4 Ekim 2022

Bilgisayar teknolojisindeki akıl almaz ilerleme, kalemle kâğıdın saltanatına son verir mi? Bilinmez, ama bu gidişle, tam sonuç alınmasa bile, saltanatın sarsıntı geçireceği muhakkak.

Fazla nostaljik sayılmazsa, kâğıt ve kalemin yerini hiçbir âlet ve malzemenin tutamayacağını zannediyorum. Ne bileyim? Bilgisayardan önce elektronik daktilolar, ondan önce de, bildiğimiz şaryolu yazı makinaları vardı, yine de kalemle irtibâtımızı koparmadık.

Şimdilerde ortalık tam bir “disket” istilâsına uğradı. Bırakın risâle, kitap hacmindeki eserleri, kütüphâneleri bile bu disketlere sığdırıyorlar. İnternette yayınlanan gazete ve mecmûalar var. Yine de, insan, eliyle sayfalarına dokunmadığı nesneye kitap, gazete muâmelesi yapamıyor.

Ekranda görünen ile kâğıttan okunan aynı metin, aynı lezzeti vermiyor. Bunun sebebini, “psikolojik” etiketinin altına toplayalım. Psikolojik sebepler insan için çok şey ifâde eder. İnsan, baştan başa psikolojiktir. Gökdelenlerin tepesinde kuş gibi sekerek çalışan insanla, ikinci katın balkonunda dizleri titreyen insanın davranışları, psikoloji dışında ne ile açıklanabilir?

Bu yüzden, psikolojiyi önemsemek gerekiyor. Kâğıdın ve kalemin bıraktığı zihin hâtırâsı, öyle kolay kolay silineceğe, ortadan kalkacağa benzemiyor. Daktilonun en hızlı yazanı ve akıllısı, nasıl kalemi yok edemediyse, disketin en aliyyü’l-âlâsı da kâğıdı, kitabı hükümsüz kılamayacaktır.

“Kitap” lâfzının, bâzı kullanışlarda “Kur’ân” yerine geçmesi; “kalem” kelimesinin hem ilk vahy âyetlerinde yer alması, hem de müstakil bir sûreye (Nûn) ortak isim olması; bu iki tâbire İslâmî sıfatlar ilâve etmiştir. Bunlara yönelen sıcak bakışların, daha ziyâde “mü’min” gözlerinden çıkması, yadırganmamalıdır... Çünkü mü’min, “münevver” insandır.

“Münevver”, sebeb-i vücûdu olan “nûr”dan uzaklaştırılalı beri, iki yakamız bir araya gelmiyor. Hamlet’in o meşhur cevâbında üç def’a tekrârladığı “kelimeler!” sayhâsı, Türk kültür hayâtında tam bir enkaazı işâret ediyor.

Kur’ân dilinde “nûr”, ilâhî menşe’li ve daha ziyâde mânevî hasletleri olan bir ışık kaynağıdır. Bir başka deyişle, “îmân”dır. İslâm târîhinin tanıdığı en şânlı “münevver”lerden Mevlânâ: 

“Ben, bir ayağı Kur’ân’da, diğer ayağı ile Dünyâ’yı dolaşan pergelim.”

diyor. 

Ne hakîmâne bir “münevver” târifi... Hem Dünyâ’yı dolaşacak bir bilgi hamûlesine sahip olacaksın, yani “mütebahhir” sıfatını kazanacaksın, hem de Kur’an’dan ayrılmayacaksın.

“Men bende-i Kur’ân’em! Eğer cân-dârem.” [1]

diyerek hayâtını hülâsa eden Mevlânâ, aynı zamânda kültür bahçesinde bahçevânlık yapmanın reçetesini yazıyordu.

 

[1] “Ben, cânım vâr oldukça Kur’an’ın kölesiyim.”

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: