4 Ekim 2022

Çanakkale Boğazı’nın her iki yakası da, Birinci Dünyâ Harbi içinde açılan bir cephenin mekânını teşkîl etmişti. İngiltere ile Fransa, müstemlekelerinden getirttikleri takviye birlikleri de bu cepheye sürmüşler ve târîhin en kanlı ve uzun süren muhârebelerine başlamışlardı. Afrika’dan, Hindistan’dan, Avustralya’dan, Yeni Zelanda’dan, Kanada’dan getirilen bölük bölük askerler, Mehmetçiğin karşısına dikilmişlerdi. Resmî kayıtlara göre en az iki yüz elli bin şehîdimizin mübârek bedeni, Çanakkale’nin azîz toprağına düşmüştü. Boğaz sularına kaptırdığımız civân vücûdları sayma imkânını, hâlâ bulamadık. Evet, biz düşmanı Çanakkale’den geçirmedik, ammâ bunun bedelini çok acı ve pahalı bir şekilde ödedik. Cepheye sürecek askerimiz kalmayınca, doktorundan mühendisine, mualliminden edîbine varıncaya kadar, pek kalablık bir münevver neslimizi, Çanakkale Cephesi yuttu, bitirdi. O zelzelenin artçı sarsıntılarını ve dinginliğini hâlâ üzerimizden atamadık. 

Ayrıca şunu da ifâde etmek lâzımdır ki, bizim Çanakkale Cephesi’ndeki kayıplarımızı tam olarak bilme imkânımız yoktur. Çünkü, bir muhârebede şehîd olanları tesbît edebilmek için her askerin boynuna künye denilen bir kolye asılır. Muhârebe sonunda bu kolyelerden sâhipsiz olarak bulunanlar sayılarak şehîd sayısı tesbît edilirdi. Çanakkale Cephesi’nde cereyân eden muhârebeleri, Mehmed Âkif: şöyle tasvîr ediyordu

“Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer

O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak

Boşanır sırtlara vâdîlere, sağnak sağnak.”

Böyle bir harb manzarasından geriye kaç adet asker künyesi kalır? Bu cepheye, tâlimli ve kayıtlı asker dışında, yüz binlerce gönüllü ve boynunda künyesi olmayan vatan evlâdı da katılmıştır. Bu gönüllülerden sağ çıkanların sayısı pek azdır. Dolayısıyla, bizim Çanakkale’deki şehîd sayımızı, açıklananın iki veyâ üç katı hesâb etmek lâzımdır.

Çanakkale Cephesi’nde bu kanlı muhârebeler olurken, Osmanlı Türk Devleti’nin başında Sultan Beşinci Mehmed Reşâd Hân bulunuyordu. Pek hisli bir şahsiyet olan Pâdişâh, Çanakkale Muhârebeleri’ni duydukça, oradan gelen haberleri işittikçe hüzünlenmiş ve sonunda kalemi eline alarak bir gazel yazmış idi. San’at değeri çok yüksek olan bu şiir, zamânında çok sevilmiş, değişik muhîtlerde sık sık okunmuştu. Türk şiirinin köşe taşlarından Yahyâ Kemâl de, Sultan Reşâd’ın bahsi geçen şiirini beğenenlerdendi. Yahyâ Kemâl, beğenip takdîr ettiği nice şiire nazîreler yazmıştır. Nazîre geleneğimizde muhtelif usûller vardır. Tahmis de bunlardandır. Pâdişâh’ın bu Çanakkale gazeli, ikişer mısrâ’lık beyitlerle yazılmıştır. Tahmis, beşleme demektir. Yahyâ Kemâl, Sultan Reşâd’ın her beytinin önüne, aynı vezinle üçer mısrâ’ getirerek, onları beşlemiştir. Aşağıya aldığımız şiir metninin her kıt’asındaki ilk üç mısrâ Yahyâ Kemâl’e, son iki mısrâ’ ise Sultan Reşâd’a âittir. Çanakkale Cephesi’nin azîz şehîdlerine, Sultan Beşinci Mehmed Reşâd Hân’a ve Yahyâ Kemâl’e ganî rahmet diliyoruz, rûhları şâd olsun.

 

TAHMÎS-İ GAZEL-İ HÜMÂYÛN

 

“Cepheden topları ejder gibi bârû-efken

Arkasından gemiler bir sürü dîv-î âhen

Gökte tayyârelerinden saçarak nâr-ı fiten

Savlet etmişti Çanakkal’a’ya bahr ü berden

Ehl-i İslâmın iki hasm-ı kavîsi birden

 

Kadın erkek anasından süt emen yavrumuza

Hepimiz canla sarıldık da vatan duygumuza

İntizâr eyledi gafletle adû korkumuza

Lâkin imdâd-ı ilâhî yetişip ordumuza

Oldu her bir neferi kal’a-i pûlâd-beden

 

Şükür Allâh’a ki gördüm bu mübârek sinde

Kahraman ordumu serhadde muzaffer zinde

Müjde Îrân ile Tûrân’a vü Çîn ü Hind’e

Asker evlâdlarımın pîşgeh-î azminde

Aczini eyledi idrâk nihâyet düşmen

 

Allâh Allaah nidâsıyle muhâcim ahrâr

Tepelerden boşalıp sâika-vâr ü kahhâr

Ettiler düşmeni bir öyle ki iclâ-yı kenâr

Kadr ü haysiyyeti pâmâl olarak etdi firâr

Kalb-i İslâma nüfûz eylemeğe gelmiş iken

 

Rûh-ı Peygamber’i tebşîre giderken şühedâ

Millet arkanda bugün vecd ile Tekbîr-serâ

Sen de Mihrâb-ı Hilâfet’de cebin-sây-ı senâ

Kapanub secde-i şükrâna Reşâd eyle duâ

Mülk-i İslâm’ı Hudâ eyleye dâim me’men”

 

 

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: