1 Ekim 2022

Birkaç gün önce, Devlet Televizyonu TRT de, Nevşehir’in Romalılar çağında keşişlerin yaşadığı bölgesindeki dağlara oyulmuş odalar gösterildi, sunucu, harâretle, o evlerde Hristiyan dervişlerin (!) yaşadığını anlattı, bölgeden, Kapadokya diye söz etti ve Arap akınları başlayınca, oradaki keşişlerin kaçtıklarını naklederek sözünü, ‘Arap akınları başlayınca Hristiyan dervişler, Kapadokya’dan kaçtılar’ diye tamamladı. 

Bir cümleye üç yanlışın nasıl sığdırıldığına bakalım:

Günümüzde; Sûriye, Lübnân, Filistin, Ürdün denilen coğrafyanın hepsine, bin dört yüz yıl boyunca, ‘Bilâdu’ş Şâm’ dedik, bölge, bizim iken, adı öyleydi. 

Avrupalı gâvurlar ise, 1400 sene boyunca, bizim elimizdeki o bölgeden, inatla, israrla Syria diye söz ettiler, kitaplarında da öyle yazdılar. Yâni, orası, bizim için, Şâm idi (Şam şehrinin adı, Arapça’da Dimaşk’dır), Avrupalılar için de Syria idi. Lübnân’daki Trablus şehrine, Trablus-ı Şam derdik. 

Mısır’ın doğusundaki, merkezi Trablus şehri olan bölgeye, sâhipleri olarak; biz Müslümanlar, 1400 yıl boyunca Trablus-ı Garb (Trablusgarb) dedik, adı öyleydi, Avrupalılar ise, inatla, israrla oradan Lybie diye söz ettiler, orasının adı olarak kitaplarında da Lybie yazdılar.

Anlaşılan, Müslümanların 1400 yıl önce İslâma açtıkları, Allahın kutlu buyruklarını hâkim kıldıkları bu bölgelerin İslâm hâkimiyetine geçmesini kabul edemiyen, içine sindiremeyen Batılılar, buraları, İslâmdan bilmem kaç yüzyıl önceki adlarıyla anmağa devâm ettiler. 

İtalyan gâvuru 1911 de Trablusgarb’ı işgal etti, adı oldu Libya. 

İngiliz ve Fransızlar, Birinci Dünya harbi sırasında bölgeyi işgal ettiler, adı oldu : Suriye.

Allah korusun, Yunan işgali devam etseydi, kâfirin elinde kalsaydı, Bursanın adı Bitinya olacaktı, Capadocia lâfından  hiçbir şey     a n l a m ı y o r   muyuz?

‘Turist gelecek’ aldatmacasıyla vatanımızın bölgelerinin, bizden öncekilerin verdikleri adlarla anılması tuzağından ne zaman kurtulacağız? Urfa dururken, Ankara’daki kebapçı dükkânı Edessa adını kullanıyor, bu çirkin moda, öylesine yayılma eğiliminde. Haçlılar, bir aralık ele geçirdikleri Urfa’da ‘Edessa Kontluğu’ kurmuşlardı.

Gelelim kafa karışıklığının ikinci sırıtışına:

Hristiyan münzevî, kendini ibâdete vermiş kişiye Türkçe’de keşiş denir. 

Derviş olmak için, önce Müslüman olmak gerekir. Hristiyanın münzevîsinden ‘derviş’ diye söz edebilmek için, eskilerin deyimiyle : Cehâleti tahsil etmişçesine câhil olmak gerekir. Sunucu, bu acıklı ve gülünç konuda tek sorumlu değil tabiî, iş çetrefilli: Tanzîmat’tanberi (1839) süregelen yabancılaşma ve Avrupa kültürüne teslimiyet, artı, lâiklik adı altında sürdürülegelen, dîn konusuna soğukluk gençlerimizi bu duruma getiriyor. Birkaç hafta önce de, Sakarya’dan Çanakkale’ye gitmiş olan öğrencilere, iyi niyetle, bilgi yüklü bir konuşmayla 1915 destanını anlatan genç rehber, İngiliz gâvurunun, Çanakkale’de savaşmış olan askerinden ‘onların gazisi’ diye söz ediyordu!

            Kafa karışıklığının üçüncü haykırışı:

Avrupalılar, yüzyıllardanberi, İslâmın Hz. İsa Aleyhisselâm zamanındaki safhasının, insan eliyle tahrîf edilen ve adına ‘hrıstiyanlık’ dedikleri, Hz, İsa’yı -Hâşâ- Tanrı olarak kabul eden bir inanışa saplanıp kaldıkları için, İslâmı kabul etmezler. Sözgelimi, Hz. Ömer radıyallahu anh çağında Müslümanların İran’ı fethetmelerini, İslâma açmalarını, Araplarınİran’ı ele geçirmeleri olarak ifâde ederler. Bizdeki bazılarının ciddiye alıp yanlış ifâdeli kitaplarını tercüme etmeyi, yanlış sözlerini, değerlendirmelerini dilimize aktarmayı marifet zannettikleri oryantalistler, ‘Araplar İranı zaptettiler’ diye ifâde ederler. Halbuki, Bedir harbinde, Müslüman Araplar, en yakın akrabaları olan müşrik Araplarla savaştılar, Hz Muhammed Aleyhisselâm’ın vefatından sonra, irtidad etmiş (dinden çıkmış) bâzı Araplarla savaştılar. İran, Arap kimliğiyle değil, İslâm adına cihâd edenlerce fethedildi. İslâm dîni ve kültürü İran’da öyle sağlam yerleşti ki, İranlılar kendi dillerini bırakıp İslâmın dilini benimsediler, Farsça unutulur hâle gelmişti. Firdevsî, kavmiyetçilik gayretiyle Şehnâmeyi yazdı, Farsçayı diriltti. İmâm Gazzâlî’nin hocası, İmâmul Haremeyn Cüveynî, ‘kavmiyetçilik yaptığı için’ Firdevsî’nin cenâze namâzını kıldırmadı. Günümüzde ise, İran İslâm Cumhûriyeti’nin başkenti Tahran’da, İngiliz Konsolosluğunun bulunduğu bulvar, Khıyâbân-ı Firdovsî (Firdevsî Bulvarı) adını taşımaktadır. İran; komşumuzdur, ilişkilerimiz iyi olmalıdır, ama, bu gibi noktalar Müslümanların dikkatini çekiyor.

‘Bizim’ sunucunun da Anadolu’ya İslâm adına yapılan akınlara, ‘Avrupalılara uyarak’ ve Tanzîmâttanberi süregelen akım doğrultusunda Arap hücumları demiş olması, ‘öyle gecenin böyle sabahı’ tarzında bir garîp ifâdedir. Ne kadar tekrarlansa azdır: Kültür İstilâsı, Asker işgalinden çok daha tehlikelidir, korkunçtur, çürütücüdür ve 1839 yılında, Osmanlı’nın en zayıf durumunda yapılan, ilân edilen Tanzîmât, Kültür İstilâsının resmî  başlangıcıdır. 

HRISTİYAN DERVİŞLER ARAP AKINLARI BAŞLAYINCA  KAPADOKYA’DAN KAÇTILAR cümlesini söyleyebilmek, ancak, böyle bir akımın ürünü (böyle bir prosedürden geçmiş) olmakla mümkün olmuştur.

Okul kitaplarımızda hâlâ, Tanzîmât’ın, “çağdaşlaşma” için “büyük bir adım” olduğu yazılır. Diplomalılarımız da öyle yetiştirilir. 

Ne güzel!  Değil mi ?

***

03 Temmuz 2021

Yazar Hakkında:

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu. Tunus’ta doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi. "Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı. Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehire gitti. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde, Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Yazarın diğer makalelerinden: