16 Ekim 2021

-İznik'te bir gün-

İznik; asırların imbiğinden süzülen bir medeniyet tezgâhı.

Tezgâhında insanı ve eşyâyı işlemiş, terbiye etmiş.

Her şey o ilk sırla başlamış aslında; Oku! 

Kendini ve eşyâyı oku! 

Lefke kapısının ardındaki bu gizli bahçede metfun Sarı Saltuk, Danişmend Gâzi’nin, Seyyid Battal Gazi’nin genetik hafızasını taşımış bu topraklara. 

Lefke Kapı İznik’in “ikinci zamânına” açılan mıntıkasıdır. Sarı Saltuk’u gizleyen bahçenin önündeki bu ince yol zaman rüyasının başlangıcıdır. Bir tarafında Kral Hadrian’ın Elmadağ eteklerinden getirdiği suyu asırlarca beşiğinde uyutan tarihi su kanalı, diğer yanda ince mermer kabirler altında kendi hülyası içinde sermest uyuyan İznik âsârı… 

Zaman rüyasının orta yerinde bir başka gündüz düşü; Eşrefoğlu… O da gizli bir elmas bahçede yeşil bir yakut gibi parıldıyor. Ötesinde yükseklere doğru ufalanıp gitmiş saraylar, Romalı hayaletler ve Berber Kaya… 

En yücede bir sancaktar, zamanın orta yerinde şehri beklemekte…

İdris Nebi’den beri insan secdeden evvel rahle önünde diz çökmüş. İdris; tedrîs eden demek. Kelimenin kalbinde “diraset” var. İnsana evvelâ “oku” ve “bil” denmiş. Eşyâyı ve insanı “oku”. Oku ki "kendini bilesin". Bütün seyr ü sülüklerin temelinde “şuur açıklığında” kalmanın, kâinatla birlikte akan o şuurdan kopmamanın çabası ve çilesi var. Bütün erbainler bunun için... Dervişin dergâha kırk yıl kuru odun taşımasında da, zikrini duyduğu otlar ve söyleştiği sarı çiçekte de hep bu “bilmenin” ve “uyanıklığın” iradesi var. Eşyânın hafızasını dinleyen dervişin eşyânın irâdesi karşısındaki hayret basamaklarını çıkması, kırk vadiyi aşıp yedi deryayı geçmesi hep bu şuuru açık tutabilme iradesinin macerası.

Şuur açıklığı ve “anlama” iradesini kullananların aklı ve gönlü nispetince eşyâya verdiği şekil ve mânâ kendi muayyen zamanları içindeki zevkin bir tezahürü olarak zaman duvarını aşıp diri kalıyor. 

Antik Yunan’ın yaratmayı anlayana kadar mükemmeştirdiği heykellere mukabil Romalı, ölüsünün yüzünü kaybetmemek için balmumunu son bir kez onun teninde dondurmuş. Karanlık Çağ’ın yecüc mecüc sürüleri kentleri istila ederken insandan ziyâde hafızaya saldırmış, kütüphaneleri yerle bir etmiş, yakmış, yıkmış, kül etmiş! Karanlık insana daima şunu telkin etmiş; "Bilme! Okuma! Anlama! Anlamayı bırak! Bilmeyi bırak!"

Okuma, anlama ve bilme “iradesini” elden bırakanların düştükleri çamur ve kuyular ne derindir. İnsan bir kere “iradeyi” nefsin” eline kaptırmaya görsün o artık “insan” olmaktan vazgeçmiş bir yaratıktır. Taassup ve ezber kumkuması, huzursuz, cahil ve serkeş, hayvandan daha aşağı bir seviyede hayat süren bir canlı türüdür.

İşte İznik’i ve dahi Osmanlı’yı bu “ikinci zamanın” “bilme ve anlama” üstatları yoğurmuş, ruhuna ve mânâsına şekil vermiş. Bilmenin ve anlamanın salikleri asırlarca kullandığı eşyâdan, gökteki kuşlara kadar mermeri gergef gibi işleyerek zarif yuvalar yapmış. İradeyi nefsin eline vermeyen insanoğlu yaşadığı ânı ve anlamalarını kullandığı eşyânın ve mekânın tenine ve hafızasına kazımış.

İnsanın aslının maymun olduğunu telkin eden karanlığa mukabil o kesintisiz bir şuur açıklığı içinde eşyâya ruhunun şeklini vermiş. Zikreden koca ağaçları mabedinin kapısına ve minberine koymadan evvel onu geometrinin sonsuz akışı içindeki o yüksek hendeseyle “sonsuzca” sembolize etmiş. Kâinatı kubbeye, güneş sistemini minberde bir sanat bilmecesine dönüştürmüş.

Diraset kökeninden gelen o “töre”, asırlar, asırlar ve daha eski asırlardan uçup gelmiş kilimlerdeki geometri ile eski kurganlardaki zaman rüyasından şimdiki zamâna el vermiş. Hep o sonsuz geometri. Hep o sonsuz şuur akışı.. Her ân yaratmada olanla “Hayy” olmak. Gerçek dirilik iksiri okumak ve anlamak…

Raphael de fark etmiş bunu. Ünlü Atina Okulu freskinde Öklid’i resmettiği ayrıntıda geometriyi, o sonsuz şuur açıklığını yani anlamayı koymuş orta yere. Ve başına toplamış, mimarı, hekimi ve şairi. Okuyalım… birlikte okuyalım ve düşünelim ve her ân yeni anlam ve anlamalarda eşlik edelim o sonsuz şuur açıklığı ve diriliğe demiş.

İşte bu tezyin ruhuyla yaşamış ecdadımız da. Mescidi, bahçeyi, minareyi, fincanı, mermeri, halıyı, mendili, kilimi ve çorabı, sedefi, çiniyi ve mercanı, yani kullandığı eşyâ ve mekânı da yaşadığı âna ve zamana ve o sonsuz şuur akışına, aklına ve gönlüne, zevkine şahit kılmış.

Bu şuuru telkin eden Tasavvuf mektebiyle yoğrulmuş bütün bir devlet. Türk târihinde Töre “anlama ve bilme” temeliyle yükselmiş. Anlama ve bilme iradesini başaran Hakan’a Tanrı Kut vermiş. Bu anlama ve bilme iradesini gösteren herkes “anlamaya ve bilmeye başlayınca” Korkut Ata’lardan “ad” almış, mânâ bulmuş. Toplum bütün kurumlarıyla bu mektebin rahlesinde eriyip şekil ve ruh kazanmış.

Son dönem Osmanlı münevverine kadar bu süzgeçten geçen nesillerin imrenilecek bir anlama, zekâ ve kendini ifade ediş hususiyetine sahip olmaları hep bundandı. Hazreti Peygambere en küçük hürmetsizlik gösterilmesine mukabil Süleyman Çelebî Hazretleri’nin yazdığı Mevlîd de, katıldığı bir konferansta İslâm’a haksız atıfta bulunan Renan’a karşı ülkesine döner dönmez Renan Müdafanamesi’ni yazan Namık Kemâl de hep bu “kemâl”in asırların süzgecinden geçmiş temsilcisi idiler.

Peki, bu temsilcilere ne oldu?

Shakespeare’nin dediği oldu: Haysiyetini ve ölümsüz olan yanını kaybetti!

İnsan “anlama ve bilme” iradesini elinden bir kez bırakmaya görsün o artık hayvandan dahi aşağı bir canavara dönüşür. Okuma, anlama ve bilme "isteğini" yitirenlerin, bu iradeye arkasını dönenlerin düştükleri çukur bugün IŞİD canavarlığı olarak ortadadır. İnsana, eşyâya, hayvana, bitkiye ve varlığa düşman bir zombi sürüsü.

Peki bizim bu yecüc mecüc sürüsüne karşı bir siperimiz var mı? Shakespeare’den ve Kant Radıyallahü anh'dan himmet mi istesek? Sarayların mahzeninde oryantalist bir ressamın tablosundan çıkmış gibi peruğunu çıkarıp uzun entarisiyle abdeste duran, destur çekip şatonun kıblesinde gizlice namaza duran Şeyh Pîr’den…

İnsanlığın anlama ve bilme iradesini kaybetmesi karşısında bir ömür feryad edip ah çekmiş birinin elbette şeyh ve pîr olmasına itirazım yok. Fakat öyle bile olsa bizim bunu ağzımıza almaya hakkımız var mı?

Biz! Asırların süzgecinden bembeyaz bir bulut gibi süzülüp gelen mirasçılar şimdi ne hâldeyiz? İçinde aldatmanın, yalanın ve bencilliğin olmadığı bir tek aile, bir tek yuva kaldı mı?  Dedesine, ninesine şefkatli kaç torun? Ana-babasını huzur evine yollamayan kaç evlât kaldı?

Shakespeare’nin, Hegel'in, Kantın'ın Müslümanlığını bırakıp kendimize bakalım! 

İnancımıza selefîlik ve eşarilik tozu bulaştığından beri taassuba batmadık mı? Her mahalleden mantar gibi biten şu derme çatma betonarme zevksiz camiler, estetikten yoksun taklitçi maymundan bin beter apartmanların mimarı biz değil miyiz? Siyasette, sanatta ve iş dünyasında kaç “mert adam” var? Ticaretine hile karıştırmayan kaç esnaf? Çelebîlik ve hasbîlikle yoğrulması gerekirken dalkavukluk yapmayan kaç köşe yazarı, muharrir, münevver var? Bezirgânlık, sünepelik, yaygara, şirretlik ve menfaatperestlik toplumumuzun genel yapısı değil midir artık?

Biz îmanımızdan on bin yıllık İdris tedrîsini, Töre’mizi, yani “anlama ve bilme irademiz” olan tasavvuf öğretisini sıyırıp attığımız için Müslümanlığımız selefîlerin taklit ve ezber derekesine düştü. Hatta bu çizgideki tarikatlerin de Türk anlayışının irfan ve hikmet çizgisinden uzak tamamen bir taklid ve ezber cehennemine dönüştüğünü inkâra mecâl var mıdır?

Bizim, atalarımızdan kalan mîrasın gölgesinde, onların çizgisini bir adım öteye taşıyamama zilleti ile yaşadığımız için Shakespeare’nin, Hugo'nun  Müslümanlığından dem vurmaya hakkımız yok!

Maddî miras üzerinde hayat sürüp onların manevi miraslarının üzerinde tepindiğimiz için bizim Shakespeare’nin gizli Müslümanlığını ifşa etmeye, dünyayı bu bilgi ile aydınlatmaya hakkımız yok!

Onların “anlama ve bilme” yani “ilim, irfan ve hikmet” geleneğini terk edip, dünya üzerinde sadece isimleriyle övünen bizlerin bir İngiliz asilzadesinin şeyhliğini keşfe de hakkımız yok!

Onların bıraktığı topraklarda yaşayıp, fikir ve anlayışlarını bir kez olsun anlamak için kılını kıpırdatmayan bizler için Shakespeare’nin Müslümanlığını ilân tarifi imkânsız bir rezaletten başka bir şey değil! 

Diyeceğimiz o ki; çöplüklerde eşinip, selefî artıkları ile hayatımızı yaşarken tarihin aynalarındaki şatolara bakıp falan da filan da “Müslümadı” masallarıyla kendimizi daha fazla küçük düşürmeyelim.

Bize ne Shakespeare’nin, Goethe'nin, Viktorya'nın Müslümanlığından?

Müslümanlarsa bile muhakkak bizim anladığımız Müslümanlığın çok ötesindeydiler.

Biz kendimize bakalım!

Müslümanlıktan geçtim;

Bu taklit ve ezber cehenneminde, bu toz duman kavga ve gürültünün, hırıltının içinde

BİZ İNSAN MIYIZ?

Kadirşinaslıkla efendim!

Bu kategorideki Makalelerden