8 Ağustos 2022

Edebiyât, “edeb”in ilmidir. Dolayısıyla da “edîb”, edebli insandır. “Edeb”i olmayanın âdâbı olur mu?. Türk kültür hayâtının içine düşürüldüğü gayyâ kuyusunda, hangi edebiyâtdan bahsedilebilir?

Eskiden, sâdece kâğıt üzerindeki işâretlerle aktarılan yazılı metinlere dayanan ve bu yüzden “okuma” adını alan bilgi, mâlûmat edinme ameliyesi vardı. Şimdi öyle mi ya? Hemen hemen bütün uzuvlarımızla farklı bir kültür faaliyeti gerçekleştiriyoruz. Kâğıdın, kalemin, kütüphânenin çok ciddî ve insanı ayartan rakîbleri var.

Aslında, günlük yaşayışımızda bize takdîm edilen kolaylıkların, estetik yönden hızlı bir yükselişe sebep olması lâzım. Aynı şekilde, yükselmesi beklenen bu estetik seviyeden, edebî dünyâmızın da nasîbini alması icâb eder. Normal zihin antrenmanı, bu netîceye varıyor.

Ne var ki, Türkiye’de tam tersine bir gelişme yaşanmakta. Hayâtımız teknoloji nîmetleriyle kolaylaştıkça, edebiyâtımız, “edeb” yönünden dibe vuruyor. Bu arada, üzerinde ısrarla durulması gereken bir husûs da, ahlâkî endîşeleri bir kenâra bırakan ve sâdece “üslûb” noktasına bakarak ahkâm çıkaran bakış açısıdır. Buna göre, adı lâzım olmayan bir yığın  yazarımsı Sodom, Gomore ve Pompei’nin son günlerindeki sapıklıklara rahmet okutturacak pespâye varak-pâreleriyle “üslûb” sâhibi oluyorlar.

Türk milleti, tâ “Orhun Kitâbeleri”ni diktiği dönemden bu yana, ne çektiyse ahlâkî zaafa uğramaktan, uğratılmaktan çekti. Edebsizliğe prim vermek, bunu yapanlara alkış tutmak, sırf içerdeki destekçilerin mârifetiyle baş göstermiyor. Hastalığın mikrobu “ithâl”. Bu mikroba karşı, bedenimizden önce, rûhumuzu aşılamamız lâzım.

Türk târîhinin efsâne isimlerinden Kürşad, adı etrâfında teşekkül eden destânla birlikte anılmayı, bütün rûhî ve uzvî hasletleriyle hak etmiştir. Onun, ortaya koyduğu cesâret, düşmana verdiği korku, Türk milletine aşıladığı istiklâl duygusu, aslında birden fazla destân doldurur.

Kürşad’ın, kendinden sonraki nesillere bıraktığı en büyük mîrâs, elbette “moral, mânevî değer, yürek gücü” gibi karşılıklar bulan “rûh kalkanı”dır. Bu, yâni “rûh kalkanı”, istisnâsız bütün çağların en büyük ve güçlü silâhıdır. Sâdece taarruz hâlinin değil, aynı zamânda müdâfaanın da tek mürâcaat ve ilticâ mevkii, “rûh kalkanı”dır.

Hele bir de “rûh”un ölümsüzlüğüne imân etmişseniz, Kürşad olmak için hiçbir mâniniz kalmamıştır. Lâkin “Kürşad” menziline varan yol, bu kadar kısa ve zahmetsiz değildir. Hem dikenli, keskin taşlı, hem de sabır küpünü çatlatacak uzunlukta bir yoldan söz ediyoruz. Tasavvufdaki “terk-i terk” noktasına ulaşan ve “terk” fikrini üstünden silkip atan velî gibi, “Kürşadlık” makâmına erişen “serdengeçti” de, rûhun ebedîliğine tutulan aynada kendini görmeye başlamıştır.

Bu rûh aynasında ölüm, korku, ihtirâs, vesvese gibi fâni özellikler taşıyan küçüklükleri göremezsiniz. Ölümden bahis açılmayan bir vâdîde, “Kürşad” olunmaz da ne yapılır?

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: