17 Ağustos 2022

“Rîm” veyâ daha yaygın söylenişi ile “Rûm”“Roma”nın yerine kullanılmış. Zamânla etnik ve siyâsî literatürde “Yunan” kelimesinin karşılığı olmuş. Fakat, Kur’ân’da müstakil bir sûrenin de adı olan “Rûm” tâbiri, en çok Anadolu ve Balkanların batı bölümüne alem yapılmış. “Diyâr-ı Rûm, Milket-i Rûm, İklîm-i Rûm, Hıtta-i Rûm” terkîbleri, hep Anadolu mânâsına sarf edilmiş. “Rûmeli, Rûmili, Urûmeli” isimleri; Istanbul’un Avrupa yakasını da içine alacak bir Balkan coğrafyasına yakıştırılmış.

Bu yüzden; “Rûm” deyince, hemen Yunan menşe’li mâlûmâta saplanıp kalmamalıdır. Rûm lâfzının, Türk kültür ve medeniyet târîhinde, Yunan’dan daha fazla bize âit tedâî ve mânâ açılışları var. Bunları hesâba katmadan gösterilecek celâl davranışları, ucu bize de dokunacak sivriliğe ulaşır. “Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Eşrefoğlu Rûmî, Rûmeli Eyâleti, Rûmî Takvîm, Rûmeli Hisârı” gibi daha da uzatılabilecek Rûmlu söz gruplarının hepsi, bizim bahçemize âittir.

Belçika’nın Valon bölgesinde, yâni Fransızca konuşulan tarafında, iki yüz kişinin yaşadığı küçük bir köy, tâ Haçlı Seferleri’nin başladığı XI. yüzyıldan beri Türk Köyü diye tanınmış. Geçenlerde, - her yıl olduğu gibi – bir kutlama yapmışlar ve kendi kendilerine temin ettikleri mehter kıyâfetleri, Türk bayraklarıyla köyün sokaklarında yürümüşler. Soy bakımından Türklükle hiç alâkası olmayan bu insanların, kendilerini Türk hissetmelerinde, bizim Rûm mahreçli kültür unsurlarımıza benzer bir durum yok mu?

Bir tek kelime Türkçe bilmeden Türk Köyü’nde yaşayan bu Valonlar, acabâ Türk’ün hangi kahramânına hayrân olarak büyüdüler?

Târîhimizde, sayarken hatâ yapılacak kadar çok – hakîkî mânâda – kahramân dolaşıyor. Her birinin sayfalar, hattâ cildler boyu sürüp gidecek hikâyesi, anlatana da, dinleyene de gönül coşkunlukları ve hoşlukları verir.

Türk târîhinde, bir de Yıldırım Bâyezîd adını taşıyan nev’i şahsına münhasır Sultan-Kahramân’ın adı yazılı. Onun kahramânlığı, sâdece sultanlık şerbeti taşıdığı için değil, Türk milletinin aktar dükkânındaki bütün bahârat kokularını nefsinde topladığından, çok parlak görünüyor.

Sultan Murâd-ı Hudâvendigâr’ın Kosova’da şehâdeti sonrasında, Yıldırım’ın gösterdiği fevkalâde soğukkanlılık, zaferin hezîmete dönmesini önleyen en mühim tedbîr olmuştur. Bu tedbîr manzûmesi içinde, her ne kadar kardeşi Yâkub Çelebî’nin fedâ edilişi gibi, etkisi uzun sürecek bir burukluk yer alsa da, ileriki yıllarda meydâna gelen Yıldırım markalı hâdiseler, bu yarayı tâmir etmeyi bilmiştir.

Sultan Yıldırım Bâyezîd’in günlük hayâtında da, siyâsî lügâtinde de korku kelimesi bulunmamaktadır. Avrupa magazin târîhçiliğinin îcâd ve lânse ettiği Fransız Korkusuz Jean’nın, Yıldırım’ın korkusuzluğundan korktuğuna, Edirne ve Bursa saraylarının duvarları şâhittir..

Niğbolu Kumandanı ve çocukluğundan tanıdığı Doğan Bey’e, imdâd edişindeki çatal yürek tavrı ile Timur’un hakâretlerine karşı ortaya koyduğu kaya metâneti, aynı yüksek kalite kahramânlığın mihekk taşlarıdır. Dünyâ târîhinde bir tek Yıldırım oluşu, bunu işâret ediyor. Şimdilerde onun fıtratında devlet ricâline ne çok ihtiyâcımız var…

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: