16 Ekim 2021

Bu yazıyı kaleme almama yaşadığım bir olay sebep oldu. Yoksa ne edebiyattan ne edebiyat iktisat ilişkisinden ne de iktisatçı Sabri F. Ülgener ’den doğrudan bahsetmeyeceğim.

Bir edebiyat derneğinin bürosunda otururken İ. Ü. İktisat Fakültesinin son sınıfında okumakta olan bir öğrenci ile tanıştım. Kendisi aynı zamanda dijital ortamda yayımlanan bir edebiyat sitesini yönetiyordu. Serde hocalık olduğundan tatlı bir sohbete başladık. Söz önce edebiyattan açıldı. Daha doğrusu gencin edebiyat sitesi ile uğraştığını bildiğimden ben söze edebiyattan başladım. Önce siteden, burada yazılanlardan, ne gibi geri dönüşler alındığından dem vurdum. Konuşmalarımı genç hep birer ya da iki kelimelik cevap veya ifadelerle geçiştiriyordu. Anlayacağınız sohbetimiz bir türlü gelişmiyordu. Sanki tıkanıp kalmıştık. Gencin biraz çekingen olduğunu varsayacaktım ama pek öyle bir tavrı da yoktu. Konuşmaya çalıştıkça içinden bulunduğumuz durumdan gencin kültürel durumunun biraz zayıf olabileceğini çıkarmaya başlamıştım. Ancak “öyle ya fakültenin son sınıfında okuyor, dersleriyle ilgilenebiliyor” diye düşündüm. O esnada öğrencinin okuduğu alandan bahsedersem sohbetimizin koyulaşacağını sanarak, iki-üç kitabını yıllar önce aldığım, bu kitaplardan biri de İktisadi Doktrinler Tarihi’nin yazarı olan Burhan Ulutan’dan bahsettim. İktisat bölümünde okuyan birinin en azından iktisadın tarihinden haberi olabileceğinden emindim. Adını hiç duymadığını söyledi.

Belki okuduğunuz kitapların kaynakçalarında falan adına rastlamış olabilirsiniz, diye onu rahatlatmaya çalıştım. Yine “hayır rastlamadım” dedi.

Genci konuşturmak istiyordum ama çabalarım hep boşa çıkıyordu. O esnada sanki bir keşifte bulunmuş gibi Sabri F. Ülgener Hoca aklıma geldi. Çünkü hoca iktisadı edebiyat ürünlerinin örnekleriyle çok iyi açıklayan biriydi. Muhakkak hocayı okumuş veya hiç değilse adını duymuşsundur dedim. Lakin yine hayal kırıklığına uğradım.

Genç mahzun bir tavırla “valla hiç duymadım hocam” dedi. Ben ısrar ettim. Burhan Ulutan için söylediğim benzer cümleleri Ülgener Hoca için de tekrar ettim: Kitaplarını okumamış olsanız bile araştırmalarda, en azından ders kitaplarının kaynakçalarında adına rastlamışsınızdır, dedim. O, bilemiyorum, hatırlamıyorum, diye nakaratını devam ettirdi. Ülgener ‘in birçok bilimsel makalelerinin yanında Zihniyet Aydınlar ve İzmler, Darlık Buhranları ve İslam İktisat Siyaseti, İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası, İslam, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı  gibi eserlerinden haberdar olmamayı da bir eksiklik olarak gördüm.

Üzülmedim desem yalan olur. Çünkü ben bir ilkokul öğretmenliği yaptığım yıllarda Sabri Hocayı önce dergilerde, sonra Zihniyet Aydınlar ve İzmler, ardından Darlık Buhranları ve İslam İktisat Siyaseti adlarındaki kitaplarından tanıyordum. Hatta nedense bana hep soğuk gelen “iktisat” sözünü, içeriğini Ülgener ‘in sevdirdiğini rahatça söyleyebilirim.

Bir sosyal bilimci olarak toplumun iktisadi ve sosyal sorunlarını kendisine dert edinmiş ve bunlara çözüm önerileri getirmek için kafa yormuş Sabri F. Ülgener’e yazı dünyasında, medyada, akademi çevrelerinde yeterince ilgi gösterilmediğini düşünüyorum. Burhan Ulutan ve benzerleri için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Ülgener ile ilgili Ahmet Güner Sayar’ın hazırlamış olduğu “Bir İktisatçının Entelektüel Portresi Sabri F. Ülgener” ve Kültür Bakanlığı tarafından hazırlatılmış “Sabri Fehmi Ülgener -Küreselleşme ve Zihniyet Dünyamız- “kitapları var. Ölüm doğum yıldönümlerinde hak ettiği düzeyde anıldığı, hakkında bilimsel araştırmalar ve çalışmalar yapıldığını pek sanmıyorum. Yapılanlar da yetersiz. Ülgener ’in ifadesiyle bu tür yaklaşımlar hangi tür “zihniyetle” izah edilebilir, bilemiyorum.

Sabri F. Ülgener ‘in yayınlandığı yılda (1983) Zihniyet Aydınlar ve İzmler eserini okuduğumda hocanın edebiyattan, şiirlerden örnekler vermesi, düşüncesine sadece  Max WeberWerner SombartAlexander Rüstow  gibi bilim adamlarının görüşleriyle sınırlı kalmayıp milli kültür kaynaklarından örnekler vererek iktisat zihniyeti ve ahlakını açıklamasıyla da ilgimi çekmişti. Mesela “insanı çoğunlukla devre dışı bırakarak olup bitene sadece mal ve para akımı gözü ile bakmayı alışkanlık haline getirmişiz” dedikten sonra Sombart’ın 1920’lerde “Modern Kapitalizm”i yazarken yakındığının bu husus olduğunu işaret eder. Aradan insanı çıkararak ekonomiyi cansız madde yığınları olarak görme anlayışını Goethe’nin Mefisto’nun ağzından söylettiği ”Kim bir canlıyı tanımak ve anlatmak istese, ilk işi ruhunu kovmak oluyor” sözünü örnek veriyor.

Ülgener hoca bir iktisatçı olarak fikirlerini aktarırken edebiyattan, edebiyatın türlerinden, edebiyat eserlerinden örnekler vermekten asla vaz geçmiyor. O, Robbins’in “iktisatçı olarak hayal dünyamıza zenginlik katan edebiyat şaheserlerini , geçmişin olup bitenlerini anlamamıza ilham kaynağı olan o paha biçilmez ve solup tükenmez kültür mirasını da dikkatle incelememiz lazımdır. İnsan büyük dramatistler ve hikayecilerden toplum psikolojisi üzerine yüz ders kitabının, ne kadar değerli de olsalar, vereceğinden çok fazlasını öğrenebilirler” fikrine önem vermiştir. Bu düşüncesi de kitaplarını yazarken divan edebiyatından, destanlar ve türkülerden örnekler aktarmasından anlaşılıyor. Mesela Bağdatlı Ruhi ve Ziya Paşa’nın aynı isimleri taşıyan Terkib-i Bendleri hocanın bazı düşüncelerini aktarmada dayanak olabiliyor. Emeği sadece bir tarafın sırtına yükleyip öbür tarafın zevk ile yaşadığı toplumu Ruhi’nin; “Dünya hevesi ile kimisi halkın emekte / Kimi oturup zevk ile dünyayı yemekte” mısraı ile örneklendiriyor. Mevlana’dan, Fuzuli’den de örnekler vererek düşüncelerine açıklık getiriyor, daha doğrusu doğru ve iyi anlaşılmasını da sağlıyor.

Ülgener hoca biraz da yıllardır savunduğum “bilimlerin evlendirilmesi” anlayışını iktisat-edebiyat-toplum bağlamında çok açık bir şekilde ortaya koymasıyla dikkatimi ve ilgimi çekiyor. Çünkü O sadece iktisatta değil, onun da içinde bulunduğu aydın, zihniyet, din, İslam, tasavvuf gibi toplumsal konularda da edebiyat eserlerinden faydalanarak bu konulara tutarlı tahliller, analizler, eleştiriler ve öneriler de getiriyor.

Sorumluluk duyan ve toplumdaki gözlemlerinin neticelerinden rahatsız olan aydın tavrı ve kaygısına Ülgener’de de rastlanıyor. İçinde yaşadığı zamanı, çağı değerlendirirken günümüzde de geçerliliğini sürdüren şu tespiti yapıyor: “Daha birçok değerler gibi öz ve gerçek idealizmin de tahtından indirildiği bir çağı yaşıyoruz.” Bu tespitinin ardından Cenap Şehabettin’in “Havas beğendikçe alkışlar, avam alkışladıkça beğenir” sözüyle neredeyse her dönemde geçerli olan bir gerçeği de işaret etmiş oluyor.

Toplumdaki aydınların çoğunun özgünlüğe ve özgürlüğe ulaşamamasının sebeplerinin başında onların kendilerini bir kalıba sokmalarında gören Ülgener “Basma kalıp ve kaçıncı elden kitapları okuya ezberleye hazır klişelerin, slogan ve izmlerin tutsağı olmakta devam ediyoruz” diyor. 

Zamanımızda da daha çok neredeyse bir elin parmak sayısını geçmeyecek belirli isimler etrafında dönüp dolaşıyor, diğer değerlere bakmamakta ısrar ediyoruz. Benim asıl işaret etmek istediğim sorun da bu işte… Çünkü bu durum toplumda bilim sanat ve düşüncede daha çok tekrarı, daha çok sığlığı oluşturuyor. Belirli kişiler için taktığımız gözlükler diğerlerini görmemizi engelliyor. Gözümüzü, gönlümüzü ve düşüncelerimizi var olan yeni ufuklara da açmamız, onları anlamamız, algılamamız gerektiğini düşünüyorum. Ülgener, sadece bir örnek. Onlarca benzerleri olduğunu görmek için zihnimize koyduğumuz barikatları kaldırmak gerekiyor. Bilim ve sanatın takdir görmesi biraz da yetişmiş, kendilerini eserleriyle ispatlamış sanat ve düşünce adamlarının fikirleriyle, eserleriyle anılmasıyla, anlaşılmasıyla, tanıtılmasıyla mümkün olacaktır. Ana okulundan üniversiteye kadar olan eğitimde biraz da bu anlayışı, zihniyeti kazandırmak için planlamaya, uygulamaya yer verilmelidir. Aydınların yetişmiş aydınları anlama ve tanıtmak için zihniyet sınırlarını genişletmeye ihtiyaçları vardır. Çünkü düşünce de fikir de sanat da bilim de atılan temelleri inkâr ederek veya görmezden gelinerek değil önceden atılan temeller üzerine bina edilerek kurulmaktadır.

Bu kategorideki Makalelerden