7 Aralık 2022

Şu, içinde yaşadığımız zamânı işgâl eden desîseci, yalancı, dolancı, dalkavuk rütbeli insanlar, Kürşad’a bakarak hangi mesajı alabilirler? Dünyâ’ya yayılmaya çalışılan yapmacık “Çin” korkusu, bizim diyârımızda da korkacak tâifeler buluyorsa, daha ne gibi bir Kürşad tavrından bahsedeceksin? Ağyâra fırsat vermeden, ipimizi kendimiz çekiverelim, olsun, bitsin... İçimizdeki ip çekiciler emre âmâde bekliyorlar.

Yavuz Sultan Selim’in tek oğlu ve onuncu Osmanlı Hükümdârı Sultan Süleyman Hân-ı Evvel’e “Kaanûnî” ve “Muhteşem” sıfatlarıyla hitâb edilmesi hatâ (!) imiş. Bir akıllı (!):

 “Bu unvânlardan birincisini içeride biz verdik, diğerini de dışarıda yabancılar yakıştırdı.”

diyerek, her iki tâbiri de bu Hükümdâr’ın hak etmediğini isbâtlamaya (!) çalışıyor.

Güyâ, 1520-1566 arasındaki kırk altı yıllık Kaanûnî devri, “kaanûnsuzluk”ların ayyûka çıktığı bir zamân dilimi olmuş. Pîrî Mehmed Paşa’nın azledilmesinden (hâlbuki azl değil, emekliye sevk) Fuzûlî’nin meşhûr “Şikâyetnâme”sine kadar uzatılan münferid bir takım hâdiseler, bu, sözde ve yakıştırma “kaanûnsuzluk” etiketine mesned sayılıyor.

Yine aynı fukarâ mantığa göre, bu Pâdişâh’ın saltanat yılları, başta Fransa’ya verilen kapitülâsyonlar olmak üzere, Malta önündeki akâmet, şehzâdeler arasındaki - fâciaya alem - velîahdlık mücâdelesi göz önüne alındığında, nasıl “muhteşem” olabilirmiş?

Bindiğimiz dalı, böyle âciz bakış açısı ve mütâlâalarla kesiyoruz. Sonra da: 

“Niye hâlâ çukurdayız?”

diye feryâd u figân koparıyoruz?

Sultan Süleyman Hân-ı Evvel, anasının ak sütü gibi helâl olan “Kaanûnî” ve “Muhteşem” sıfatları ile Türk târîhine de, Dünyâ târîhine de nakş edilmiştir.

Bir başka memlekette görülmeyecek zebûnküş gayretlerle, kendi değerlerimizi horluyor, onların varlığından rahatsız oluyoruz. “Kaanûnî Sultan Süleyman” kelimeleri, o kadar klâsik hâle gelmiştir ki, bu Sultân’ımızın adına ilâve edilecek başka tâbirler, yadırganmaktadır. Aynı şekilde, “muhteşem” sözünün Batı dillerindeki karşılıkları, yabancı târîh kitaplarında, hep bu Türk Pâdişâhı’nın ismiyle birleştirilerek konmaktadır. Zamânımızdan mâziye uzatılacak, bu “redd-i mîrâs” kandilinden başka şey kalmadı mı? Bu reddiyeciliğin en önemli sebeplerinden biri “yükseklik korkusu”.

Süleymâniye Câmii’nde, ilk safta, İftitah Tekbîri için ellerinizi kulak memelerinize doğru kaldırdığınızda, aradaki pencereyi, duvarı ve hazîredeki mezâr taşlarını saymazsanız iki, üç adım ötenizdeki Kaanûnî Türbesi’ni düşünmez misiniz? 28 Kasım 1566 (15 Cemâziyelevvel 974) Perşembe günü, bu mekânda kılınan cenâze namâzını ve az ilerideki toprak yığınına teslîm edilen Cihân Pâdişâhı’nı fikr ettikçe, bu “ulvî” mekânın daha bir hikmetle dolduğunu hissiyâtınıza anlatmaz mısınız?

Yine, “Süleymâniye” tefekkürü içinde, mutlaka bir Mîmâr Sinan figürü bulunmaz mı? Hiç, Sinan’sız bir Süleymaniye düşünülebilir mi? Dünyâ’da, kendi mezârını inşâ eden kaç mimâr vardır? Mesleği, unvânı, titri “mîmâr”olup da, kendisine mezâr yapan âdemoğlu, elbette çıkmıştır. Ama Sinan kâbında bir “kutup” arasak, bulur muyuz?

Eserlerindeki ihtişâma bakıp da, mutantan bir Sinan türbesi hayâl etmeyin... Eski “Bâb-ı Meşîhat”, bugünkü İstanbul Müftülüğü bahçe kapısının çapraz karşısında, Süleymaniye Câmii’ne bitişik denecek kadar yakın mesâfede yer alan “Mîmâr Sinan Türbesi”, belki de düne âit mezârların en alçak gönüllüsü. Yalnız İstanbul’u değil, Osmanlı coğrafyasının akla gelen her noktasını gergef gergef işleyen “Koca Sinan”ın, böylesine mütevâzı ve sâde bir kabirde yatması, onu daha da büyütüyor. Hakkında, top top gönül kumaşları kesileceğini, muhakkak, kendisi de biliyordu.

Kaanûni ile Mîmâr Sinan, birbirlerine ne kadar yakışıyorlar. İkisinin adının, Süleymâniye’de kılınan farz namazlarından önceki duâ dâvetinde anılması, hayrı ve san’atı kol kola girmiş gösteriyor. Yıllardır Türkiye eğitim kademelerinde “mesen” tâbirini İtalyan patenti ile okutmaya, öğretmeye çalışan idrâk ehline, Kaanûnî’nin şahsında görünen san’at, san’atkâr hâmîliğini hangi kalıba dökerek, nasıl anlatmalı? Bunu başardığımız gün, Türk’ün yükseklik korkusu kalmayacaktır...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: