8 Ağustos 2022

Uzun Mesâfeli İlişkilerin Dokümantasyonunda Karşılaşılan Mitler-Efsâneler
Rûm ve Jawa Arasından
İskender Zülkarneyn’e

 

Güneydoğu Asya’da yaşayanların, Türk Cihân Devleti’nin hüküm sürdüğü 16. asırdan evvelki dönemlerde, Asya’nın yukarısında olan yerlere ve oralara âit işittikleri efsânelere karşı hayranlık duyduklarını ve merâk içinde olduklarını görüyoruz. Araştırmalar göstermektedir ki, bugün bizlere Güneydoğu Asya-Türk ilişkilerinin bilinmesinde, mitler ve efsâneler kadar Avrupalı kâşiflerin de payı bulunmaktadır. 

Arapçadan Jawa diline giren “Tahte’r-Rîh” tâbiri, “rüzgârların aşağısındaki topraklar” mânâsına geliyor ve Güneydoğu Asya coğrafyası için kullanılıyor. Güneydoğu Asya milletlerinin, Rûm olarak bilinen Batı diyârlarına duydukları hayranlığın çağı, Büyük İskender ve Roma İmparatorluğu devirlerine dek gider. “Rûm” sözü, Doğu Roma İmparatorluğu’nu ve onun pâyitahtı İstanbul’u temsîl eder. Rûm, uzak ve güçlüdür. İstanbul, romantik bir şehirdir ve Güneydoğu Asyalı Müslümanlarca çok sevilir. 

İslâm’ın güçlü olduğu zamanlarda pek çok vekâyinâmeler derlenir. Toplanan kroniklerdeki orijinal efsânelerde, Batı’daki güçlü Rûm Kralı’yla Doğu’daki Çin arasında dengelenen bağlantılar vardır. Sumatra’nın yayla halkı için Rûm, oldukça kuvvetli bir mânâ taşıyordu. Hatta bu mânâ, Açeliler için olduğundan daha güçlü idi.  Minangkabau hükümdârları, kendilerini Büyük İskender’in üç oğlunun en küçüğünün torunları olarak görüyor, Sriwijayan (Endonezya’daki Hindu İmparatorluğu) mîrâslarının kozmik ihtişâmını, İslâmî anlayıştaki İskender Zülkarneyn ile birleştiriyorlardı. Böylece, kendilerini Büyük İskender’in vârisleri, torunları sayıyorlardı. İskender’in diğer iki oğlu, Rûm Diyârı ile Çin Diyârı’nı yönetiyordu.

Zülkarneyn motifi, sözlü halk edebiyâtı eserlerinde olduğu gibi, gittiği her yerde başka bir kahramanın şahsında hayat bulmuştur. Bu motif, çoğu zaman Oğuz Kağan, kimi zaman İskender, kimi zaman da Kur’ân’da adı geçen Zülkarneyn olmuştur. Türk ve İran Edebiyâtı’nda yüzyıllardır yaşayagelmiş sözlü ve yazılı vâdîlerde “İskendernâme”ler gelişmiştir.

Sözlü halk edebiyâtı olarak gelişen İskendernâmeleri, Oğuznâme ve Şehnâme gibi edebî gelenekler tâkip eder. Farklı milletlerce yazılmış olan edebî metinlerin menşe’ bağları incelendiğinde, milletler arası edebî metinler arasında da benzerlikler ve bağlantılar bulunabilir. Güneydoğu Asya ile Batı mitlerinin birleştirilmesinde, Zülkarneyn’in Büyük İskender olarak yorumlandığı görülür. Efsâne ve hikâyeler birbirini tâkib eder ve Büyük İskender’in üç oğlundan en büyüğünün torunları olarak târihlerine not düşerler.

Târihî eserlerde Zülkarneyn “Büyük İskender, İskender-i Kebir, İskender-i Ekber, İskender-i Himyerî” olarak anılırken, Makedonyalı İskender’in; “Alexander the Great, İskender-i Rûmî” diye geçer. Edebî eserlerde bu adlandırmalar birbirine karışmış ve Zülkarneyn’in kişiliği İskender’in hayâtı ile iç içe geçmiştir. Öyle ki, “İskendernâme” olarak gelişen edebî türde bahsi geçen İskender de Zülkarneyn’in kişiliğine bürünür. 

Diğer yandan Kur’ân müfessirleri de Kur’ân’da geçen Zülkarneyn’i tefsîr ederlerken İskender’i açıklamaya çalışırlar. Kur’ân-ı Kerîm’de (Kehf Sûresi 83-91. âyetler) bahsi geçen Zülkarneyn’in kim olduğunu anlatan farklı fikirler dikkati çeker. Meselâ onun Aristo’nun öğrencisi Makedonya Kralı Büyük İskender, Himyerli Ebû Karîb Semmar, Merdübâ el-Yûnanî, Hermes, bir peygamber, bir âlim, hattâ bir melek olduğu dahî ileri sürülmüştür.

Zülkarneyn iki boynuzlu veyâ iki zamanlı anlamına gelir. Mitolojik, târihî, kozmik sâhalarda müfessirlerce yapılan pek çok yorumlara ek olarak Zülkarneyn, Türk kültüründe Makedonyalı Aleksander değil, İskender-i Zülkarneyn diye bilinir ve Oğuz mitolojik semantiği içinde değerlendirilir. İranlıların İskit (Saka) Hükümdârı Alp Er Tunga’yı “Afrasyâb” adı ile meşhur ettikleri gibi, Türkler de Oğuz’u “Boynuzlu İskender” yapmışlardır. Başka bir deyişle, iki boynuzlu Tanrı-oğlu mitolojik hükümdâr hakkında Türkler arasında mevcut olan tasavvurlar, İslâmiyet’ten sonra İskender’e mâl edilmiştir. 

Zülkarneyn, Oğuz Kağan’ın şahsında Makedonyalı İskender’e atfedilmiş ve ulûhiyet verilmiş bir lâkap ya da unvan mı idi? Boynuz, gücün ve kuvvetin simgesidir. Bunu Türk destanlarından Boğaç Han destanında da görürüz. 

Sâlnamelerden aldığımız bilgiye göre, Oğuz Kağan, milâttan yaklaşık 3-5 bin yıl önce Asya çöllerinden Mısır’a kadar geniş bir arâzide hükümdârlık etmiştir. Yaklaşık bu çağlarda Sümer kahramanı Gılgamış, iki çay arasında kurduğu büyük bir devletin başında bulunuyordu. Bize kadar ulaşan Sümer-Akad destânı Gılgamış’da, yalnız eserin kahramanı değil, aynı zamanda onun dostu Enkidu da boynuzlu, bedeni ise tüylü tasvîr edilmektedir. Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz’un mitolojik tek boynuzla savaşı, aslında iki boynuzlu-tek boynuzlu karşılaşması olup, iki boynuzluluk kozmik düzen ve nizam işareti; tek boynuzluluk ise karanlık ve kontrolsüz güç işâretidir.

İskender’in çıkış noktası nedir? Minangkabu hükümdârları Büyük İskender’in üç oğlunun kozmik ihtişâmının efsânelerini yerli mitleri ile birleştirmişlerdi. Bu inanç 19. yüzyılda Rûm Diyârı’nın Türk vatanı olduğu Osmanlı dönemini, Münangkabu kraliyet mektuplarında güçlü bir şekilde ifâde etmektedir. “Raja Rûm”, diğer bir deyişle “Rûm Hükümdârı”, Batı’da olağanüstü güçleri olan hükümdâr idi ve Güneydoğu Asya’da yalnızca Müslüman milletlerin değil, daha kuzeydeki Bataklar’ın da ilhâm kaynağı idi. 

Efsânelerin yerli mitler ile birleştirilip yorumlanmasına ek olarak, Güneydoğu Asya’yı o zamanki Avrupa ile bağlayan bir diğer bağ, Doğu’ya açılan kâşifler olmuştur. Batı’ya hayrân olan Güneydoğu Asyalılar, bir keresinde İtalyan kâşif Emilio Modigliani’ye: 

“Raja; (Hükümdâr) kimdir?” 

sorusunu sorduklarında Modigliani; 

“Raja Roma” 

cevâbı ile karşılaşırlar. 

Anthony Reid’in aktardığına göre aralarında bir süre tartışan Bataklılar Modigliani’ye merakla yeniden sorarlar:

“Kendisine onca at ve bufalo hediye edilen Roma Hükümdârı, niçin bir teşekkür dahî etmedi veya bir karşılık vermedi?”

Anthony Reid’in açıklamasına istinâden, görünüşe göre en tatmin edici cevap, Açe Hükümdârı’nın bu malları başkalarına vermek için almış olmasına dâir olanıydı.  Görüldüğü üzere, kâşiflerin Doğu’ya ve Güneydoğu’ya yaptıkları seferlerde bilgi aktarmaları gibi bir misyonları da göz ardı edilmemelidir. Bu bilgileri aktarırken misyonlarını da rahatça yerine getirdikleri, Modigliani’nin verdiği göreceli cevapta âşikârdır. Kâşifler ve misyonları üzerine yapılacak araştırmalar, bu konuyu daha da aydınlatacaktır.

Güneydoğu Asya’daki eski Rûm anlayışı çok yankı getirse de, ikinci el bilgilere ve efsanelere dayanıyordu. “The Hikâyat Mahawangsa of Kedah / Kedah’ın Mahawangsa Hikâyeleri, An Indonesian Frontier / Bir Endonezya Kalesi, Açe ve Sumatra’nın diğer Hikâyeleri” gibi Endonezya örneklerine ek olarak “Hikâyât Bayan Budiman / İyi İnsan Hikâyeleri, Hikayat Amir Hamza / Âmir Hamza’nın Hikâyesi” gibi Farsçadan adaptasyonlar yoluyla gelen ilk Maley yazmaları, Güneydoğu Asyalılar’ı Orta Doğu’ya ve Batı’ya bağlayan ilk örnekler oluyordu. 

Açe ile Orta Doğu bağlantısına dâir ilk kayıtlar Mendes Pinto tarafından Açeli Batak Kralı’nın Portekiz düşmanlığına dâir kaydedilmiştir. Hicaz Bölgesi’nin Türk Cihân Devleti hükmüne girişinden önce, Mekke ve Medine ile bağlantı kuran Güneydoğu Asyalılar, ticâretin yanı sıra kendilerine önem atfeden unvânlar da almaktan geri kalmamışlar. Portekiz ve Budist düşmanı diye anılan zamanın Açe Hükümdârı’nın en övündüğü şeylerden biri de, her sene Mekke’ye hediye olarak gönderdiği altın lâmbalar ve Kur’ân-ı Kerim karşılığında aldığı unvândır. Böylece Batak Kralı, “Dünyânın bir ucundan gelen, kâfirlerin kanını içici” unvânı ile etrâfında o zamanlar pek çok etki yaratmış. Öyle ki, bu altın lâmba gönderme işi, her sene olmak üzere 16. yüzyıla kadar devam etmiş. Tâ ki, bir gün Türk Cihân Devleti Sultanı, “Diyâr-ı “Rûm” sultânı olarak Halîfeliği ve Hicâz’ın yönetimini ele geçirir, gelecek nesillerin hâfızalarında önemli ve benzersiz hatıralar bırakır.

Bununla birlikte 16. yüzyıldan evvel, Türklerin Güneydoğu Asya ile ilişkilerine dâir fikirler oldukça puslu olup henüz saray arşivlerinde bulunmaktadırlar. Bu sebeple, bu dönem Arap ve Farslı tâcirlerin yazdıkları seyahatnâmeler, anekdotlar ile şimdilik “Tahte’r-Rîh / Rüzgârların aşağısındaki topraklar” olarak kalacaktır. 

16. yüzyılda yıldızı parlayacak olan Türk Cihân Devleti’nin Güneydoğu Asya ile ilişkilerinin etkileri büyük olacak ve günümüze kadar sürecektir. 

(2. Bölümün Sonu)

Kaynaklar:

  1. Anthony REID, Rum and Jawa: The Vicissitudes of Documenting a Long-Distance Relationship, Proceedings of the British Academy, 2015.
  2. Kur’an-ı Kerîm, Kehf Sûresi 83.-91. Âyetlerin tefsirleri, Kur’an Yolu Tefsîri, Cilt 3, Sayfa 576-578.
  3. The Travels of Mendes Pinto, English Translation, Chicago, 1989, Sayfa 30.
  4. Fuzuli BAYAT, Oğuz Destan Dünyası, Oğuznamelerin Tarihî, Mitolojik Kökenleri ve Teşekkülü. İstanbul: Ötüken Yayınları, 2006.

Ek 1. 

kirmizilar.com

İskender Zülkarneyn’den Malaka krallarına, Malaka Hânedanlığının soyağacı şeceresi. 

(Palembang-Singapur-Malacca ve Minangkabau hanedanının soyağacı.)

 

https://www.kirmizilar.com/2aab8d88-8737-4777-8643-ac58d6f429a0" />

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: