17 Ağustos 2022

16. yüzyılın sonlarında Rusya’da bir Ortodoks patrikliği kurulmuştu. Bu dinî otorite gücünü kullanarak, Osmanlı tebaası Slavları devamlı tahrîk eden Çar Deli Petro, Prut Seferi öncesinde, Karadağlılara hitâben şunları söylüyordu:

“Ey Karadağlılar!

Bizim emelimiz, hemen bu sene[1] zarfında, Türklerin tehdîdâtına karşı harbe girişmek; bâdehu, Osmanlı Ülkesi’ne girip, Ortodoks Hristiyanları idâre-i zâlimâneden tahlîs etmektir. … Bizim en büyük arzûmuz, sizi Türklerden kurtarmak, kiliseleri tezyîn, Hristiyanlığı yükseltmektir.”[2]

Karadağ, Deli Petro’nun Prut’ta kıstırılmasından günümüze kadar kaybettiğimiz toprakların belki en küçüğüdür. Daha nice kıt’a büyüklüğündeki vatan diyârını, tamâmı bize âit ihmâl, zâfiyet ve hamâkat yüzünden, arka arkaya, Karadağ mizansenine benzeyen senaryolarla elimizden çıkardık.

Önce tek başına Rusya’nın kışkırttığı Osmanlı Hristiyanlarını, ilerleyen yıllarda düzineye yakın Avrupa devleti: 

“Arkanızda biz varız!”

diyerek cesâretlendirdi. 

Osmanlı Cihân Devleti’nin son nefesini vermeye hazırlandığı hengâmda, âsî tebaa içinde, Arnavut ve Arap gibi Müslüman unsurlar da yer almıştı. Yâni, devletin gücü yerde sürünmeye başlayınca, din birliği de işe yaramıyordu. Başta İngiliz’in, onun ardından da Yahûdî’nin bol keseden dağıttığı altınlar, asırlardır Türk’ün temin ettiği huzûr ve sükûna, nankörlük yarışı başlatmıştı.

Ne Balkanlarda, ne Kafkasya’da, ne de Orta Doğu’da dağıttığımız vatan köşeleri; düşmanın hîlesi, propagandası, tahrîki, yalanı, dolanı yüzünden kaybedilmiştir. Elbette, bunlar söz konusudur, ama aynı hâriçden gazel okuma fasılları, Malazgird Zaferi’ni tâkib eden ilk günden îtibâren icrâya yeltenilmişti. Hiçbiri yeni değildi. Bizim üst üste kazandığımız zaferler silsilesinin mazrûfunda, dâimâ bir Haçlı ittifâkı yer almıştır.

Deli Petro’nun, Karadağ’a arka çıktığı günlerde, Türk Devleti’nin ilk ciddî hezîmet andlaşması olan Karlofça’nın üzerinden henüz 12 yıl geçmişti. Rusya’ya Azak Kalesi’ni verdiğimiz bu meş’ûm netîce, böylesine kısa bir sürede, Rus Çarı’nı nasıl heveslendirmiş ve kocaman idealler peşine düşürmüştü? Sorunun cevâbında da, yine bize mahsûs eksi notlar bulunmaktadır.

Bir def’a şunu peşînen kabûl etmeli ki, zafer de, mağlûbiyet de, yükseliş de, tereddî de bir milletin kendi duruşu sâyesinde elde edilir. Kazançlara ve yükselişe tapu çıkarıp, felâketlere dışarıdan adresler vermek, yeni sıkıntılara dâvetiye göndermek demektir. Ne yazık ki, biz Türk milleti olarak,  sonuncusunu tercîh edegeldik. Hâlâ gereken ibret dersini almadığımız, bugünkü fotoğrafımızdan anlaşılıyor.

 

[1] 1711.

[2] Ahmed Bedevî Kuran, Osmanlı İmparatorluğu’nda İnkılâb Haraketleri ve Millî Mücâdele, İstanbul, 1956, s. 3.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: