3 Temmuz 2022

Kendi büyüklüğümüzü fark edemeyip başkalarına kapılanma ihtiyâcı duyduğumuz müddetçe, bize âit bir idealden bahsetmemiz mümkün değil. İdealini kaybetmiş bir Türkiye, geçmişinden utanmaya mecbûrdur. Geçmişinden utanan milletlerin de, Dünyâ sahnesinde rol üstlenmeleri beklenmemelidir.

Türk ve Müslüman özelliklerinin bir arada bulunmasından rahatsızlık duyanlar, asırlar boyunca bu berâberliği bozmak için, akla hayâle gelmeyecek tuzaklar kurmuşlardır. Türk ve İslâm târîhleri, boydan boya bu tuzakları boşa çıkarma mücâdeleleriyle doludur.

Günümüzde de, aynı mel’ûn ve meş’ûm tezgâh ehli boş durmuyor. Hemen her saat ve dakika, Türk’ü Müslüman’a, Müslüman’ı Türk’e gammazlayıp duruyorlar.

Hâlbuki, Türk’ü Türk kılan, Türk kalmasını sağlayan temel husûsiyetlerden biri-şeksiz ve şüphesiz- Müslüman oluşudur. Müslüman olmayan Türk topluluklarının âkıbeti, gün gibi ortada duruyorken, Müslüman Türk’e bu düşmanlık, öyle basit seviyede bir cephe alış değil. Ardında daha girift ve kolektif teşebbüs hamleleri var.

Kim ne derse desin, Türkiye sınırları içinde, belli mihrakların teşvîkiyle Türk-Müslüman mücâdelesi peydahlanmaya ne kadar gayret edilirse edilsin, Avrupa başta olmak üzere, dışımızdaki diyaloglarda Türk ve Müslüman tâbirleri birbirinin yerine kullanılıyor. Meselâ, XVI. yüzyılda, Preveze Zaferi’nden sonra, bu hâdiseyi anlatan İtalyan, Fransız, İspanyol, Portekiz, İngiliz, Alman kaynakları; karşısında hezîmete uğradıkları gücün adını kâh Türk, kâh Müslüman adıyla dile getiriyorlardı. Bu misâl, çuvallar dolusu arşiv vesîkasıyla, istenildiği kadar çoğaltılabilir.

Yunanistan’ın, Batı Trakya’daki Türk nüfûsundan Müslüman azınlık diye söz etmesi, her ne kadar Türk fobisi ile îzâh edilmeye çalışılıyorsa da, bunda, Osmanlı döneminden kalan, Türk’e Müslüman deme alışkanlığının da büyük rolü vardır. Yunan’ın Müslüman dediği insanların Türklüğünden nasıl şüphe etmiyorsak, Türkiye’de yaşayan Türklerin Müslümanlığından da aynı derecede emîn olmak gerekmez mi?

Türk’le Müslüman’ı ayrı ayrı yerlere koymak isteyenlerin murâdı, belli değil mi? Karakucak güreşinden bütün güreş stillerine geçen elense, güreşin nabız yoklama şeklidir. Güreş esnâsında güreşçiler, fırsat buldukça birbirlerinin ense ve boyun bölgelerine şaplak indirirler. Elensenin en önemli özelliği, rakîbin dengesini bozmasıdır. Elenseyi kuvvetli çeken güreşçi, rakîbine üstünlük sağlar.

Türk’e buğzu olan milletler, bize ha bire elense çekiyorlar. İçimizdeki yalancı pehlivanların da onlara âlet olmasıyla, en kuvvetli yerimizden çökertmek için alesta bekliyorlar.

Türk’ün, Müslüman olmaktan şikâyet ettiği falan yok. Aksine, tahmîn edilemeyecek derecede gurûr duyuyor. “Türk’üm ve Müslümanım!” demenin hazzı, başka hangi kaynaktan temin edilebilir?

Bu soruya, Nâmık Kemâl, Vatan Yâhut Silistre’yi yazarak cevap veriyor. Bu eserin isminde teksîf edilmiş mânâyı çözmeye nereden başlamalı?

Vatan, Silistre’den görünen Türk yurdu mudur? Yoksa nâ-mütenâhî Türk vatanının bir küçük uzvu olan Silistre, bütünün özelliklerini bihakkın taşıdığından, temsîl ettiği vatanın yerine mi geçmiştir?

Nâmık Kemâl’in bu piyesi, tiyatro tekniği bakımından ne kadar alt basamaklarda dolaşıyorsa, epik mesajları açısından da o kadar yükseklerde uçuyor. Evvelâ piyesin adı, vatan mefhûmuna yerleştirdiği hümâ kuşu ile insanı alıp götürüyor.

Vatan varsa, Silistre vardır. Silistre, vatanın kendisidir. Silistre’deki vatan bekçileri, Silistre’nin şahsında vatana adanmışlardır. Ama Silistre’nin kendisi, vatan uğruna fedâ edilemez. Çünkü Silistre bizâtihi vatandır.

Piyesin adında kullanılan “yâhut” kelimesi, sihirli bir ayna hükmündedir. Silistre’ye tuttuğumuzda vatanı, vatana tuttuğumuzda da Silistre’yi gösteren bu “yâhut” aynası, biraz da Tuna’nın sularına vurulmuş Türklük mührü gibi duruyor. Mâdenî bir mührün, ihtişâmlı yüzükler gibi parlayan dâirevî kalkanı vardır. Âh, bu Tuna!... Âh, bu Silistre!... Dilimizde adınız telâffuz edilirken vücûdumuza yayılan tatlı harâreti, lezzeti târifde ve tasnîfde sıkıntıya düşüyoruz.

Kim derdi ki, Silistre’yle birlikte vatanımızın “Rûmeli” denilen kolunu, omzumuzdan kesip alacaklar. Nâmık Kemâl’in oğlu bile, Silistre’ye pasaportsuz gidemedi. Silistre’siz bir Edirne, Silistre’siz bir İstanbul, Silistre’siz bir Bursa, Konya, Erzurum ne kadar garîb ve kimsesiz kalır, demeye kalmadan, bizi Silistreler boyu Silistre’sizliğe gömdüler. Silistre gibi daha nice vatan hükmündeki beldeyi, kocaman kocaman hiçlere fedâ eyledik.

Bâzen bir Silistre vatan cesâmetine bürünür, bâzen de vatan, Silistre’den ibâret görünür. Nâmık Kemâl’deki epik romantizm, sâdece eser ismindeki bu fevkalâde şiiriyetle sınırlı değil. Kahramânların isimleri de, en az eserin ismi kadar tedâî yüklü. Meselâ İslâm Bey, Silistre’nin müdâfaasına ne yakışan bir isimdir. İslâm Bey, tertemiz bir Türk subayıdır, ama taşıdığı isim, bu müdâfaaya ibâdet lezzetinde hüviyet ilâveleri yapmaktadır. Silistre’de düşmana karşı savunulan, sâdece bir güzel vatan toprağı mıdır? Hayır, orada İslâm da nefs-i müfâfaa hâlindedir. Hem Türklüğü, hem vatanı, hem de İslâm’ı, İslâm Bey ve arkadaşları müdâfaa etmektedir.

Piyesin hanım kahramânı Zekiye, ismiyle müsemmâ bir Türk kızıdır. Erkek kılığına girerek Âdem adını almıştır. O, hem Âdem, hem de adam olmuştur.

 Abdullah Çavuş’un adı da, aynı dikkatli seçimin sonucudur. O, herhangi birinin değil, Allâh’ın kuludur. Öyle olmasa: 

“Kıyâmet mi kopardı?”

Kim bilir? Onlar, vatan toprağını korurken, ateş altında ve can pazarında bile görgülerinden, nezâketlerinden hiç bir şey kaybetmeyen muazzez insanlardı.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: