26 Eylül 2022

“Bâb-ı Meşîhat” denilen Şeyhü’l-İslâmlık makâmına giden yol, Rûmeli Kazaskerliği’nden geçiyordu. Rûmeli Kazaskeri olabilmek için de Anadolu Kazaskerliği yapmış olmak îcâb ediyordu. Velhâsıl, “ilmiye” denilen mesleğin ilk basamağı Kazâ Kadılığı, son basamağı da Müfti’l-Enâm, yâni, Şeyhü’l-İslâmlık idi. Kazâ Kadılığı ile Anadolu Kazaskerliği arasında, devamlı yükselen kadılık ve mollalık makâmları ile nihâyet “Taht Kadılığı” bulunmaktaydı.

R. Cevat Ulunay’ın naklettiği bir kazasker anekdotu var ki, dilimizin letâfetiyle lâtife yapıyor:

“Bakırköy dolayında bir semte ve hipodroma adını veren Velîyüddin (Velî) Efendi, Ramazan’da Anadolu ve Rûmeli Kazaskerlerini iftâra dâvet eder. Eski Şeyhü’l-İslâmlardan olan Efendi’nin, her iki Kazaskerle de arası limonîdir. Onlardan pek haz etmez. Misâfirler gelmeden uşağını tenbîhleyerek bir mizansen hazırlar. Velî Efendi ile Kazasker Efendiler, yaklaşan iftâr vaktinin mâlûm duyguları içindeyken; ev sâhibi, elini ipe uzatarak çıngırağı çaldırır. Huzûra giren uşağın her iki elinde de birer demet ‘tere’ vardır. Velî Efendi, sofra hazırlığındaki son durumu sorup öğrendikten sonra uşağına:

-Nedir o elindekiler?

der. 

Uşağın cevâbı, efendisinden patentli ve iğnelidir:

-Tere efendim! Biri Anadolu Teres’i, diğeri de Rûmeli Teres’i!

Aynı zamânda büyük bir hattât olan Velîyüddin Efendi, Bâyezîd Câmii’nin bitişiğindeki târîhî kütüphâne başta olmak üzere, birçok hayrâtın da bânîsi. Dili, kalemi gibi, cömertlikte bî-menend olan gönlü ile de şeref listesindeki yerini almıştır. O ve onun gibiler, hangi yolda, hangi gâyeye doğru yürüdüklerini bilen insanlardı…

Hayâtın gâyesi nedir? Daha müreffeh yaşamak mı? Başta ev olmak üzere, gündelik vâdelerle kullandığımız eşyânın, yâni muhîtimiz olan maddiyâtın, daha konforlu olması mı? Uzak veyâ yakın diyârlarda dolaşmak, gezmek mi? Bunların hepsi “gâye”ye giden yol aksesuarı, hiçbiri “gâye” değil.

İnsanın, bu gâye hissini kaybetmesi demek, şuûrunu kaybetmesi demektir. Şuûrsuz yaşamakla, gâyesiz yaşamak aynı şeydir. Ama günümüzde kaç kişi bunun farkında?

Şu, çöp kutularını karıştırarak maîşet temin edenler var ya, gördükçe, insanın içinde sızılar peydahlanıyor. Senin, işe yaramaz, kullanılmaz diyerek çöpe attığın, onun geçimini sağlıyor. İnsan haysiyetine ve fıtratına yakışmayan bu çöp kutusu karıştırma işi, memleketimizin hemen hemen bütün şehir, hattâ kasabalarında, bir meslek hâline geldi. Bu işi yapanların, eski çuvalları birleştirerek tekerlek taktırdığı arabaları, şehir trafiğinin önemli ve tabiî bir unsuru oldu. Bunları görüp de, imkânı varken merhem olmayanlara ne demeli?

Fuzûlî, Su Kasîdesi’nde:

“Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlâre sû

Kim bu denlû dutuşan odlâre kılmaz çâre sû            “

derken, beşerî çâresizlikle en büyük çârenin ve de gâyenin adreslerini, o, kendine has yüksek âyârıyla gösteriyor… 

Ağzına da, kalemine de sağlık, büyük şâir…

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: