Çarşıya geldiğimde uzun zamandır göremediğim dostum, topçu yüzbaşısı Mazhar Bey’imizi görmem de benim şansımdı. Bir kaç parça askerî malzeme ile Kışla’ya dönüyordu.

“Mazhar Bey’im sabah şerifleriniz hayrola. Nasılsın, iyi misin? Dünden beri dönen bu havâdisler deli edecek adamı. Lütfen bana deyiniz, bu tayyâre işinin aslı astarı nedir? Dünden beri herkeste türlü türlü lâflar dolaşıyor. İnsanın âsâbı bozuluyor. Nedir bu olanlar, lütfen deyiniz!”

“Ooooo Hâfız’ım, merhabâ, merhabâ! Uzunca zamandır topların başındayız, haklısın. Ben de sizleri özledim dostum. İlk fırsatta çıkıp geleceğim inşâallâh. Evet, söylentiler dünden beri ayyûka çıkmış. İşin aslı şudur ki, Bulgarlar’ın bir uçağı yolunu kaybederek Mustafa Paşa Kasabası sanıp Edirne’ye inmiş. Mâlûm, bugünlerde biz de tayyâre yolu gözlüyoruz. Oralarda bulunan askerlerimiz de Bulgar tayyâresini bizim zannederek;

‘Pâdişâhım çok yaşa!’

diye bağırmışlar ve alkışlamışlar.

Tayyâreyi Rus pilotu uçuruyormuş. Herif bu tantanayı duyunca ne yapsın? Şaşırmış kalmış, korkmuş elbet. Bir müddet öylece kalakalmış, korkudan dışarı çıkamamış. Pilotu harb esîri saydılar ve uçağı da Balon Hangarı’na koydular.”

“Anladım, anladım da, pek çok da üzüldüm aslına bakarsan. Dün şehir nasıl da bayram yeri gibiydi, halk neş’e içinde kurtuluş ümitleriyle dolmuştu. Oysa hepsi boşunaymış demek.”

“Râkım Efendi’ciğim, Müstahkem Kumandanlığı, karşımızdaki düşmanın ne tür hazırlıklar yaptığını biliyor. Bir tane dahi olsa, Kale emrine verilecek tayyârenin insanların ve askerin morali üzerinde nasıl büyük bir etkiye sâhip olacağını ve hem de düşman hazırlıkları hakkında bilgi toplamak için temin edeceği faydaları bildikleri için, durumu yana yakıla baş Kumandanlığa arz etmişler ve her def’asında Kale’ye bir tayyâre gönderileceği sözü ile avutulmuşlardır. Kale’ye, hakîkatte hiç bir zaman bir Türk tayyâresi gönderilmemiştir ve de belki de gönderilmeyecektir.”

“Ne yazık, bizler her gün bir Türk tayyâresinin Kale’ye inmesini beklerken bakın görün ki, işâretsiz bir düşman tayyâresi, bir akşam üzeri Hacılar Ezânı mevkiine indi. Bulgar tayyaresi olduğu kısa sürede anlaşıldı, ammâ zavallı halk ve asker şimdi elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi, üzgün ve çâresiz. Bu bir yürek acısıdır. Rastlantıya bakınız ki, aynı gün bir Türk tayyâresinin gelmesi beklenmekte idi. Kim derdi ki, bir Bulgar tayyâresi Edirne’ye konacak. Elbette kimsenin aklına gelecek şey değil bu. Eyvâhlar olsun ki, askerin morali, cesâreti iyice kırılacak.”

“Maalesef vaziyet budur Hâfız’cığım.”

“Çok müteessirim Mazhar Bey’im. Demek boş duran Balon Hangarı’na koymuşlar tayyâreyi. Bu Balon Hangarı da, kurulduğu günden beri nasîbsiz, hep boş durmakta idi. Nasîbine Bulgar uçağı mı düşecekti?”

“Hiç sorma Hâfız. Geçen sene ordumuza tahsis edâlen sâbit balonu da kulanmak hiç nasîb olmadı. Yaz günlerinde bir kaç def’a çıkarıp denediler. Balon subayları geldi ve baloncu birlikleri oluşturdular. Harp başladığında Bulgarlar’ın sâbit balonlarını Batı Cephesi taraflarında gördük. Fakat bizim balonda hiç bir hareket görülmüyordu. Bu hâl pek çok dedikoduya sebep oldu. Sonunda bizim balonu uçurmayı başardılar, başardılar ammâ, balon 40-50 metreden yukarı çıkmıyordu. Hâlbuki balon yüz, yüz elli metreye kadar çıkabilecek, düşman mevzilerini, şehri bombardıman eden topları keşfetmeye çalışacak, telefonla aşağıya haber verecekti. Topçular da kısa ve uzun menzilli topların yerini kolayca bulacaklardı. Fakat bunların hiç birisi olmadı. Balonu doğru dürüst uçurmayı başaramadılar. İşittim ki, balonun içine doldurulmak üzere bir def’alık gazımız varmış. Kale çabuk kuşatıldığı için, gönderilecek gaz İstanbul’da kalmış. Ne yazık ki, bu balondan da faydalanamadık Hâfız’ım. Oysa Bulgarlar Önce Batı Cephesi’nde İnesi Köyü ve Döllük, Doğu Cephesi’nde Güneşçiftliği ve Demirkazık dolaylarında kendini göstermiş. Bulgarlar bilgi almakla kalmamış, balonlar ile şehrin fotoğraflarını bile çekmişler.”

“Peki biz neden fayda gördük Mazharz Bey’im? Kale’ye uçak göndereceğiz diye avutulduk, bir şey gelmedi. Balon var dediler, bir kere uçtu uçmadı, orada Hangar’da boşu boşuna duruyor!”

“Biz en çok otomobillerden, dekovil trenlerinden ve projektörlerden faydalandık Hâfız’ım. Şimdi Kale’de gaz bittiği için projectörlerden de faydalanamıyoruz. Fakat Bulgarlar, her gece yaktıkları projektörlerle sabâha kadar avcı hatlarını ve istihkâmlarını gözetliyorlar.”

“Anladım Mazhar Bey’im. Senin işlerin vardır. Ben de Ambar’a gideceğim. Şimdi işleriniz çoktur, bilirim. Vakit buldukça Yeni İmâret’teki evine uğra. Özledik seni Kumandan Bey.”

“Sağolasın Hâfız’ım. Ben de sizleri özledim. Güzel günlerde yine sohbetler edeceğiz inşâallâh. Şimdilik bana müsaade. Haydi kal sağlıcakla.”

“Güle güle Mazhar Bey’im. Allâh yardımcınız olsun. Yaradan’a emânet olunuz.”

Mazhar Bey’den ayrılıp Âşâr Ambarı’na geldim. Bu gün ne iş yapsam, bilemiyorum. Aslında bir iş yapasım da yok… Sonradan işittim, yolunu şaşırıp Edirne’ye konarak esîr alınan Rus pilotu Edirne’ye rahat yaşamaya gelmiş gibi yiyor, içiyor, geziyormuş. Rus pilotun ifâdesinden Bulgar ordusunda Fransız, Rus ve İtalyan pilotların da olduğu anlaşılmış, ağzından başka da bir kelâm alamamışlar.

Kuşatılmış bir çâresizlik ne zormuş. Gazetesizlik, haber alamamak daha da zor. Kemâlköy yakınlarında, mütâreke zamânı, Sırp Fırkası subaylarından gazete alan bir Boşnak subay ile konuştum. Onda gördüğüm Paris gazeteleri, bizi büsbütün kahretti. Bir kırmızı fes ve nargileye karşılık bir Illustration Gazetesi almışlar.

Bu gazeteler Osmanlı Hükûmeti’nin mahvolmuş durumda olduğunu yazıyormuş….

(15. Bölümün Sonu)

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: