16 Ekim 2021

Edebiyât, “edeb”in ilmidir. Dolayısıyla da “edîb”, edebli insandır. “Edeb”i olmayanın âdâbı olur mu?. Türk kültür hayâtının içine düşürüldüğü gayyâ kuyusunda, hangi edebiyâtdan bahsedilebilir?

Eskiden, sâdece kâğıt üzerindeki işâretlerle aktarılan yazılı metinlere dayanan ve bu yüzden “okuma” adını alan bilgi, mâlûmat edinme ameliyesi vardı. Şimdi öyle mi ya? Hemen hemen bütün uzuvlarımızla farklı bir kültür faaliyeti gerçekleştiriyoruz. Kâğıdın, kalemin, kütüphânenin çok ciddî ve insanı ayartan rakîbleri var.

Aslında, günlük yaşayışımızda bize takdîm edilen kolaylıkların, estetik yönden hızlı bir yükselişe sebep olması lâzım. Aynı şekilde, yükselmesi beklenen bu estetik seviyeden, edebî dünyâmızın da nasîbini alması icâb eder. Normal zihin antrenmanı, bu netîceye varıyor.

Ne var ki, Türkiye’de tam tersine bir gelişme yaşanmakta. Hayâtımız teknoloji nîmetleriyle kolaylaştıkça, edebiyâtımız, “edeb” yönünden dibe vuruyor. Bu arada, üzerinde ısrarla durulması gereken bir husûs da, ahlâkî endîşeleri bir kenâra bırakan ve sâdece “üslûb” noktasına bakarak ahkâm çıkaran bakış açısıdır. Buna göre, adı lâzım olmayan bir yığın  yazarımsı Sodom, Gomore ve Pompei’nin son günlerindeki sapıklıklara rahmet okutturacak pespâye varak-pâreleriyle “üslûb” sâhibi oluyorlar.

Türk milleti, tâ “Orhun Kitâbeleri”ni diktiği dönemden bu yana, ne çektiyse ahlâkî zaafa uğramaktan, uğratılmaktan çekti. Edebsizliğe prim vermek, bunu yapanlara alkış tutmak, sırf içerdeki destekçilerin mârifetiyle baş göstermiyor. Hastalığın mikrobu “ithâl”. Bu mikroba karşı, bedenimizden önce, rûhumuzu aşılamamız lâzım.

Türk târîhinin efsâne isimlerinden Kürşad, adı etrâfında teşekkül eden destânla birlikte anılmayı, bütün rûhî ve uzvî hasletleriyle hak etmiştir. Onun, ortaya koyduğu cesâret, düşmana verdiği korku, Türk milletine aşıladığı istiklâl duygusu, aslında birden fazla destân doldurur.

Kürşad’ın, kendinden sonraki nesillere bıraktığı en büyük mîrâs, elbette “moral, mânevî değer, yürek gücü” gibi karşılıklar bulan “rûh kalkanı”dır. Bu, yâni “rûh kalkanı”, istisnâsız bütün çağların en büyük ve güçlü silâhıdır. Sâdece taarruz hâlinin değil, aynı zamânda müdâfaanın da tek mürâcaat ve ilticâ mevkii, “rûh kalkanı”dır.

Hele bir de “rûh”un ölümsüzlüğüne imân etmişseniz, Kürşad olmak için hiçbir mâniniz kalmamıştır. Lâkin “Kürşad” menziline varan yol, bu kadar kısa ve zahmetsiz değildir. Hem dikenli, keskin taşlı, hem de sabır küpünü çatlatacak uzunlukta bir yoldan söz ediyoruz. Tasavvufdaki “terk-i terk” noktasına ulaşan ve “terk” fikrini üstünden silkip atan velî gibi, “Kürşadlık” makâmına erişen “serdengeçti” de, rûhun ebedîliğine tutulan aynada kendini görmeye başlamıştır.

Bu rûh aynasında ölüm, korku, ihtirâs, vesvese gibi fâni özellikler taşıyan küçüklükleri göremezsiniz. Ölümden bahis açılmayan bir vâdîde, “Kürşad” olunmaz da ne yapılır?

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden