1 Ekim 2022

Mart ayının ilk günlerini yaşıyoruz. 3 Mart 1913. Bugün canım ziyâdesiyle sıkkın. Aralıklı olarak kar yağışı altında şehre mermi atılıyor. Amansız saldırılar sabahtan akşama kadar sürdü. Açlık ve soğuk, daha bir hissettirerek dört koldan hüküm sürüyor üzerimizde. 

Ekmeğin kıyyesi iki kuruş oldu. Herkese elindeki pusulaya göre ekmek veriliyor. Bir kişiye 24 saatte düşen ekmek yarım kıyye, ne eksik, ne fazla. 

Bugünlerde Askerîye’ye âit atlar her gün kesiliyor. Bu beygir etleri Belediye aracılığıyla Polis Karakolu’na oradan da halka dağıtılıyor. Zavallı hayvanlara acıyacak hâlimiz dahî kalmadı. Bugün ben de arkadaşlar aracılığıyla süvârîlerden bir at aldım. Zavallı hayvan beş günden beri açmış. Eve getirdiğimde tir tir titriyor, ahırdaki direkleri kemiriyordu. Yürek dayanmaz, hemen koştum köylülerin kırlardan toplayarak ekmek parası için sattıkları ayrık köklerinden bir çuval dolusu aldım, eve getirdim. Zavallı hayvanı ayrık kökü ile besledim. Hayret! Meğerse bizim at ne güzel bir hayvanmış! Bir kaç günde toparladı kendini. Şimdi gözüm gibi baktığım güzel bir atım var. 

Etraftan gelen haberler her gün bir öncekini aratır cinsten oldu. Bugün Ambar’dan dönerken duyduklarım, hâlimizi olanca nârinliği ile ortaya koymaya yetiyor da artıyor bile. Yolda karşılaştığım inzibat erlerine selâm verdim. Erlerin başındaki zâbit, selâma muhâtab oldu ve gâyet bîtâb bir sesle şu cevâbı verdi:

“Ve aleyküm selâm Hâfız Efendi. Ne mi yapıyoruz? Şu gördüğünüz arabaları toplayıp Ayşekadın tarafına gönderiyoruz.”

“Zâbit Efendi, bunun sebebi nedir? Ne vakit Kale tarafında piyâde savaşı olsa, bu arabalar muhârebe mahâlline yollanır ve yaralıları toplayarak hastahânelere taşırdı. Fakat bugün savaş olmadı. Bu arabaları niçin gönderiyorsunuz?”

“Efendim, ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. İstihkâmlara, karakolları değiştirmeye giden askerler soğuktan ve açlıktan yorgun düşüp yollarda düşüp kalmışlar, bâzıları da ölmüşler.”

“Eyvâhlar olsun!.. Hastahâneler de dolu. Kendi gözlerimle gördüm, bâzı hastalar sedye üstünde hastahâne hastahâne dolaştırıldı, boş yatak bulunamadı, tekrar geldikleri yere götürüldüler. Vay benim askerim!”

Kendi sesim karlı dağlarda kayalıklara çarpa çarpa akseden ses dalgaları gibi, kulaklarımda çınlaya çınlaya eve vardım; 

“Vay benim askerim! Vay can kuzularım!” 

Kışa, soğuğa rağmen insanın içi yanıyor, ne çâre? Medet Yâ Rabbi! Bu gece iki saat kadar şehri bombardıman ettiler. Sabahki canımın sıkkınlığı bugüne delâletmiş, gece olunca ortaya çıktı. Dünü aratan türden haberleri bu gece subay arkadaşlarımdan aldım. Bu elîm haberler, Edirne’nin Güney Cephesi Kumandanlığı’nın raporundan geliyordu: 

“Batı yönündeki siperler temizlenirken donmuş vaziyette birkaç ceset bulunmuş. 4. Nişancı Alayı’nın 1. Taburu’ndan 47 er donmuş ve 13 er kaybolmuş. II. Tabur’dan 60 er donmuş, 5 er kendini yaralamış, 2 er ölmüş ve 10 er kaybolmuş. III. Tabur’dan 19 er donmuş, 10 er kaybolmuş ve 2 er ölmüş. Donanlardan bir kısmı hastahâneye gönderilmiş.”

Olayların akışına bakılırsa bizler büyük bir bozgunun tam ortasındayız. Umutlar tükendi tükenecek. En kötüsü de bu! Umutlar bitti. Bakalım daha ne kadar dayanacağız? Oysa harb, onca tekniğe rağmen aslında bir rûh mesêlesidir, diyorlar. Subaylar, askerler hem barış zamânında, hem harb esnâsında asıl güvenilecek şey, ordunun rûhudur diyorlar. Gel de bir bozgunun ortasında savaşacak rûhu bul! Bizim bu kuşatmada en büyük eksiğimiz, moral bozukluğudur. Aylardır habersiz, bir yardım gelmeden, asker âileleri olarak endîşeliyiz. Ardı arkası kesilmeyen bombardıman altında, hayât ve ölüm arasına sıkışıp kaldık. Ne bir ses, ne bir selâm, ne bir imdâd yetişti Edirne Kalesi’ne.

Bir kaç gün sessizlik içinde geçse, hemen gecesinde amansız bir saldırı başlatıyorlar. Bu gece şarapneller bizim üzerimizde patlıyor, Yeni İmâret Mahallesi bombardıman ediliyor. Top mermilerinin bir kaçı, oturduğumuz evin birkaç metre ötesine düştü. Sultan Bâyezîd Câmii’nin Harem avlusundaki kubbelerden biri yıkıldı. Daha önceleri, düşman şehri bombardıman etmeye başlayınca, Doğu Cephesi’ndeki topçularımız da onların avcı hatlarını bombalarmış. Bu gece üzerimizdeki topları susturamadılar, sabaha kadar bombardıman altında kaldık.

Bugün günlerden 8 Mart Cumartesi. Doğu Cephesi’nde öyle şiddetli bir top savaşı oldu ki, ta akşam ezânına kadar devâm etti. Yine söylentiler çıktı, yok efendim barış görüşmeleri devâm ediyormuş, Düvel-i Muazzama teklîf hakkını Osmanlı’ya vermis. Hem savaşıyoruz, hem de barış görüşmeleri mi yapıyoruz, anlaması zor bir durum içersindeyiz. Düvel-i Muazzama da komedyanın âlâsı. Sen kalk Balkan devletlerini kışkırt, üzerimize sal, sonra gel seyre dal. Olacak iş değil, ama bunları yaşıyoruz biz. 

Mart’ın 10’u oldu. Karlar erimeye, hava yumuşamaya başlasa da top sesleri ve bombardıman kesilmiyor. Geceli gündüzlü şehre top mermisi yağıyor. Doğu, Batı ve Güney cephelerinde şiddetli top savaşları olurken, geceleri şehre yağmur gibi top mermileri yağıyor. Biz bir umut bekliyoruz, bu topları susturacak bir kuvvet çıkacak mı?

Kartaltepe’nin düşman eline geçmesine sebep olan askerlerden dördü kurşuna dizildi. Divân-ı Harb îdâmlarına karar vermiş. Akşam üzeri şehre mermiler yağıyor, bizim cephelerden düşman mevzilerine top ateşi açılıyor. Bu karşılıklı atışmalar mütemâdiyen devâm etmekte. 

Mart ayının ortalarındayız. Bugünlerde Askerîye’ye âit hayvanlar Belediye’ye teslîm ediliyor. Belediye de bunları büyük bir avlu içine koymuş, her gün on beş yirmi tânesini mezbahaya gönderiyor. Orada kesilen hayvanların etleri fukârâya dağıtılıyor. Ah! Bu hayvanları dün mezbahaya gönderirlerken gördüm, kahroldum azîzim. Bu zavallı hayvanların kuyrukları ve yeleleri tamâmen yok olmuş, açlıktan birbirlerinin kuyruklarını ve yelelerini yiyorlar. Hükûmet bugün halkın elinde bulunan sığırları da toplamaya başladı. Etin kıyyesi dört buçuğa satılıp ekmek için bir fayda sağlanacak. Âşâr Komisyonu, yeni yiyecek aramalarına başladı. Bir nüfûsa günlük yüz dirhem un bırakıyor, geri kalanını Âşâr Ambarı’na gönderiyorlar. Vaziyetimiz şimdilik budur azîzim, ne eksik, ne de fazla! 

Hâlimiz bu iken bir de işittim ki, bir Yahûdî’nin bir çuval tuzu kuyuya attığı ve kuyudaki tuzlu suyu halka para ile sattığı tesbît edilmiş. Hasbinallâh! Şu yok yoksul kuşatma günlerinde, şehirde uzun süredir tuz bulunmayan şu günlerde bu da mı olacaktı?

Bizim günlerimiz böyle yeknesak, tatsız, tuzsuz ve bombardıman altında geçerken 19 Mart 1913 günü Kale’ye gelen telgraf, Yunan Kralı George’un Selânik gezisi sırasında Bulgarlarca öldürüldüğünü bildiriyor. Olay 18 Mart’ta, dün gerçekleşmiş. Bu haber her ne kadar bizi ilgilendirmiyor gibi gözükse de, müttefik gibi görünen Birleşik Balkan Devletleri’nin aralarındaki bağın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu da göstermiyor mu? Bu Balkan Devletleri Sırb’ı, Yunan’ı, Bulgar’ı üzerimize çullandılar. Keşke biz plânlı programlı olsa idik, bunları yenip geçmek iş değildi.  Öyle olaydı, biz şimdi bu hâllere düşmezdik belki de. Her ne ise, biz şimdi kendimize bakalım. Bir başka telgrafta, bizim ordularımızın yedi sekiz köy kadar ilerledikleri bildiriliyor, asıl biz bu haberlere bakalım.

21 Mart günü kışlalar üzerine iki top mermisi atıldı, hepsi bu. Olayları okuyup durumu anlamak istiyor insan, ama nâfile. Bir gün öyle, bir gün böyle derken 22 Mart günü bir Bulgar uçağı Edirne Kalesi üzerinden geçti.

Doğu Cephesi’nde başlayan top savaşı, 23 ve 24 Mart günlerinde Batı ve Güney Cepheleri’nde şiddetlenerek devâm etti. Bugün bütün cephelerde şiddetli bir savaş başladı. Toplar ardı arkasınca patlıyor, şehirde bir toz duman, bir gürültü kopuyor. Edirne, aralıklı olarak bombardıman altında. 

Bugün 25 Mart Salı. Top ve tüfek savaşı olanca şiddetiyle devâm ediyor. Kuşatmanın başlangıcından beri bugünkü gibi şiddetli bir ateş ne görüldü, ne işitildi. Bu gece Doğu Cephesi’nde bulunan Ayvazbaba, Cevizlik ve sâir tabyalar sustular. Bu gece Doğu Cephesi ufkunda bir ânda patlayan otuz kırk kadar bataryadan çıkan şarapneller, Edirneyi şiddetle sarsmakta. Edirne, bu gece târîhî bir gece geçiriyor. Bulgarlar çok şiddetli bombardımana tuttukları ve pek çok askerini şehîd ettikleri Ayvazbaba’ya girmişler. Doğu Cephesi’nin bu tarafında ateşten bir kavis hâlinde topçu mermileri patlıyor, savaş aralıksız sürüyor. Ayvazbaba yönünden ve büyük toplarla Döllük yöresinden Kestânelik tahkimâtı ateş altına alınmış olduğundan, bu tabyalar ve arkasından dört numaralı tabya ile Kıyık ve Yıldız Tabyaları da düşmüş oldu.

Düşman Ayvazbaba’dan Turnatepe’ye doğru ilerlerken 30. Alay’ın 2. Tabur kumandanı da şehîd düşmüş. Bir mikdâr erâtla Turnatepe’ye giden 1. Tabur Kumandanı, burada kimseyi bulamamış. Turnatepe’yi kaybetmişiz.

Sabah saat 7.00’de Kale Kumandanlığı’nca verilen emirde bildirilenler, artık bıçağın kemiğe dayandığını gösteriyor:

“Askerî dâirenin, konsoloshânelerin ve yabancıların toplanma yeri olan Pomak Mektebi’nin koruma altına alınması, düşman şehre girdiği takdîrde öldürme ve yağmayı önlemek amacıyla köprü başlarına ve geçişlere hey’etler konulması, düşmanın beyaz bayraklarla karşılanması gereği…”

Bulgarlar’ı beyaz bayraklarla karşılayacağız. Elbet Bulgar bizi sarıp sarmalamayacak, ammâ olur da îmâna gelir belki diye, beyaz bayraklarımızı hazırlayalım.

Müstahkem Mevkî’deki topçu cephânelikleri infilâk etti, kışlalar ateş içinde yanıyor. Bulgarlar artık Edirne’yi savunamayacağımızı anladılar, şimdi bu ateşi karşı cepheden seyrediyorlar. 

Doğu Cephesi’nin düşmesine rağmen Batı ve Güney Cepheleri bütün gücüyle savaşıyor. Bu sebeple Sırp kuvvetleri istedikleri gibi şehre doğru ilerleyemiyorlar. 

Kale Kumandanı İsmail Paşa, Müstahkem Mevki Kumandanlığı’ndan aldığı emire uyup bir yüzbaşı ile iki mülâzımı Bulgar Doğu Cephesi Kumandanı’na görüşmeye göndermiş. Subaylarımız zorluklar ve hakâretler altında Turnatepe’ye, Bulgar Mîralayı’nın yanına gönderilmişler. Bulgar Mîralayı:

“Ben burada Kumandan’ın bu cephede vekiliyim, söyleyeceklerinizi bana söyleyin.”

demiş.

Yüzbaşı: 

“Tekmîl bataryalarımız ateşi kesecekler ve artık size karşılık vermeyecekler. Şehrin ve suçsuz halkın yok ve perîşân edilmesi insanlık dışı bir iş olur. Kumandanımız, artık ateşi kesmenizi ricâ ediyor.”

Bulgar Mîralayı, bu sözleri not aldıktan sonra bir mülâzımımızı rehîn alarak Yüzbaşı ile diğer mülâzımı yazdırdığı şu teklîf ile şehre göndermiş:

“1- Bütün bataryalar şimdi ateşi kesecekler ve her batarya beyaz bayrak çekecek.

2- Askerler şehir içinde bir yere toplanacak ve Bulgar askerleri tarafından kordon altına alınacak.

3- Ateş kesildiğine dâir kendilerine rapor verilecek.

4- Siz ateşi ne kadar çabuk kesip bu dediklerimizi yaparsanız, biz de o kadar çabuk ateş keseceğiz.

Bulgar 23. Alay Kumandanıı, Mîralay Peşinkof.”

(16. bölümün sonu)

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: