5 Aralık 2021

Odgurmuş: Sık sık sözü edilir, nutuklarda söylenir “Türkiye’nin üç tarafı denizlerle, dört tarafı ise düşmanlarla çevrili” gibi. Gerçekten durum böyle midir. Üç tarafın denizlerle kaplı olduğu doğrudur. Bu konuda neler söyleyeceksiniz. 

Ögdülmüş:  Bu konu da diğer bazıları gibi, Cumhuriyet dönemi ile birlikte geliştirilen bir mantık. Tek parti döneminde tabu haline gelen-getirilen bir düşünce tarzı.  

O dönemde yöneticilerin bakış açılarına göre “Türkiye’nin üç tarafı denizlerle çevrili, dört tarafı ise bizi bölmek parçalamak isteyen düşmanlarla çevrilidir”… 

“Türkiye’nin üç tarafı denizlerle çevrili olduğu gibi,  dört tarafı ise düşmanlarla çevrilidir.  Etrafımızda tek dostumuz yoktur”. 

O dönemde bu düşünce tarzının yöneticiler tarafından bir baskı aracı olarak kullanıldığı kanaatindeyim. Bu düşmanlar kimlerdir pek bilinmemekle beraber, düşmanlarla çevrili olan bu ülkede ne yapılması gerekir. İçerde birlik ve beraberlik içinde olunacak,  yukarıdan gelen ve yönetim tarafından yapılan her icraat ve uygulamaya rıza göstermek gerekecek.  Her taraf düşman olacak ki vatandaş içerde daha çok itaatkâr olacak. Bu kadar düşman varken ve pusuya yatmış bekliyorken başkaldırmayacak, aykırı fikirlere yer verilmeyecek, farklı düşünülmeyecek,  problem çıkartılmayacak, farklı bir siyasi parti dahi olmayacak. Etraf düşmanlarla sarılıyken problem-fitne çıkarmanın, itiraz etmenin bir âlemi olmayacak. Bence durum budur. 

Odgurmuş: Efendim şimdi tek parti vs. yok. İnsanımız veya bazı yöneticilerimiz yine bu görüşü bazen tekrarlıyorlar.  

Ögdülmüş: Evet haklısın, Bu sözler, o günden beri söylenir ve günümüzde de sık tekrarlanır.  Bu bir eski alışkanlıktır. Söylenmeye de devam eder. Fakat konuyu inceleyip durum gerçekten böyle midir? değil midir?  Bakmayız. Madem büyüklerimiz böyle söylüyorlar o halde öyledir. Büyüklerimiz bizim adımıza düşünürler ve gerekli olan şeyi söyler-yaparlar. 

Eğer memlekete komünizm gelecek olsa, onu dahi büyüklerimiz getireceklerdir. 

Fakat etrafımıza şöyle bir baktığımızda Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda çevremizde bize düşmanlık yapacak pek de kayda değer devletin dahi olmadığını görürüz. 

 Bakalım 1925-30’lu yıllara. Etrafımızda kimler var, bize kimler düşman.  

Batıda denize döktüğümüz Yunanlı, eski eyaletimiz Bulgaristan,  güneyde yine eski eyaletlerimiz Suriye (1946 yılına kadar Fransız sömürgesi olarak yaşadı), Irak (1930'a kadar İngiliz idaresindeydi, 1930 da sözde bağımsız oldu). Kuzey doğuda Gürcistan (1921 yılında Rusya Gürcistan’ın bağımsızlığına son verdi), Ermenistan (1920 de SSCB ne katıldı),  Sovyet Rusya ve doğuda ise ezeli rakibimiz İran. 

O dönemde Kuzey komşumuz Sovyet Rusya’dan başka hiçbir komşumuzun kıymeti harbiyesi yoktur, güçleri de yoktur. Rusya da ise 1917 devrimini halka “sevgi! ve barış(!)”  yoluyla kabul ettirmeye çalışıyordu, iç işleri ile çok meşguldü. Diğer komşularımız ve daha güneyde meydana getirilen-oluşturulan devletlerin tamamı,  1. Dünya savaşı galiplerince sınırları cetvelle çizilerek oluşturulmuştu. Bunlar devlet olmaktan ziyade daha çok birer topluluktular. Dış politikaları, dış dünya ile ilişkileri çok zayıf veya yoktu. Devlet teşkilatları dahi daha doğru dürüst kurulmamıştı. 

Milli Mücadeleden sonra düşman olarak nitelendirilen hiçbir komşumuz bize düşmanlık yapacak durumda değillerdi. O devirde, yine de bu komşulardan hem nüfus bakımından, hem de güç bakımından çok kuvvetliydik. 

Odgurmuş: O halde; Neden hep tekrarlanır bu sözler? 

Ögdülmüş:  O halde si yok, İngilizlerin bize biçip giydirdiği elbise yerine biz kendimiz kendi değerimizi kendi elbisemizi kendimiz çizelim ve geleceğe doğru akalım 

Ama o günlerde yöneticilerin rahat etmesi için düşman lazımdı. Hatta düşman önemini yitirse bile, ya da düşman olmasa bile yeni düşmanlar meydana getirmek lazımdı. 

Şimdi tüm bu durumlar çok gerilerde kaldı. Evet, üç tarafımız denizlerle çevrili ama dört tarafımızın düşmanlarla çevrili olduğu çok şüpheli olan bir gerçektir. Kafamızdan düşmanlar uydurarak, milleti korkutmanın da, zapturapt altına almanın da artık bir manası yok. Ya da düşman olarak gösterilenlerin bizden kat kat üstün olduklarını ima edip milleti korkutmanın da bir âlemi artık kalmamıştır.  

Şuna inanmak gerekir, Türkiye Cumhuriyeti büyük bir devlettir, Türk Milleti de yine büyük bir millettir. Binlerce yıllık tecrübeleri vardır. Bu durum hiçbir komşumuzla kıyaslanamayacağı gibi, yeryüzünde bulunan milletlerle de asla kıyaslanamaz. Biz yeter ki silkinip kendimize dönelim ve kendimiz gibi olalım. Taşıdığımız değerin farkında olalım. Onu bunu taklit etmekten vazgeçelim.  

Türkiye o günleri çok aşmıştır artık. 

Odgurmuş: İngilizler dediniz de aklıma geldi. İçinde bulunduğumuz coğrafya günümüzde İngilizler tarafından adlandırıldığı şekliyle tarif ediliyor ve anılıyor. 

Ögdülmüş: Evet kardeşim, önemli bir konuya parmak bastın. Bilindiği gibi,  içinde bulunduğumuz bölgeye genel kabul olarak “Ortadoğu“  deniliyor. Neresi “orta” dır, neresi  “doğu” dur, nereye göre ortadadır, nereye göre doğudadır büyük çoğunluk tarafından pek bilinmemekle birlikte, “Işığın doğudan yükseldiği yer”e göre baktığımızda ise “orta batı” da olabilir. Hatta sadece “batı” da olabilir. Bu izafi kavramlar üzerine çok takıldığımız da doğrudur. 

Her ne kadar bu bölge tüm yapılan haritalarda dünyanım ortası gibi, dünyanın kalbi gibi görünen bir yer de olabilir  “orta doğu” denilen yerde ve tüm haritaların kalbinde “Türkiye” vardır. Yönler ve ülkeler coğrafyasına birer ad vermek gerekiyorsa dünyanın kalbi olan “Türkiye” ye göre isimlendirilmelidir. Bizden doğudakiler (Şark’takiler), bizden batıdakiler (Garp’takiler), bizden kuzeydekiler (Şimal’dekiler), bizden güneydekiler (Cenup’takiler). Haritayı en iyi böyle tasnif edebilirdik, nitekim ettik. Cemil Meriç’in şahane tespiti gibi ; “Kıtaları ipek kumaş gibi keser-biçerdik… Biz vardık cihanda, bir de küffar…” Biz bu düşünceyi önce aklımızda ve dimağımızda küllendirdik, kaybettik. 

Biz kendimiz olmaktan uzaklaştıktan sonra şimdilerde o bize ait olmayan tabirle bulunduğumuz coğrafyaya  “Orta-doğu”, Doğu Asya’ya ise  “Uzak doğu“ diyoruz. 

“Orta-doğu” için bazen “ön Asya” vs. de deniliyor. 

Dikkat edilirse bu tabirlerin hiç birisi bizim konumumuza, bizim coğrafyamıza ve bize ait değil, 

Bölge, neye göre “Orta doğu”,  neye göre “Orta batı”,  neye göre “Uzak doğu“  diye baktığımızda durum biraz anlaşılır. 

Biz bize göre çizerdik coğrafyayı, fakat coğrafyanın durumu,  İngilizler tarafından çizildiği için bölgenin adlandırılması da onlara, İngilizlere göre yapılmıştır. Bizim de ne yazık ki bu durumu kabullendiğimiz görülüyor. 

İçinde bulunduğumuz bölge İngiliz’lere göre doğudadır ve doğunun orta yerinde yani “Orta-doğu” dadır.  “Uzak-doğu”  olarak belirtilen yer de aynı şekilde İngiltere’ye göre uzaktadır  “Uzak-doğu” dadır. 

Tüm coğrafyayı İngilizler, İmparatorluğumuzu yıktıktan sonra İngiltere’ye göre adlandırmışlar ve tasnif etmişlerdir. İmparatorluğumuzdan koparttıkları toplulukların her birisini ise,  kimine emir, kimine kral, kimine başkan, kimine sultan unvanı vererek yöneticiler tayin ettiler. Cetvelle çizdikleri sınırlardan oluşan devletçikler meydana getirmişlerdir. 

Odgurmuş: Fakat bu böyle devam eder gider mi? 

Ögdülmüş: Şimdilik durum böyle, bu durumun devam edeceği gibi de görünüyor fakat şurası da bir gerçektir ki bu güne kadar dikkate alınmayan ve konuşulmayan bazı konular var ki artık konuşuluyor ve tartışılıyor. İnsanımız neden böyledir diye pek çok konuyu merak ederek araştırma yoluna gidiyor. Ama bize çizilen bu misyon ve yine bize çizilen bu sınırlar artık dar gelmeye başladı. Osmanlının mirası üzerine İngilizler tarafından çizilen haritalar ve getirilip oturtulan bu kral ve kral’cıklar, sultanlar, emirler, şeyhler işlerin eskisi gibi gitmeyeceğini anlamış olmalıdırlar. 

Türk Milleti toparlanmakta, tüm bu coğrafyalarla ilgilenmekte, tüm bu coğrafyalara yardım eli uzatmaktadır. Birinci dünya savaşından sonra açılan parantez henüz kapanmamıştır. Eli kolu dalı budanarak Anadolu’ya sıkıştırılan Türk Milleti son sözünü söylememiş, coğrafyaya da henüz yeni bir isim vermemiştir. 

… 

Ülkelerin sınırları menfaatlerine göre cetvelle çizenler, elbette haritaları da kendi konumlarına göre adlandırırlar. 

… 

İnsanımız;  Düşündürmeden safları sıklaştırmanın en kolay yolunun yeni düşmanlar ve düşmanlıklar ihdas etmekten geçtiğini, bu yapılırken de gerçek düşman olan cehâlet, inançsızlık, kültürel yozlaşma ve tembelliğin göz ardı edildiğini ne yazık ki yeni yeni öğrenmeye başlamıştır. 

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden