16 Ekim 2021

Taliban’ın Ağustos ayı ortasında Kabil’e girmesi ve ülkenin yönetimine el koyması sonucu, sadece Afganistan’da değil, bölgenin tamamında, kimsenin neler yaşanacağını bilmediği, güvenliğin olmadığı belirsiz bir dönem başladı. Taliban bir yandan düzeni oluşturmaya, yeni bir hükümet kurmaya çalışırken, diğer yandan uluslararası alanda meşruiyet kazanmak, diplomatik ilişkiler kurmak, sermaye kesimini yatırım yapılabilir bir ülke olduklarına inandırmak için çaba harcıyor. Sözcüleri açıklamalarında “eski Taliban değiliz, değiştik” diyor. Ancak bunun ciddiyetinin, içeriğinin, kapsamının ne olduğunu gösteren somut bir uygulama görünmüyor. Türkiye de dahil, hemen bütün ülkeler “bekleyip görmek gerekir” kararıyla gelişmeleri izliyorlar. 

ABD’nin kaçarcasına Afganistan’dan ayrılması, işbirliği yaptığı insanları, yirmi yıl boyunca bu ülkeye taşıyıp yığdığı her cinsten ağır silah stokunu terk etmesi diplomatik, askeri ve ahlâkî bir skandaldır. Küresel bir güç olmak, dünyaya nizam vermek isteyen ABD’nin itibarı ve güvenilirliği Afganistan’da kolay telafi edemeyeceği ağır bir yara aldı. Artık kendisiyle yakın askeri ve siyasi iş birliği halinde olan devletler ve gruplar, Washington’un sözünde durmayabileceğini, beklenmedik kararlar verebileceğini düşünecekler, daha ihtiyatlı olacaklardır. Ancak Başkan Biden son konuşmasında El Kaide’yi cezalandırarak amaçlarına ulaştıklarını, önceliklerinin ABD olduğunu söyleyerek bu tabloyu resmen açıkça yok saydı. Başka bir ifadeyle dünya yıkılsa umursamayacaklarını ilan etmiş oldu.

Amerika’nın yirmi yıllık Afganistan politikasında, süper bir güce yakışmayacak derecede vahim yanlışların, çelişkilerin, kararsızlıkların yaşandığı bugün çok daha açık görülebiliyor. Bunların belki de en önemlisi, hatta pek çoğunun kaynağı, doğru haber alma ve bunları değerlendirerek bir yol haritası belirleme konusunda yetersiz kalınmış olmasıdır. ABD’nin en gelişmiş teknik cihazlara, sınırsız parasal kaynaklara, bu işler için eğitilmiş binlerce elemana sahip istihbarat kuruluşları, Afganistan’daki gelişmeleri doğru değerlendirmediler; öngörülerinde ciddi hatalar yaptılar. ABD’nin 11 Eylül saldırılarının ardından girdiği Afganistan‘da, iktidardaki Taliban’ı, El Kaide ve Usame bin Ladin’i ülkede barındırdıkları gerekçesiyle sorumlu saydı ve savaş açtı. Bir süre sonra Pakistan’ın kuzeyindeki dağlık alanlara yerleşen ve gerillacı yöntemlerle direnen Taliban’ı yenemediğini görünce 2007’de görüşme imkanları aramağa başladı, ama sonuç alamadı. Güçlü bir Afganistan ordusu kurarak yükünü azaltmak hatta devretmek istedi. Bunu yaparken bir yandan da ülkenin ihtiyacı bulunan alt yapı ve kalkınma projelerine olağanüstü büyük kaynaklar sağladı. Washington kaynaklı açıklamalarda Afgan ordusu için 83 milyar dolar, diğer alanlara iki trilyon dolara yakın para verildiği ifade ediliyor. Ama ABD 31 Ağustos’ta Kabil’den ayrılırken geride kalkınmış bir ülke ve refah içerisinde bir toplum değil, her açıdan bir enkaz bıraktı. 

Afganistan ordusu ve polisi için verilen paraların olmadığı halde varmış gibi gösterilen “hayali birlikler”e gittiği, yağmalandığı açıklandı. Yağmalayanlar sadece Afganistan’ın yetkili yöneticileri miydi, işbirliği yaptıkları Amerikalı resmî görevliler yok muydu? Muhtemelen ileride bu rezaletin iç yüzünü araştırıp açıklayanlar olacaktır. Taliban saldırılar başlayınca her rütbeden çok sayıda Afgan askerinin, maaşlarını alamadıkları, hatta aç bırakıldıklarını öne sürerek savaşmak istemediği, birçoğunun firar ettiği görüldü.

Washington ağır silahlarla donatıp eğittiği üç yüz bin kişilik ordunun, mevcudu altmış bin tahmin ettiği Taliban’a rahatlıkla direneceğinden emindi. Bu yılın başlarında Amerikan resmî makamlarından yapılan açıklamalarda, Taliban’ın bir buçuk yıldan önce ülke genelinde hakimiyet sağlayamayacağı söyleniyordu. Süre Mayıs ayında dokuz aya, ardından üç aya indirildi. Taliban Kabil’i kuşatırken bir aydan önce alamayacağı ifade ediliyordu. Aynı çevreler teslimden kısa süre önce bunu on beş güne indirdiler. Sadece zamanlama konusunda yapılan yanılgılar ve çelişkiler bile, ABD’nin gelişmeleri anlamakta, askeri operasyonlarda strateji belirlemenin temeli olan “durum tespiti“ konusunda ne kadar yetersiz kaldıklarını açıkça gösteriyor.

Yirmi yıl önce ABD’nin himayesinde kurulan, “Kuzey İttifakı” denilen Tacik, Özbek ve Türkmen ağırlıklı grubun da içinde olduğu Hükümet, ülkeyi çok kötü yönetti; halkın güvenini ve desteğini kazanamadı. Yaygın hale gelen yolsuzluk, rüşvet ve nüfuz ticaretinin yanı sıra, devlet görevlilerinin aşırı şiddet ve ayrımcı davranışlarıyla itibarını kaybetti. Cumhurbaşkanı makamındaki Eşref Gani’nin miktarını kimsenin bilmediği miktardaki parayı yanına alarak, ülkeden kaçıp gitmesi ülkeyi yirmi yıl boyunca kimlerin yönettiğinin tipik bir örneğidir. Şöyle de denilebilir; Afganistan, ABD ve iktidardaki hükümet tarafından elbirliğiyle yirmi yıl sonra tekrar Taliban’a teslim edildi.

Taliban’ın istikrarlı bir yönetim kurması savaşı kazandığı kadar kolay olmayacak. Bin yıl önce yazılmış olan kitaplardaki Sünni fıkıh hükümlerine, kurallarına ve verilen fetvalara sıkı sıkıya bağlı; bunlara uymayanları kolayca tekfir ediyor. Sünni-Hanefi olduklarını ifade ediyorlar ama İslâmiyet’i selefi anlayışla yorumladıklarından uygulamalarında vahhabi Suudi Arabistan’dakinden bile daha katı bir taassup tablosu ortaya çıkıyor. Bu tarz bir anlayışa karşı “Onlar da bizim gibi” diyerek hoşgörü göstermek, inanç beraberliğine dayalı bir ilişki arayışına girmek, işbirliği konuları araştırmaya kalkmak fevkalâde yanlış olur. Taliban’ın İslâmiyet anlayışıyla El Kaide’ninki arasında esasta farklılık yok; sadece bu düşüncelerin tebliğ ve uygulanma alanının neresi olacağından kaynaklanıyor. El Kaide yeryüzünün tamamı derken, Taliban kendi siyasi sınırlarıyla kısıtlıyor. Buna karşılık IŞİD (DEAŞ) ile Taliban çatışma durumunda. Çünkü IŞİD Taliban’ı tekfir ediyor, Amerikan emperyalizmine teslim olmakla suçluyor. Havalimanında 170 kadar insanın hayatına mal olan saldırı, IŞİD’in terör eylemi kapasitesinin yüksek olduğunu gösteriyor. Bu eylem vesilesiyle dünya, IŞİD Horasan (IŞID-K) isimli terörist grubun Afganistan’daki varlığını öğrenmiş oldu. Taliban bazı iddiaların aksine kuzey komşusu Tacikistan ve Özbekistan’a, Rusya’ya radikal eğilimler ihraç etmez. Fakat IŞİD-Horasan denilen grup, bu ülkelerdeki cihad heveslileri için cazibe merkezi haline gelebilir. Bu ülkelerde daha seyrek de olsa bazı terör plânları ortaya çıkarsa bunların faili muhtemelen IŞİD Horasan olacaktır.

Afganistan, evvelden beri yirmi kadar aşiretin ve etnik grubun yaşadığı, otuza yakın farklı dilin konuşulduğu, aşiret asabiyesinin geçerli olduğu, sosyolojik açıdan henüz milletleşme evresine gelememiş, nüfusunun yüzde sekseninin okuma-yazma bilmediği, yüksek öğrenim düzeyinin çok düşük kaldığı bir ülkedir. Halkın yüzde 42’si Peştun, yüzde 20 kadarı Tacik, yüzde on ikisi Özbek, Türkmen ve Kırgız, yüzde on beşi Şii Hazaralardan oluşuyor. İran’ın desteklediği Hazaralar Taliban yönetimini kabul etmemekte kararlı görünüyor. 

Taliban’ın sadece kendi kadrolarıyla kuracağı yönetimin, ülkedeki 37 milyon olduğu tahmin edilen halkın ne kadarının desteğini sağlayacağını tahmin etmek kolay değil. Sanayi tesisi yok denecek kadar az olan Afganistan, ortaçağ şartlarından çıkamamış bir tarım toplumu. En önemli gelir kaynağı afyon ve eroin; 20 milyar dolar olduğu sanılan edilen uyuşturucu pazarından ülkeye yılda 3 milyar dolara yakın bir para giriyor. Taliban devrilen yönetimin göz yumduğu bu üretimi durdurmak isterse kesinlikle büyük tepki alır. Fakat izin verirse bu defa dünya kamuoyunu karşısında bulur.

Afganistan’daki yönetim değişikliği, ABD’nin çekilmesi bölgede jeopolitik boşluk oluşturdu. Çin bundan yararlanmak için Taliban’la henüz iktidara el koymadan görüşmelere başladı. Ülkedeki mineral ve enerji yataklarını değerlendirmek, “kuşak yol” projesi kapsamında yollar yapmak üzere yaptığı 60 milyar civarındaki ön teklif, bu tür yatırımlara büyük ihtiyaç duyan Taliban tarafından hemen benimsendi. Muhtemelen çok geçmeden Pekin ile Kabil arasında önemli ekonomik ve ticari anlaşmalar imzalanacaktır. Başta AB ve Rusya olmak üzere çoğu ülke ortaya çıkacak gelişmelere göre tutumlarını belirlemek üzere beklemeyi tercih ediyor. 

Taliban zihniyetinin oluştuğu medreselerin çoğunun Pakistan’da olması, İslamabad Hükümeti’nin ve istihbaratının başından itibaren bu girişime destek vermesi, Taliban-Pakistan ilişkilerine özel bir anlam ve derinlik kazandırıyor. Ancak bunu fazla abartmamak gerekiyor. Taliban birçok konuda İslamabad’ın etkisinde olsa da stratejik kararları kendi iradesiyle veren, otuz yıl önce bu yapıyı kuran çekirdek kadro tarafından yönetiliyor. Ayrıca Pakistan bölgede Türkiye ile kesinlikle rol paylaşmak istemiyor. Bu yüzden Ankara’nın Havalimanı dahil bazı konularda işbirliği yapma girişimlerine olumlu cevap vermedi. Taliban’ın iktidarında Pakistan bölgenin başat aktörlerinden biri olmaya devam edecektir. 

Türkiye’nin Afganistan’da birinci önceliği bu ülkeden son yıllarda gelmeye başlayan, ancak yakın zamanda muhtemelen çok daha artacak olan göç dalgalarını engelleyecek önlemler almak olmalıdır. İran sınırında gerekli bütün önlemler alınsa bile yeterli olmaz; çünkü uluslararası nitelikte büyük bir sorunla karşı karşıyayız. Bu konuda Kabil’in yanı sıra Tahran ve İslamabad ile yoğun temaslar yapılmalı, bazı hususlarda anlaşmalar yapılarak işbirliği sağlanmalıdır. İran’ın dostlukla bağdaşmayan tutumunu değiştirmesi için daha etkili adımlar atılmalıdır. Temel hedef, göçü Afganistan sınırında durdurmak olmalıdır. Türkiye’nin Afganistan’ın içinde yahut Havalimanı’nda rol üstlenmeye çalışmasının reel bir karşılığı olmaz; ABD ve AB nezdinde ülkemizin stratejik önemini ispatlama amacıyla yürütülen bu tarz girişimler, umulan sonucu veremeyince bunun olumsuz etkileri öteki konulara da yansır. Suriye ve Doğu Akdeniz meselelerinde yapılıp son dönemde telafiye çalışılan tercih yanlışları Afganistan’da tekrarlanmamalıdır.

Bu yazarın diğer makaleleri