8 Aralık 2022

1569 bahârında Akdeniz, boydan boya kulaklara hayretler verici dedikodu ve söylentiler ile çalkalandı durdu. “Turcos y portugueses en el İndico”da düşülen nota göre, Kastilya Konsolosu ve de câsusu Tomas de Zornazo, Kastilya Kralı’na bir mektub yazar ve sonuna şu satırları ekler: 

“İnanınız ki bu yazdıklarım doğrudur. Derler ki, Açe Sultânı, Malaka Kalesi’ni fethetti ve Portekizliler’den geri aldı.”*

Bu ve benzeri kaynaklar ile söylentiler de tüm Akdeniz boyunca arttı durdu. Eğer bu söylentiler gerçek idiyse, Malaka’nın Açe kuvvetlerince kuşatılması 1568 Ocak ayında başlatılmış olmalıydı. Bu, aynı zamanda şu mânâya geliyordu: Aylar önce gönderilen Osmanlı askerî yardımı askerî terâzinin Açe’nin lehine dönmesinde önemli rol oynamıştı. Son olarak bir şey daha eklenebilir. Söylentiler doğru idiyse, on yıldan fazla bir süredir çalışmalarına devâm eden bir grup Yahûdî ve Yeni Hristiyan’ın Hint Okyanusu’na yerleşmiş olan Estado de India ve Portekiz çıkarlarına karşı lobicilik, casusluk ve karşı casusluk stratejileri meyvelerini vermiş olmalıydı. Burada zikredilen “Yeni Hristiyan” terimi Portekiz Kralı Manuel tarafından İberyalı Müslümanlar ve Roma Katolikliği’ne tâbi olan Yahudiler için kullanılmıştır.

Adı üstünde, söylentiler ancak söylenti idi ve Açe’nin Malaka kuşatması 1568 Ocağından Mart’a kadar, sâdece üç ay sürmüştü ve Açe Sultânı Alaüddin Riayat Shah al-Kahhar’ın kuvvetleri için askerî bir felâket ile sonuçlanmıştı. Böylece, Malaka yine Portekizliler’in kontrolünde kaldı. 

Uzun süren saltanatı boyunca Sultan Alaüddin, Malaka Boğazı bölgesindeki siyâsî, askerî ve ekomomik hedeflere odaklandı. Akademik araştırma ve inceleme yazılarından birinde Jorge Santos Alves, Sultan Alaüddin’in icrâatından bahsederken “expansionist policy / yayılmacı politika” olarak bahseder. Portekiz’in Avrupa’dan kalkıp Malaka’yı ele geçirmesi göz önüne alınırsa bu “yayılmacı politika”, tartışmaya açık bir hükümdür. 

Yine aynı yazara göre, Açe Hükümdârı’nın, görünüşe göre, daha da iddialı plânları vardı. Portekiz tarafında ise, Sultan Alaüddin’in prestijli Malaka liman kentini fethetmekten vazgeçmeyeceğine ve “Malay Dünyâsı’nın İmparatoru”ünvânını almayı hayâl ettiğine yeminler edenler bile vardı.

Pek çok yazarın işâret ettiği gibi, bu dönemde Açe Sultanlığı dış politikasının yönlerinden biri, sultanlığın başkentindeki liman ile Kızıldeniz limanları arasındaki baharat yolunun Maldivler üzerinden aktif olarak dâhil edilmesiydi. Güneydoğu Asya’dan Osmanlılar’ın kontrolündeki ticâret merkezlerine yapılan baharat ihrâcâtı, özellikle de karabiber, bu ticârî rotanın temel eksenlerinden birini oluşturuyordu. Sâdece ticâret değil, onun yanı sıra siyâsî, askerî ve dînî faktörler de Açe’yi Türk Cihân Devleti’nin yörüngesine çekmiştir. 1560’larda zirveye çıkan bu münâsebetlerin evveliyâtı, 1540’lara kadar gider. 

1560’lar boyunca kurulan siyâsî ve diplomatik temâslar, Açe Sultanlığı ile Türk Cihân Devleti arasındaki ilişkilerin en önemli kronolojik ve sembolik işâretlerinden biridir. Saffet Bey ve Galante’nin öncü çalışmalarının ardından, başta Boxer, Reid ve Özbaran’ın sıkça iktibâs edilen ve akademi câmiâsında artık klâsik olmuş çalışmaları olmak üzere, pek çok yazar, bu devir hakkında yazmışlardır.  Özellikle bu üç yazar, Türk Cihân Devleti ile Açe arasındaki ilişkileri kapsayan çalışmalarında Hint Okyanusu’nun Cihânşümûl (global), jeostratejik ve ticârî perspektifini, târih yazıcılarının tartışmasını (historiographical debate) sağladılar.  Günümüze daha yakın araştırmacılardan Alves, Casale, Göksoy ve daha sınırlı düzeyde olsa da Braginsky de analitik bakış açılı çalışmaları ile literatürdeki yerlerini almışlardır. Açe ile Türk Cihân Devleti’nin 16. yüzyıldaki ilişkilerine dâir iki çalışması ile Giancarlo Casale bilime yeni ufuklar açmıştır. Alves’a göre en önemli mes’ele, Osmanlı Siyâsî ve askerî prestijinin ve dînî etkisinin ve halifeliğin Açe’de, Güney Asya’daki Kalikut, Maldiv Sultanlığı, Müslüman tüccar toplulukları, Seylan’daki Sitawaka Budist Krallığı ve diğer Güney Asya güçlerinde yükselişi ve artan prestijidir. Bu konu daha sonra akademisyenlerce incelenmiş ve Hint Okyanus’unda dayanışma içinde oluşturulmuş ve birleşmiş islâm ağları kurulmasında “Hutbe” nin önemi üzerinde durulmuştur. Güneydoğu Asya Müslüman ülkelerinde, Sultan Süleyman Hân ve sonra Sultan İkinci Selîm Hân adına okutulmaya başlanan hutbe, siyâsî, ekonomik ve özellikle dînî prestij için önemli idi ve aslında ikinci büyük problemi oluşturuyordu. Braginsky bu soruyu Açe Sultanı Muda bölgesine kaydırarak bize bu ilişkideki denklemlerin terimlerinin Açe’nin lehine nasıl tersine çevrildiğini gösterir. Bu sâyede, Güneydoğu Asya’nın mühim kısmı İslâmî yaşayış, kültür hayâtı ve dînî merkez olarak Türk Cihân İmparatorluğu’nun siyâsî yörüngesine girmiştir.

16. yüzyılın bu döneminde Açe Sultanlığı tarafından İstanbul’a gönderilen elçiler hakkındaki bilgiler iyi bilinmektedir. Türk araştırmacı Göksoy’a göre, Açe’den İstanbul’a resmî olarak elçi ilk kez 1547 yılında gönderildi. Ancak Alves’a göre, bu iddiayı destekleyecek çok az belge bulunmakta. Yine de Açe Sultânı’nın Malaka’yı ilk kuşatmasını tam olarak 1547’nin sonlarına doğru yapmış olması ilginç bir tesâdüf mü, yoksa sâdece bir tesâdüf mü idi? Daha büyük bir tesâdüf, Açe kuvvetleri kuşatma öncesi Malaka sahillerinde belirdiğinde, Kızıldeniz’den yola çıkıp Pasai dolaylarında Açe kuvvetlerine destek veren üç Osmanlı kadırgası ve berâberinde çok sayıda Türk askeri ile birlikte Malaka sâhillerinde Açe kuvvetlerine destek vermeleri gerçeği idi. Daha sonra Cidde’den Pasai’ye giden bu Türk kadırgalarına iki büyük gemi daha katıldı. Malaka’ya yapılan bu saldırı boşa çıktıktan sonra, Açe filosu, Kedah yakınlarında Malay Yarımadası’nda önemli bir biber üreticisi olan Perlis’i fethetti. Sultan Alaüddin, Malaka Boğazı’nda deniz operasyonlarını, gözetlemeyi ve korsanlığı desteklemek için bir üs kurdu. Daha sonra Perlis, Portekizliler’in de yardımıyla kendi hükümdarınca geri alındı.

1562 yılı Açe ile Osmanlı arasındaki ilişkilerde son derece önemliydi, çünkü bu yıl Açe’den İstanbul’a kayıtlara girmiş ilk büyükelçi gönderilmişti. Avrupa istihbârât ağları tarafından Akdeniz’in her iki kıyısı boyunca üretilen belgelerde şöyle geçmektedir: Açe Sultânı Alaüddin Riayat Şâh’ın gönderdiği bu ilk resmî diplomatik misyon, Kızıldeniz’e varana kadar son derece tehlikeli bir yolculuk atlattı. Elçiyi taşıyan ve ağır biber yüklü üç gemi, Qishm yakınlarında bir Portekiz filosu tarafından tespit edildi. İçinde elliden fazla top ve iyi teçhizâta sâhip olmasına rağmen gemilerden biri müdâhale edilerek ateşe verildi. Açe Sultânı’nın Sultan Süleyman için göndermiş olduğu cömert hediyelerin tamâmına yakın kısmı bu gemiyle birlikte battı. İstanbul’daki Venedik Konsolosu’nun kayıtlarına göre, Açe elçileri kaçtılar ve Temmuz 1562’de İstanbul’a vardılar. Kısa süre içinde 6 Temmuz’da da Sultan Süleyman tarafından kabûl edildiler. Kastilyalı bir muhbire göre, Osmanlı metinlerinde de aynı bilgi geçer, elçilerin birinci amacı Açe’nin Osmanlı Türk Cihân Devleti’ne siyâsî ve dînî tâbiyetini bildirmek, bunun karşılığında da Malaka’da Portekizlilerle savaşmak için askerî teknoloji ve uzmanlar elde etmek idi. 1562 yılında Açe elçilerinin ziyâretinin sonucu oldukça bilinir. Görüşme, o zamana kadar adı bile duyulmayan ama artık şimdi ünlü Lütfi Paşa’nın bir miktar top ve küçük bir askerî birlikle Sumatra’ya gönderilmesiyle sonuçlandı. Bu destek, büyük ölçüde her şeye kâdir Sokullu Mehmet Paşa’nın müdâhalesinden kaynaklandı. Elbette Sultan Alaüddin Riayat Şâh’ın beklentilerini karşılamıyordu. Yemen’de ancak 1571’de sona eren askerî isyanlarla meşgul olan Osmanlı, Açe’nin isteklerini fazla dikkate alamadı, ancak yakın gelecekte bir takviye yardım göndereceği vaadinde bulundu.

1565 yılında Sultan Alaüddin Riayat Şâh bir kez daha Osmanlı Devleti ile politik, diplomatik ve dînî ilişkileri güçlendirme yollarını aradı. Bu sefer hâl-i hazırda Pâyitaht’a dönmekte olan Lütfi Paşa’ya eşlik etmeleri için Ömer ve Hüseyin adında iki elçisini vazîfelendirdi. Bu elçilerden Ömer, Açe mahkemesinde diplomatik tecrübeye sahip biriydi ve 1562 yılında Türk elçisine eşlik etmek için İstanbul’a gitti. Daha sonra 1568’de Malaka’da sahte göçmen ve câsus olarak Sultan Alauddin Riayat Şâh tarafından sürgüne gönderildiğini öğreniyoruz. Aslında Sultan Alaüddin, Ömer’i Malaka’nın Portekizli kabadayı kaptanı, Dom Leonis Pereira’yı öldürmesi için göndermişti. Tek vazîfesi Pereira’nın canını almak ve şehrin mühimmat deposunu tahrîb etmekti. Ancak görevinde başarısız oldu, yakalandı ve îdam edildi. Bedeni dörde ayrılarak Açe Sultânı’na geri göderildi.

İkinci elçi Hüseyin de dikkatleri çekmeyi hakkediyor. Bu kişinin “Raja Hüseyin”, yâni Açe prenslerinden biri, Sultan Alaüddin Şâh’ın ikinci oğlu olması ihtimâli var. Gelenekli olarak Malay sultanları, bağımlı ve ilişki içinde oldukları devlet yâhut imparatorluklarla ilgili önemli ve hassas diplomatik misyonların liderliğini hânedân üyelerine emânet ettiler; Çin ve Osmanlı İmparatorluğu ile olan ilişkilerde olduğu gibi. İstanbul’a düzenlenen bu başarılı ziyâret neticesinde Hüseyin’e Pasai Sultanlığı verildi ve babasının ölümünden sonra Ali Riayat Şâh olarak vazifesini yerine getirdi.

Pâyitaht’a gelen bu ikinci elçi grubundaki Açe diplomatları, yeni tahta geçen Sultan İkinci Selim Hân’ın karârını beklerken Osmanlı topraklarında üç yıl geçirdiler ve istenen askerî yardımın sâdece küçük bir kısmı ile Açe’ye döndüler. Fakat Lopo Vaz de Sequeira’nın Portekiz Kralı’na yazdığı mektupta denilir ki; 

“Tek amacı Açe filosuna katılıp Malaka’ya saldırmak olan bir Türk filosu 1565 yılında Kızıldeniz’den yola çıktı.” **

Açe Sultânı’nın beklentilerini karşılamayan bu sonuca rağmen, Açe ve Malaka Boğazı ile Sunda bölgesinin üretim pazarlarından Kızıldeniz’e bahârat ve biber akışında bir azalma olmadı. Miktar belirlenmese bile, Açe’den Kızıldeniz limanlarına gelen gemiler için rakamlar mevcuttur. Bu rakamlar, Avrupa hükümdârlarına hizmet veren İstanbul merkezli bilgi ağları tarafından belirtilmiştir. Bu sayılar 1568 yılı için 7-11 gemi arasında değişirken, 1569 için 9 gemi ve 1570 için 6-7 gemi olarak belirtilir. Biber, her zaman ana kargo olarak belirtilmiştir. Bu rakamlar Açe ile Türk Cihân Devleti arasındaki ticârî ilişkilerin 1560’ların sonuna doğru katlanarak arttığını gösteriyor. 

Açe elçisinin İstanbul ziyâretinin sonuçları Portekizlilere ulaştı. Francisco de Costa’nın Portekiz Kralı’na 10 Ocak 1569’da yazdığı mektup aşağıdaki şekildedir:

“Açe Sultânı, geçenlerde Büyük Türk’e elçisini gönderdi, kendisine on adet hânedân kadırgası verildi ve bu kadırgaları almaları için büyük Türk’ün dâmâdına, Kâhire’deki Paşa’ya gönderildi. Kâhire Paşası, Açe’de kadırga bulundurmayı uygun görmemiş, büyük Türk’ü fikrini değiştirmeye iknâ etmiş ve böylece gemilerin verilmesini reddetmiştir.”***

Alaüddin Riayat Şâh Osmanlı Diyârı’ndan elçisinin dönmesini beklerken Malaka Boğazı civârında fetih harekâtına devâm etti. 1562 sonlarına doğru, iki yüzden fazla gemisi olan bir donanma filosu hazırladı. Realpolitik açıdan ustaca hareket eden Sultan Alaüddin, Malaka Boğazı boyunca ticârî gemilerin kontrolünü sağlamak, biber üretimini kontrolü altına almak ve bazı Malay sultanlıklarını ele geçirmek gibi başarılar sağlarken, asıl strateji ve büyük politika olan İslâmî enternasyonalizm retoriğinden uzaklaşmıştır. Derken, 1568 kuşatmasında eşi benzeri görülmemiş bir kuşatma için hazırladığı donanmaya bizzat kumanda ederken Açe Hânedan âilesinden birçok prens de kendisine eşlik etmiştir. Alves’a göre, bu demek oluyordu ki, Açe’ye ulaşan Osmanlı askerî yardımı sadece Portekiz’e karşı değil aynı zamanda Açe’nin politik, askerî ve ticârî rakipleri olan Malay sultanlıklarına da yönelikti. 

Açeli elçinin arz ettiği talebin olumlu bir karşılık bulup yerine getirilmesinde, Sultan İkinci Selîm Hân ile onun sadr-ı âzamı Sokollu Mehmed Paşa’nın büyük hissesi vardır. Sokullu Mehmet Paşa, kendinden önceki sadr-ı âzamlardan Semiz Ali Paşa ve Rüstem Paşa gibi, Hind Okyanusu ve Güneydoğu Asya işlerine bîgâne durmamış, Türk Cihân Devleti’nin o bölgelerde de nüfûz sâhibi olmasını, her vakit desteklemiştir.

Bu sebeple Açe'li elçinin oldukça sıcak bir biçimde karşılanmasının sebebi Sokullu Mehmet Paşa idi ve Sultan İkinci Selîm Hân, Açe’ye Türk büyükelçisi olarak atanan Mustafa Çavuş'un eliyle Açe Sultânı’na bir mektup göndermişti. Mektupta Açe Hükümdârı’nın mektûbunun muhtevâsını özetledikten sonra, Sultan İkinci Selîm Hân, Müslüman hükümdârların taleplerini kabul etmenin dinî bir vecîbe ve Osmanlı Sultanlarının gelenekten gelen görevi olduğunu belirtmiştir. Açe'ye 15 küçük gemi ve iki adet kalyon, Türkiye’ye âit topçulardan bir topçu komutanı ve emri altında yedi topçu, Mısır'dan yeteri kadar asker ve toplarla silâhlanmış bir filo, tüfek ve kalelere saldırmak için harp malzemesi göndermek üzere karar alınmıştı (Göksoy, 2011:72). 

Ancak Açe'ye yardım etmekle görevli Mısırlı tüfekçiler ve gemilerin büyük bir kısmı gecikmeye uğradı. Çünkü, Yemen'de vukû’ bulan ayaklanmayı bastırmak için Osmanlı’nın bunlara ihtiyâcı vardı, Osmanlılar Açe'ye, Yemen'deki görevlerini bitirir bitirmez taburları geri vereceklerini söylemiş, ancak bu olaydan sonra da, Kıbrıs kuşatması için Osmanlı topraklarına katmak için bu taburları kullanmışlardır. Kıbrıs, o sırada Venedik’in elinde bulunuyordu. Gecikmeye rağmen, Açeliler’e kendi filolarını ve toplarını yapmayı öğretmekle görevlendirilmiş profesyonel gemi ustaları ve nalbantlar grubu gibi bazı Osmanlı yardımları Açe'ye varmıştı. Bütün bu yardımlar Açe'nin askerî gücünü yakın gelecekte ayağa kaldırmış ve Açe'yi Endonezya takımadalarında bulunan en büyük ve en gelişmiş güç hâline getirmiştir.

Hint Okyanusu boyunca pek çok devlet, sultanlık arasındaki ilişkilerden hem devletler hem de şahıslar kazandılar. Açe ve Kızıldeniz rotası boyunca birkaç Hint devleti, Maldiv Sultanlığı, Seylan’daki Sinhalese Krallığı, her ne kadar Portekiz desteği alsa da Mayadunne ve oğlu Tikiri Bandara, topraklarını genişlettiler, Açe’ye yakınlaştılar. Ticâretin gerektirdiği çıkarlarını korumak adına hareket ettiler. Ancak Açe, İstanbul’un en dirençli ve sâdık müttefiklerinden biri olmaya devâm etti. Sultan Alaüddin Riayat Şâh’ın tek amacı bu olmasa da, Malaka Riayat Şâh’ın fetih yürüyüşünün hedefinde kaldı.

Söylentilere Dâir Sonsöz:

Hint Okyanusu ve Akdeniz’in iki kıyısı arasındaki jeostratejik bilginin dolaşımı için oluşturulan Cihânşümûl ağ, Malaka’nın 1568’de Açe Sultanlığı’nca ele geçirildiği söylentisine yansıması, Portekiz kökenli bir grup Yahûdî ve yeni Hristiyanlar’a dayanıyordu. Açe ve Osmanlı ittifâkı ile ilgili bu bilgi kirliliği ve karşı propaganda kampanyaları 1560’larda öyle yoğundu ki, müteâkib yıllarda da devâm etti. Estado du India tarafında, Hint Okyanusu’ndaki askerî aksilikler veyâ stratejik zayıflıklar hakkındaki söylentiler ile sözde gizli resmî belgelerin serbest dolaşımı hakkında uyarılar çoğaldı. 1568’de Açe-Osmanlı ittifâkının Malaka surları önünde başarısız olması, Estado du India tarafından örnek bir propaganda malzemesi olarak kullanıldı. Bu, Portekiz’in askerî deniz üstünlüğünü doğrulamak için ideal bir örnekti.

Ancak söylentiler ısrarlı bir şekilde devâm etti ve 1570’lerde Asya’daki resmî Portekiz varlığı üstündeki baskıyı sürdürdü. Bu söylentilerin öznesi hep Malaka idi. Kahramanlar da aynı şekilde kaldı. Bir tarafta Estado du India, diğer tarafta Açe-Osmanlı ittifâkı. Mart 1576’da yirmi dört Osmanlı kadırgasından oluşan bir filonun Portekizliler’i karada ve havada yok etmek için Kızıldeniz’den yola çıktığı söylentisi dolaştı. Bu söylentiler herhangi bir haber olmadığı zamanlarda Estado du India’nın başkentinde her geçen gün daha da güçlenen başka bir söylenti ile çakıştı. Malaka’nın Açe güçleri tarafından 1575 yılının Mart ayında kuşatıldığı ve düşebileceği söyleniyordu. Bu söylentiler gerçek olsaydı Asya’daki Portekiz varlığının çöküşüşünün müjdeleyicisi olacaktı.

Şâyet bu söylentiler İstanbul’a ve küçük ama etkili Portekiz Yahûdî cemaatinin kulaklarına ulaşmış olsaydı, şüphesiz on yıldan beri fazla bir süredir kaynayan büyük beklenti ve umutları yeniden canlanacaktı. Hint Okyanusu’nda yüzyıllardır yaptıkları gibi, Yahûdî ticâret topluluğu 16. yüzyılın ortalarında Açe ile Türk Cihân Devleti arasında siyâsî ve ticârî bağlantılar kurmakta hâlâ çok aktifti.

4. Bölümün Sonu

 

Kaynaklar:

Alves, J. S., ‘The Foreign Traders’ Management in the Sutanates of the Straits of Malacca (the cases of Malacca, Samudera-Pasai and Aceh, 15th and 16th Centuries), in C. Guillot, D. Lombard and R. Ptak (eds), From the Mediterrenean to the China Sea: Miscellaneous Notes (Wiesbaden, 1998), pp. 131-41-2.

Braginsky, V., ‘Structure, Date and Sources of Hikayat Aceh Revisited; The Problem of Mughal-Malay Literary Ties’ (2006), 441-67

Casale, G., The Ottoman Age of Exploration, ( London, 2010).

Casale, G., “His Majesty’s servant Lutfi”: The Career of a Previously Unknown Sixteenth Century Ottoman Envoy, to Sumatra Based on an Account of His Travels from the Topkapı Palace Archives.’ Turcica 37 (2005), 43-81 

Göksoy, İ. H., ‘Ottoman Aceh Relations as Documented in Turkish Sources”, in R. M. Feener, P. Daly and A. Reid (eds), Mapping the Acehnese Past (Leiden, 2011), pp. 65-96. 

 

Referanslar

*Thomas de Zornazo’dan Kastil Kralı’na mektub, Venedik, 29 Nisan 1569. 

Archivo General de Simancas, Estado, legajo 1326, docs 290 and 291. Letter from Thomas de Zornazo to the King of Castile, Venice, 29 April, 1569, published by Emilio Sola, Turcos y Portugueses en el İndico’in Archivo de la frontera(2009), p.31.

**Lopo Vaz de Sequeira’dan Portekiz Kralı’na yazılan mektupta Kızıldeniz’den 1565’te ayrılıp Açe donanmasına katılmak ve Malaka’ya saldırmak için yola çıkan bir Türk filosundan bahsedilir, Bardes, 30 Kasım 1566, geçen kaynak Wicki, ‘Dokumente und Beiefe’, pp. 255-65 

***Francisco de Costa’dan Portekiz Kralına yazılan mektuptan, Cochin, 10 Ocak, 1569. Alınan kaynak: Wicki, ‘Dokumente und Briefe aus der Zeit des indichen Vize-königs D. Antao de Noroha (1563-1568).

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: