18 Eylül 2021

İnsanın geçmişine bağlı olmasını hayatın kıyıcılığı karşısında onun bir avantajı olarak görüyorum. Nitekim hatıra sayesinde ayaklarımız bir zemine değiyor, duygularımız sağlam kökler üzerinde yüceliyor. Fakat elbette bu durum hatırlamaktan hoşnut kaldığımız bir geçmişle beraber olabiliyor. Geçmişini hatırlamaktan memnun olmayanların elbette şimdiyi, bir itminan duygusuyla beraber yaşayabilmeleri güçleşmektedir. Öyleyse hatıra hep insanla var olmaktadır. Aslında hatıra, insanda beliren ve kendinden kendine işleyen bir var oluş sürecini anlamaya başlamak demektir.

Hatıra insanın kendi ufuklarını yoklamaya başladığı yerde büyük bir hasret duygusuyla belirebilir. Geçmişi özlemek kendimizi tanımak istemenin ve duygularımızı anlamanın sadece bir yoludur ve insanın yolculuğunda onun orijinine giydirilmiş ciddi bir kılıftır. Özlediğimiz, herhalde ve büyük bir ihtimalle “benlik bütünlüğü” diyebileceğimiz bir vahdet hâlidir. Çünkü hasret duyduğumuz yerlere kavuştuğumuzda ve sevdiğimiz kimselerle buluştuğumuzda bu hasret duygusu kolay kolay teskin olmaz, sadece biraz hafifler. Ardından da iflah olmayacağını hissettirircesine kendini yeni elbiseler altında yeniden gösterir.

Bizde geçmişe özlem hâlini açığa çıkaran bence iki şey vardır: Tabiat ve insan. Bu ikisi kendimizi tanımak ve izlemek adına tayini çok zor derinlikleri içlerinde barındırmaktadır. İnsan kendi içine çekilip derinliklerindeki arayışa bir cevap veremeyebilir, bu ihtiyaca bir karşılık bulamayabilir. Ama tabiat ve insanın buluştuğu yerde teslimiyet yüklü bir huzur da başlar. O, bize biraz iyi gelir. Fakat günümüzde tabiat da insan da ne yazık ki bize iki büyük düşman gibi gösterildi.

Şu filmlere bir bakın! Bunlara göre bilhassa orman ve insan pekçok felaketi, tehlikeyi içinde barındırır, bunlar tehditlerini insana zamanı gelince sunarlar. İnsanı, bilhassa Batılı filmlerde yine başkaları ve içinden geldiği bir tabiat yok eder. Bu yüzden yalnızlığa, madde bağımlılığına, amaçsız bir harcama ve eğlence savurganlığına sığınır bu insan. O buna bilinçli bir şekilde sevk edilir.

Mesaj şöyledir bu filmlerde:

“Bak, tabiat oldukça tehlikelidir! Orada tayin edemeyeceğin düşmanlar, seni yok etmek isteyen insanlar ve tehlikeler gizlidir. Şu ağacın arkasında ne vardır bilemezsin! Yaratıklar, mankurtlaşmış katiller, psikopatlar, insanın mutluluğunu hedef almış şeyler bu tabiatta seni beklemektedir. Ya ölürsün, ya da öldürürsün! Dolayısıyla bana sığın, harca, iç, eğlen, maddeye bağlan, sonuna kadar zevkine bak. Tüket, tükenene kadar… Harcamaktan korkma! Harcadığın, satın aldığın kadar varsın!”

İnsanın, günümüzde sadece tüketen, bunun için çalışan bir varlık hâline gelmesinde bu filmlerin, sinemanın azımsanmayacak ve korkunç bir rolü vardır. Bunun için iki şey gerekliydi: İnsanın birbirine düşman edilmesi ve tabiattan kaçış… Bunda başarılı oldular. Halbuki insan, korkmadan kendisine ve tabiata sığınmalıydı. O, ancak bu şekilde biraz sükûnete, derin bir huzura erebilirdi. Günümüzün haz, madde, harcama anlayışına dayalı işleyişi insanı giderek yalnızlaştırdı. Satın almak duygusu toplumları bütün boyutlarıyla satın alınan, kolay yönlendirilen bir yığın ve sürü hâline getirdi. İnsan tabiattan yani kendisinden koparıldı. Bu kopuşun okumaları henüz yeterli bir şekilde yapılamadı. Zaman geçtikçe insanın bu süreçte yaşadıkları ve özlemleri herhalde daha iyi anlaşılacaktır.

Peki, bir insan tabiattan ürktüğünde ve hemcinsine düşman olup ondan korktuğunda elinde ne kalabilir! Koca bir hiç! Günümüz insanının bence tek bir davanış sitili var: Kaçış! Evet bu insan her şeyden kaçıyor. Apartmanda merdivende gördüğü komşusundan, memleketinde akrabasından, işyerinde arkadaşından, evinde eşinden ve çocuğundan… Nihayet kendisinden, vicdanından, onu kemâl duygusuna sevk edecek bir muhasabe, müşahede ve tefekkür yolculuğundan…

Evet, bugünün insanı bilhassa bu insiyaklarla hep bir kaçış hâlindedir. Böyle bir yaşam anlayışını ona her gün telkin eden bir işleyiş, insanı da sonunda bitme noktasına getirdi. Ne olacağını, bunun neyle sonuçlanacağını bize zaman daha net bir biçimde gösterecek. Fakat elbette insan, bundan kurtulmak için hâl çareleri de bulmak isteyecek.

İnsana ve tabiata sığınmanın, onları anlamak istemenin belki günümüzde hiçbir karşılığı yoktur. Ancak insanın huzursuzluğu buna ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Bence huzursuzluğu yüzünden insan kendiliğinden yetişip büyüyen bir ağaç, bir çiçek, bir kuşla bütün zamanlardan daha fazla hemhâl olmaya muhtaçtır. Onlar bize orijinimizi hatırlatıyor, bunca savurganlığın ve çöküşün içinden kurtulmaya yardımcı olabilecek bir hâli, samimiyeti, güzelliği, saflığı ve tefekkürü işaret ediyorlar. Onlarla başbaşa kalmak bence kutsal bir şeydir ve insana bir ibadet neşesi verebilir.

Köye (buradaki bir anlamda insanın temiz duyguları ve erdemleri anlamındadır), tabiata, ağaçlara, akarsulara dönüş nasıl olur, nasıl gerçekleşir bilemem ama insanın kendini yoran tüketici ve yıpratıcı kent hayatından bir gün kaçmak isteyeceğini düşünüyorum. Kim bilir, belki de bu çoktan gerçekleşmeye başlamıştır ve beni bu satırları yazmaya sevk eden de bu hâldir.

Burada bu satırları herhangi bir isyan duygusuyla yazmadığımı bilhassa belirtmek isterim. Sadece yaşadığım zamanı anlamaya çalışan birisiyim. İnsanın yaşadığı her dönemin bir ihtiyaçtan doğduğunu düşünüyorum. Yaşadığım zamanın içinde gizlenen nice hikmeti çözmekten ve anlamaktan belki ve büyük ihtimalle âcizim. Hayatta her şey anlamak, bilmek, idrak etmek ve nihayet sevmek üzerine kurgulanmış. Dolayısıyla bu hikmeti çözmeye çalışmak bile erdemli bir davranış olmaz mı?

Nihayet herkes adı konmamış bir cennet tasavvuru ve özlemiyle yaşıyor. Bu öyle karmaşık bir işleyiş ki, birinin cenneti ötekisinin cehennemi olabiliyor. Fakat burada mühim olan hep bir arayış ve hasret duygusu içinde olmaktır. Bu dünyada insanın hüznü ve huzursuzluğu bile hep iflah olmaz bir cennet özleminden ve ona duyduğumuz hasret duygusundan kaynaklanmıyor mu?

YASİN ŞEN

Bu kategorideki Makalelerden