1 Ekim 2022

1776 yılında sömürgecilik karşıtı fikirlerle kurulan Amerika Birleşik Devletleri, sanayileşme sonucu hızla büyüyen ekonomisiyle yeni pazarlara ulaşmak için kolları sıvadı. Küba’da çıkan isyandan ve bir Amerikan savaş gemisinin batırılmasından İspanyollar’ı sorumlu tutan Amerika, İspanya’ya savaş îlân etti ve kısa sürede Küba düştü. Bu esnâda Hong Kong’da bulunan Tuğamiral George Dewey’e İspanyol donanmasını Amerikan sularına kesinlikle sokmaması tâlimâtı verildi. Bu vazîfe için Filipinler’e doğru yola çıkan Tuğamiral, İspanyol donanmasını yok etti. İspanyollar ve Amerika arasında imzâlanan barış anlaşmasına göre, Küba bağımsızlığa hazır olana kadar Amerika’ya bırakılırken, Filipinler de 20 milyon dolar karşılığı Amerika’ya satıldı (10 Aralık 1898).

350 sene İspanyol kolonisi olarak yönetilen Filipinler’i devralan Amerikalılar, sâdece Hristiyan Filipinliler’le değil, ayrıca Güney’deki Müslümanların birkaç yıl süren şiddetli direnişiyle mücâdele etmek zorunda kaldılar. Bu çetin mes’elelerle karşı karşıya kalan Amerika, yeni sömürgeleri Filipinler’in, Müslümanlar’ın yaşadığı Güney kıyılarındaki şiddeti sona erdirmek için Orta Doğulu yöneticilerle iki ayrı görüşme yaptılar. Orta Doğu hükümdârlarına yönelik bu Amerikan yaklaşımı, “sömürge bloğundaki yeni çocuklar” statüsünü yansıtan bir şekilde kendine özgüydü. Buna karşılık, Güneydoğu Asya’daki Hollandalı ve İngiliz yetkililer, bu tür herhangi bir siyâsî müdâhale ihtimâlinin kapısını sıkıca kapattılar. 

Amerikalılar, ayrıca Filipinler’de yerleşik bir Orta Doğu göçmen grubu oluşturdular. 1870’lerden itibâren gelmiş olan Yeni Julfa Ermeni ve Hadrâmî Arap öncüleri Osmanlı tebaası tarafından gölgede bırakıldı. 1878’e kadar 2000 kişi bütün Takımadalar’a dağılmıştı. Bunların çoğu “Kudüs malları” olarak bilinen dînî ürünler satan seyyar satıcılardı ve bâzıları hızla sosyal ölçeği sâbit ticâret girişimlerine atıldı. Bu topluluk, göç kontrolü ve konsoloslukların temsîlî husûslarında prolemler çıkardı ve bu da Amerika’nın Orta Doğu devletleriyle daha fazla ilişki kurmasına yol açtı.

Osmanlı İmparatorluğu, Filipinler’deki en önemli aktördü. Sultan İkinci Abdülhamîd, 1876-1909 yılları arasında tahtta idi ve bütün Sünnî Müslümanların halîfesi idi. Filipinler’deki yerleşimciler, Sinâ’dan Kilikya’ya kadar uzanan coğrafyadan geliyorlardı. Güneydoğu Asya’nın geri kalanına hâkim olan Hadramut Arapları’nın aksine, onlar Osmanlı tebaası idiler. Buna karşılık İran ve Mısır, Filipinler’in işlerine çok az dâhil oldular.

            

Osmanlı Halîfesi ve Moor’ların Teslîmiyeti (1899)

Filipinler’deki Osmanlı müdâhalesi, Amerikan birlikleri Takımadalar’ın Güney adalarına çıkar çıkmaz gerçekleşti, çünkü Amerikalılar, şaşırtıcı derecede savaşçı olan Moro Müslüman tebaasını nasıl idâre edeceklerinden pek emin değillerdi. Dışişleri Bakanı John Hay, bir Washington gazetesi muhâbirinden etkilenerek, 1899 yılının Mart ayının sonunda İstanbul’daki Büyükelçi Oscar Solomon Straus’a bir mektup yazdı. Hay, Osmanlı Pâdişâhı ve Halîfesi Sultan Abdülhamîd ile Sulu Sultanlığı’nın Müslümanlarını silâhlarını bırakmaya iknâ etmesini teklîf eden, usûlüne uygun bir görüşme talebinde bulundu. Görüşmede Filipinler’deki Müslümanlar hakkında bilgisi olmadığını îtirâf eden Sultan Abdülhamîd, Nisan ayında Mekke’ye, oradaki hac vazâfesini îfâ edecek Filipinli Müslümanlara bir mesaj gönderdi. Bu belge arşivlerde bulunmamakla birlikte, mesajda Amerika’nın Müslümanlara dinlerini serbestçe yaşamalarını garanti ettiği ve bu yüzden kendilerini barışçı bir şekilde Amerikan otoritesine teslîm etmeleri gerektiği belirtiliyordu.

Hacılar, bu mesajı Sulu Sultânı’na ulaştırdılar. Straus, akabinde Müslümanlar ile General Aguinaldo yönetimindeki Hristiyan Filipinli isyancıları iknâ ettiğini söyledi. Başkan William McKinley Straus’u, kurtarılan yüzbinlerce dolar bir kenara, en az 20.000 Amerikan askerinin hayâtını kurtardığı için tebrik etti.

Straus’un başarısı tartışmaya açıktır. 1913 târihli New York The Sun, Osmanlı Pâdişâhı’nın mesajının Amerikalılar’ın nazikçe karşılanmasını istemekten başka bir şey olmadığını yazar. Nitekim 1899’dan birkaç yıl sonra, Sulu’nun mahallî reislerinden biri, hiç kimseyi ve bu arada İstanbul’un Sultânı’nı, yâni Sultan İkinci Abdülhamîd Hân’ı dahî kendisinden üstün olarak tanımadığını açıkladı. Amerika ile diplomatik yazışmaları detaylı olarak inceleyen Türk araştırmacı Çağrı Erhan’a göre, Osmanlı arabuluculuğu muhtemelen 20 Ağustos târihli Bates Antlaşması gibi geçici bir antlaşmanın imzâlanmasına yardımcı oldu. Gowing, bu anlaşmayı kolaylaştıran Osmanlı müdâhalesine inanmamaktadır. Nitekim, kongre onaylamadığı için bu antlaşma 1904’te feshedilir.

Sulu bölgesinde Straus etkili olurken, Mindanao’daki Zamboagna Bölgesi’nde Amerikan Vâlisi John Park Finley etkindir ve Straus’un olaylara bakışını coşkuyla onaylar. Finley, Osmanlı mesajının Mindanao’daki Amerikan ordusunun en inatçı muhâliflerinden olan Müslümanlar üzerinde bir etkisi olmadığı konusunda hemfikir olduğunu belirtti. Gerçekten de buradaki Müslümanlar belki de Halîfe’nin mesajını hiç duymamışlardı bile. Bu konuda Finley İstanbul’a doğru bir adım atar.

John Finley’in İstanbul Misyonu (1912-13)

Finley, 1902’den itibâren Zamboagna’da kaldığı zaman boyunca, İslâma derin bir alâka duydu. Kur’ân-ı Kerîm’i İngilizcesinden okuyarak okuduklarını Müslümanlarla paylaştı. Gerçek Müslümanların Amerikalıları meşrû yöneticileri olarak kabul edeceğini varsaydı. Güney Filipinler’de barışa giden tek yolun Moro Müslümanlarının dininin “arınma”tarafını görmek olduğunu anladı. Güney Filipinler’de barışa gidecek en kolay yol, Filipinler’de yaşayan Müslümanların Amerikalıları meşrû idârecileri olarak kabul etmeleri idi. Bu gerçeğin Müslümanlarca da kabûlü için çalıştı. 1910 başında Moro bölgesinin vâlisi John Pershing’e bu durumu anlattı. Fakat bu iki Amerikalı yöneticinin ilişkileri zamanla bozuldu ve Finley Washington’daki mükemmel siyâsî bağlantılarına güvenerek Türk Sultânı’na yaklaşmak için yeni bir plân tasarlamaya cür’et etti. 1912 Mart’ında bir grup Moro, Finley’e pozisyonunun simgesi olarak özel bir yüzük vererek onu “Filipin Ahâlî-i İslâmiyesi Vekîl-i Mutlakı” sıfatıyla özel elçi tâyin ettiler. Nisan başında 60 Müslüman, Washington’daki Osmanlı Büyükelçisi aracılığıyla Osmanlı Pâdişâhı’na, kendilerine rehberlik etmeleri ve dinî eğitim için hoca talebinde bulunan dilekçe verdiler. Arapça olarak yazılan bu belge, Washington’a üstlerine danışmak üzere giden Finley’e emânet edilmişti. Bütün bu gelişmeler olurken, Moro vâlisi John Pershing’e göre, Finley’i destekleyen Müslümanlar bir şeyi temsîl edemezlerdi. 

Haziran 1912 başında Washington’a varan Finley, İstanbul’daki görevine ve Zamboanga’ya dönüşüne destek bulmak için özenli bir çalışma yaptı. Başkan William H. Taft ile olan şahsî bağlantıları paha biçilmez değerde idi. Taft, Kasım ayında seçimi kaybettiğinde, Finley seçilen Başkan Woodrow Wilson’ın desteğini almayı başardı. Finley, kuşkusuz propaganda ustalığıyla mesajını liberal çevrelerde geniş çapta yaydı. Bu süreçte Sömürge Bakanlığı’na eşdeğer olan Sömürge İşleri Bürosu’nu ve hattâ Dışişleri Bakanlığı’nı atladı.

Finley, Savaş Bakanı’nın Amerikan Büyükelçisi William Rockhill’e yazdığı şahsî bir mektupla 1913 Mart’ında İstanbul’a vardı. Habersiz alınan mektupta, kapasitesi dâhilinde Binbaşı John P. Finley’i İstanbul’daki rûhânî ileri gelenlerle şahsî ilişkilere sokmak için gayr-ı resmî adımlar atılması tâlimâtı verildi. Finley böylece Osmanlı Hânedân âilesinin üyeleri ve din üst seviyedeki din adamlarıyla bir araya geldi, ancak hiçbir zaman Osmanlı Hükûmeti’nin temsîlcileriyle bir araya gelmedi. İttihat ve Terakkî Cemiyeti (The Committee of Union and Progress), 23 Ocak 1913’teki darbeyle kontrolü ele geçirmiş ve Sultan Mehmed’e gerçek bir yetki bırakmamıştı. İttihâd ve Terakkî Cemiyeti yetkilileri, Finley’in Don Kişotvârî projesini engellemek için hiçbir şey yapmadılar. Bunu nasıl karşıladıkları ve algıladıkları da belirsizliğini koruyor.

27 Mart 1913’te Şeyhülislâm Mehmed Esad Efendi, Moro dilekçesini teslim eden ve onlara açıklayan Finley’e adamlarını gönderdi. Amerikan Büyükelçiliği’nin hukuk danışmanı ve tercümanı da burada hazır bulundu ve Finley’in Filipin Müslümanları’nın almasını istediği tâlimatları ayrıntılı olarak belirttiği bir muhtırayı Türkçe’ye çevirdi. Öne çıkan nokta, Amerika’ya boyun eğmekti, çünkü ülke, dinde ve İslâmî yükümlülükleri doğru bir şekilde yerine getirme konusunda tarafsızdı. Ayrıca bilgili ve erdemli bir Müslüman öğretmen ve âyet tabletleri için talepler vardı. Esad Efendi, Filipinli Müslümanlar için dînî tavsiyeler, mushaflar ve İslâm’ı anlatacak bilgili hocalar göndermeyi kabûl etti. Ayrıca bu dilekçeyi Sultan’a iletebileceğini söyledi.

Sultan Mehmed Reşâd, 22 Mayıs’da Finley’i Arz Odası’nda, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın özel elçisiymiş gibi karşıladı. Sultan, Filipinli Müslümanların din serbestliğini ve idârî muhtâriyetini garanti ettiği, devlet okullarında din hocalarının olmasına önayak olduğu için Amerika’ya teşekkür etti ve Kur’ân’ın, idârî otoriteye sadâkati emrettiğini vurguladı. Finley, daha sonra Esad Efendi tarafından Filipinli Müslümanlar’a yazılmış, onların İslâm’a adanmışlıklarına methiyeler düzen, günâhkâr hallerini kınayan, erdemli bir ulemâyı onlara göndereceğine söz veren ve Zamboanga yakınlarındaki Taluksangkay’daki Camie asılmak üzere âyetler gönderildiği yazılı mektûbu aldı. İki gün sonra Şehzâde, misyonunu tartışmak için Finley’i kabul etti. 28 Mayıs’ta Sultan Finley’e üçüncü sınıf Mecidiye nişânı verdi.

Sonuç olarak 31 Mayıs’ta Sultân’ın, NARA arşivlerine göre, Seyyid Muhammed Wajih b. Munib Zayd al-Kilani al-Nabulsi’yi Philipinler’e “muallim” olarak tâyin ettiği belirtilirken Şeyhülislâmlık kaynaklarına göre, Şeyh-ül İslâm Esad Efendi, Mehmet Vecîh Efendi’yi “Şeyhülislam Vekîli” sıfatıyla görevlendirmişti.  Osmanlı Devleti 1565’te aynı coğrafyada, Endonezya’da yer alan Açe Müslümanlarının çağrısı üzerine de askeri yardım göndermişti. Ancak bir İslâm toplumunun çağrısı üzerine Uzak Doğu’ya bir Şeyhülislâm Vekîli’nin gönderilecek olması ilk kez vukû buluyordu.

Mehmed Vecîh Efendi’yi makâmında seçkin bir kâtip, temiz soydan, erdemli, başarılı ve iyi karakterli bir kişi olarak nitelendirildiği için Esad Efendi bu vazife için teklîf etmişti. Mehmet Vecîh Efendi, Filistin Nablus’ta 1883 yılında doğmuş, burada okula gitmişti. 1906’da eğitimini ilerletmek için İstanbul’a gelmişti. Devlet Okulu bölümünde istihdam edilecek ve hizmeti karşılığı, Finley’in yaptığı kontrağa göre, Vecîh Efendi her ay 50 pound ücret alacaktı.

Görüşmeleri tamamlayan Finley, Vecîh Efendi’den evvel Filipinler’e yola koyuldu ve 13 Temmuz’da Manila’ya vardı, fakat yeniden Zamboanga’ya dönebilme fırsatını yakalayabilmek için Sultân’ın Filipinli Müslümanlar’a gönderdiği mesajını ve hediyelerini teslim etmeyi geciktirip zamâna oynadı. 

İstanbul’dan Filipinler’e Uzanan Misyon -Mehmed Vecîh Efendi (1913-14)

1913 yılı Ekim ayında İstanbul'dan ayrılan Vecîh Efendi, önce Beyrut'a, oradan İskenderiye'ye geçti ve Cidde'de mola vererek Hacc'dan dönmekte olan 106 Filipinli Müslüman ile görüştü. Onlardan evvel yola koyularak Singapur'a uğradı ve burada Maley Müslümanlarınca karşılandı. Mehmed Vecîh Efendi, Filipinler’deki intibâ ve hâtıralarını, Tasvîr-i Efkâr gazetesine gönderdiği mektuplar aracılığıyla paylaştı.  28 Ocak 1914'te kaafilesi Filipinler'e vardığında, John Finley onu beklemekteydi. Mehmet Vecîh'in halka açık büyük toplantılarda İslâmî davranış normlarına bağlılık çağrısı yapmasıyla birlikte Finley ve Vecîh Efendi, Moro bölgesinde ortak bir tura çıktılar. 

Mehmed Vecîh Efendi, Filipinler’deki Müslüman ahâli üzerindeki gözlemlerini mektuplar ile İstanbul’a gönderir ve bu yazılar Tasvîr-i Efkâr Gazetesi’nde yayımlanır. Mehmet Vecîh Efendi’nin izlenimlerine göre, birçok Hıristiyan misyonerinin hedefi hâline gelen çaresiz Moro halkı, okuma yazma öğrenmek, dînî eğitim almak amacıyla civar ülkelerin ahâlisinden öğretmenler sağlayarak veyâ ara sıra civâr İslâm beldelerini dolaşarak boşuna zaman geçirmişlerdi. Moro halkına öğütler vermeyi bir görev ve vicdanî sorumluluk bilen Mehmet Vecîh Efendi, bir milyonluk bir nüfûsa sâhip olduğunu söylediği fakir halkı, cehâletten kurtarmak için kendisinin çâreler üretmek zorunda olduğunu biliyordu. Mehmet Vecîh Efendi mektûbunda, Filipinler’de Hristiyanların bazı kurumlar aracılığıyla para toplayarak okullar, hastahâneler, kiliseler açtıklarını; İslâm çevrelerinde ise, bu tür girişimleri gerçekleştirecek kurumların bulunmamasının eksikliğine dikkat çekiyordu. Kendisi Filipinler’de bulunduğu sırada Moro Adaları’nın önemli bir kısmını oluşturan Sulu Adaları’na Espenser adında milyoner bir kadın misyoner gelir. Ona göre bu kadın misyoner, bütün mal varlığını Moroların Hıristiyan olmaları uğrunda harcayacaktır. Hattâ onunla birlikte gelen diğer bir başka kadın misyoner, Moroların çıplak gezen çocuklarını çoktan giydirmeye başlamıştır bile. Mehmet Vecîh Efendi, bütün bunları anlatmasının sebebini, Moro adalarında göçebe bir hayat süren ve yarı vahşî olarak ifâde ettiği dindaşlarının bu durumdan kurtarılmaları için dünyanın dört bir yanındaki Müslümanları dayanışmaya davet etmek olarak açıklıyordu. Ona göre dünyanın dört bir tarafında bulunan üç yüz milyon Müslümanın bir milyonu birer mecidiye yardımda bulunsa, bu çâresiz Moro Müslümanlarının kurtuluşuna destek olabilirlerdi. Ona göre adalarda şimdilik Şeyhülislâmlık makâmı kurulmuştur. Fakat bunun sürdürülmesi ve takviye edilmesi zorunludur.

Mehmet Vecîh Efendi’nin 6 Mayıs 1913 târihli Tasvîr-i Efkâr Gazetesi’nde yayımlanan bir başka mektubu, Morolu denen Filipinli Müslümanlar’ın İspanyol koloni döneminde mâruz kaldıkları Hristiyanlaştırma çabaları esnâsında kendi dinlerini koruyabilmek için sâdece savaşmak zorunda kalmış olmaktan dolayı nasıl fakir, eğitimsiz ve vahşî kaldıklarını gözler önüne serer. Amerikalılar geldiğinde, şiddetli direniş gösterenler geçmişte yaşadıklarından dolayı bu yeni gelenlerin koymuş oldukları yıllık üç buçuk akçelik vergiyi dahî ödemeyi reddederler. Bir Moro cihâd diyerek kaşlarını, varsa bıyıklarını kazıyor, baltaya benzer silâhını omuzlayıp, avret yerlerinden başka her tarafını çıplak bırakıp yollara, dağa çıkıp farklı milletlerden Müslüman olmayanları baltalıyor, öldürüyordu. Sonunda kendisi de ölüyordu, ama korkmuyordu. Finley’in gayretiyle Hilâfet’ten bir ulemâ geldiğini haber alan işte bu insanlar, sevinç gösterilerinde bulunmuşlardı. Mehmet Vecîh Efendi’ye göre, Amerika Filipin Adaları’ndan çekilip bağımsızlığı çoğunluk olan Filipinolar’a bırakmayı düşünüyordu. Oysa Morolu Müslümanlar kendileri ile eşdeğer olan Filipinolular’ın himâyesinde olmaktansa bin kere ölmeyi yeğliyeceklerdi. Amerikan Başkanı William Taft’a göre, bir ihtimâl daha vardı, Filipinolar’a bağımsızlık verilirse dört yüz adadan oluşan Moro Adaları’nın Filipin Adaları’ndan ayrılarak Amerikan Hükûmeti denetiminde Morolularca idâre edilebilirdi. Mehmet Vecîh Efendi, bütün bunları yazarak aslında Filipinler’in siyâsî durumundan çok kendi vazîfesi ile bu zavallı insanların geleceğinin ilişkisini kurmaya, vazîfesinin önemini vurgulamaya çalışıyordu.

Mehmet Vecîh Efendi’nin İstanbul’a dönüşü

Mehmet Vecîh Efendi Zambaogna’ya vardığında beş binden fazla Müslüman tarafından karşılanmış ve bu insanlar yaşadığı sürece kendileriyle kalmasını istemişlerdi. Bu durumu gören Amerikalılar ve Filipinliler telâşa kapılmışlardı. Bu telâşın sebebi, Moroları ayaklanmaya sevk edeceği endîşesiydi. Ancak Mehmet Vecîh Efendi’nin kısa zaman içinde Müslümanları ayaklandırmak için değil, onları eğitmek için geldiğni gösteren tavrı bu telâşı giderdi. O, isyân çıkarmak için değil, sâdece insanları eğitmek, onlara yol göstermek, yardımcı olmak için gelen bir din adamıydı. Ancak bütün bu iyi özellikler de, onun İstanbul’a geri gönderilmesine mânî olamadı. 

Amerikan makâmlarına itaat gereğini vurgulamakta dikkatli olmasına rağmen, Vecîh Efendi’nin başı hızla belâya girdi. Mahallî yetkililer, onun asıl amacının bir cihâd çıkarmak olduğundan ziyâdesiyle endîşe ettiler. Zîrâ ilk geldiğinde onu karşılamaya gelen beş bin kişinin gösterdiği sevgi seli hızla büyümüştü. Bu alâka karşısında Manila'nın önde gelen Katolik Filipinli politikacıları çileden çıktı. Vecîh Efendi ve Finley böylece 10 Şubat'ta Manila'ya çağrıldı. Genel Vali Francis Burton Harrison, Mehmet Vecîh Efendi’nin gezdiği yerlerde büyük etkiler bıraktığını sevinçle öğrendiğini açıklarken diğer yandan kendisine kadar ulaşan şikâyetlerden rahatsızlık duyduğunu da anlatır. Aslında Vali Harrison’ın anlatmak istediği, dînî işlere karışmayan hükûmetini müdâhalede bulunmak zorunda bırakarak, güç duruma düşürmemek için Finley ile Vecîh Efendi arasında yapılan anlaşmanın uygun bir tazminat karşılığında yok sayılmasını söylemekti. Vecîh Efendi, diğer dînî liderler gibi Hükûmet’le hiçbir ilişkisi bulunmadan, Hükûmet’ten maaş ve yardım beklemeden, Protestan Cemiyeti merkezinden gönderilen ruhânî liderler gibi, Halîfe tarafından gönderilen bir Şeyhülislam Vekîli sıfatıyla Moro halkına eğitim verme, doğru yolu gösterme, okullar ve mescidler açma gibi konularda serbest olması gerektiğini söyler.

Sonuç olarak, Mehmet Vecîh Efendi’nin geri gönderilme karârında, kendisine Hristiyan ahâliden gelen şikâyetleri ciddîye alan Filipinler’in genel vâlisi Francis Burton Harrison’ın kararı etkili olmuştu. Bu esnâda Washington’daki yeni Hükûmet’ten Finley’in girişimlerini destekleyen bir işâret de alınmamıştı. Vazîfesi esnâsında sık sık böbreklerinden rahatsızlık çeken Mehmed Vecîh Bey’in, bir süreliğine tedâvi amaçlı İstanbul’a dönmesi tavsiye edildi. Bulmuş olduğu mahallî destek ile ilk önceleri Amerikan baskısına direnen Vecîh Efendi, Vâli Harrison tarafından iknâ edilerek, yol masrafları da karşılanarak 3 Nisan 1914’te İstanbul’a gönderildi ve ayrılış sebebi olarak da sağlık durumu gösterilerek mahallî halka izâhat verildi. Vecîh Efendi’nin ayrılış haberi The Manila Times Gazetesi’nden duyuruldu. Bu gazetede çıkan haber daha sonra Tasvîr-i Efkâr’da da yayımlandı. Finley daha sonra Amerika’ya gönderildi ve oradan ayrılmak zorunda kaldı.

İstanbul’a dönüş yolculuğunda Penang’da mola veren Vecîh Efendi, mahallî Müslümanlarca coşkulu bir karşılama ile karşılandı. Vecîh Efendi, İstanbul’a döndüğünde Filipinler’e bir misyon için fon toplamak için umutlansa da, çetin ve çekişmeli geçen Balkan Savaşları halkın cebini boşaltmıştı ve daha da önemlisi daha büyük genel bir savaşın bulutları toplanmaya başlamıştı. Osmanlı Devleti’nin İttifak Devletleri ile Kasım 1914’te Birinci Dünyâ Savaşı’na katılması ile bu misyon son bulmuştu.

Mehmet Vecîh Efendi, Filipinler’e Osmanlı Devleti’nin tâyin ettiği bir vazîfeli olarak gitmiş, bu arada Kaçar Hânedânı’nın İran’daki son temsilcisi Ahmed Şâh da dâhil olmak üzere diğer İslâm hükümdârlarının da alâkasını çekmişti. Fakat bu alâkadar olanların içinde en öne çıkanı Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa idi. Yola çıkarken uğradığı Mısır’da kendisiyle görüşen Vecîh Efendi, dönüş yolculuğunda da tekrar Abbas Hilmi Paşa ile görüştü. Mısır Hıdiv’i, teknik olarak örtülü bir İngiliz himâyesi altında bir Osmanlı vasalıydı. Bununla birlikte Amerikalılar da Vecîh Efendi ile görüşmelerini yakından tâkip ettiler, Washingon’a rapor ettiler. Aynı zamanda Filipinler’de Vâli Harrison da bu görüşmeden haberdâr edildi. Vâli Harrison’a Hıdiv tarafından hediyeler ve fonlar verildiği, Filipinler’e öğretmenler ile birlikte dönerek modern bir İslâm propaganda merkezi açacağı iletildi. 

Osmanlı Devleti’nin I. Dünyâ Savaşı’na girmesiyle birlikte Vecîh Efendi yeni stratejiler aradı. Filistine’e geçerek, doğduğu yer Nâsıra’ya, âilesinin yanına döndü. Buna sebep ise sağlık durumunun giderek fenâlaşması olmuştu. Fakat yine de Amerika’ya gidip oradan Filipinli Müslümanlara yardım etme yollarını bulmanın çârelerini aradı. Nâsıra, dindar Hristiyanlar için bir mıknatıs gibiydi âdetâ, bu sebeple etkili Amerikalılar’a ulaşmak için bulunmaz bir yerdi. 

Vecîh Efendi’nin Filistin’de kaldığı süre içinde mahallî yazarların ve bir Rum gazetecinin onun hakkında yazdıkları, Türk kaynaklarına yansımamıştır. Birinci Dünyâ Savaşı’nın patlak verdiği yılların şartlarını ve de müttefik devletlerin kimlerle boy gösterdiğini dikkate alacak olursak, bu yazılanların doğruluğu tartışmaya açıktır. Bunlardan yazar Mansur’un aktardıklarına göre, Vecîh Efendi kısa süre içinde Nâsıra’da kısa süre içinde Filistinli Hristiyanları “Türk baskısı”ndan koruyan biri olarak tanındı. Aralık 1914’te Rusya ile işbirliği yapmakla suçlanan Acre Bölgesi’ndeki yedi Hristiyan’ın hapishâneden serbest bırakılmasını sağladı. Haziran 1915’in başında, bir Fransız savaş gemisinin kaptanıyla gizli anlaşma yapmakla suçlanan 126 Nâsıralı Hristiyan adına müdâhale etti. 1909’dan beri Hayfa’da El-Karmil Gazetesi’nin editörlüğünü yapan Yunan Ortodoks kökenli Necip Nassar kararlı bir anti siyonist ve muhafazakâr bir Arap milliyetçisinin savaş sırasında çektiği acıların kılık değiştirmiş “hayâlî” hesâbını yazdı. Daha sonra Nassar, Şeyh Vecîh’in gerçek olduğunu ve Birinci Dünyâ Savaşı’nda Türklerin zulmünü yumuşattığını vurguladı. Nassar’a göre Şeyh Vecîh, 1915’in başlarında Nâsıra’daki Hayfa yetkililerinde sığındığı sırada onu korudu ve saklanmasını tavsiye etti. Tasvîr-i Efkâr’da yayımlanan mektupları okuyanlar, Vecîh Efendi’nin misyonu ve kendisi hakkında gâyet olumlu düşüncelere dalarken Filistin ve yabancı kaynaklı hakkında yazılanların tam tersi bir yönde olması, ister istemez savaş yıllarının ağırlığını ve dost-düşman ilişkileirni yansıtyor düşüncesini doğuruyor. Fakat bu iyi niyet taşımayan kalemler, İngiliz Akademisi araştırmacılarının yazılarında referans olarak yer alırken, Tasvîr-i Efkâr’dan örnek alınmaması da düşündürücü.

Birinci Dünyâ Savaşı ve Amerika’ya Dönüş

Kasım 1914’te bütün dünyâyı saran I. Dünyâ Savaşı patlak verince Osmanlı Devleti’ni yönetenler Almanya’nın yanında yer alma kararı aldı. Osmanlı Devleti çok geçmeden 1914 Kasım ayı başında da kendini savaşın içinde buldu. Almanya’yı yönetenler Halîfe’nin İslâm Dünyâsı’nda etkili olduğuna ve bu konuda bir şeyler yapılmasına inanıyorlardı. Nitekim Almanya’nın isteği doğrultusunda Halife-Sultan Mehmed Reşad, 11 Kasım 1914’te cihâd îlân etti. Cihâdın İslâm dinini yaymaktan çok, İngiliz ve Fransız esâretinde bulunan Müslümanları esâretten kurtarmayı, Osmanlı Devleti’ni savunma gücünü artırmayı amaçladığı anlaşılıyordu. İstanbul’da alınan Cihâd karârı üzerine, 4. Ordu Komutanı Ahmet Cemâl Paşa’nın harekete geçtiği görüldü. Arşiv belgelerine göre Cemâl Paşa’nın, Uzak Doğu’da İngiliz sömürgelerindeki Müslümanlar üzerinde etki yaratabilecek, onları harekete geçirebilecek bir çözüm yolu arayışına girdiği ve kendisine isim olarak önerildiği anlaşılan “Filipinler Şeyhülislâm Vekîli” Mehmet Vecîh Efendi hakkında bilgi edinmeye çalıştığı anlaşılıyordu. Cemal Paşa’nın, bu amaçla 19 Nisan 1915 târihinde Kudüs’teki karargâhından Dahiliye Nezareti’ne bir telgraf çektiği ve Mehmet Vecîh Efendi hakkında bazı sorular sorduğu görülüyordu. Cemal Paşa’nın hakkında yaptığı soruşturma sonucuna Dâhiliye Nezâreti, Emniyet-i Umûmiye Müdürlüğü tarafından Vecîh Efendi hakkında olumlu cevap verildi. Cemal Paşa, onu yeniden Filipinler’e göndermek için çaba sarfedecektir. 

4 Haziran 1915’te Konsolos Glazebrook, İstanbul’daki büyükelçi Henry Morgenthau’ya Cemal Paşa’nın, majestelerinin Moro din öğretmeni olarak atadığı Filipinler Müftüsü’nün Filipinler’deki görevine dönerken Amerika’ya gitmesini istediği mesajını gönderdi. 

Cemâl Paşa yılmadan Vecîh Efendi’yi Nâsıra’dan Kudüs’e çağırdı ve ona bir Amerikan donanma gemisiyle yakında yola çıkmaya hazır olmasını söyledi. 14 Haziran’da Morgenthau, Beyrut’taki Amerikan Konsolosu’na Vecîh Efendi’nin yanındaki iki kişiyle donanma gemisi Tennessee’ye bineceklerini bildirdi. Tennessee’nin komutanı bu ulu şahsa nasıl davranması gerektiği konusunda âcîlen tâlîmat istedi. 17 Haziran’da Cemal Paşa, İstanbul’daki Dâhiliye Nezâreti’ne, Filipinler’in Şeyhülislâmı’nı Amerika üzerinden ve SS Amerikan savaş gemisiyle görevine geri göndereceğini bildirdi. 

Büyükelçi Morgenthau, 21 Haziran’da Washington’da bir oldu bitti yaratmaya çalışan Dış İşleri Bakanı’na telgraf çekti:

“Harbiye Nâzırı (Enver Paşa) ve Cemal Paşa’nın âcil talebi üzerine Filipinler Şeyhülislâmı Mehmet Vecîhi’yi Amerika Birleşik Devletleri’ne ulaştırmaya muvâfakat ettim. Hükûmetimizle Filipin Müslümanları’nın mes’eleleri üzerine görüşmek istiyor. Aynı izni iki görevli için de istiyorlar. Rızânızı şiddetle tavsiye ediyorum, çünki bir red, muhtemelen şu ânda Des Moines gemisinde İskenderiye ve Mersin’den götürülen birçok Amerikalı’nın Beyrut’tan ayrılmasını zorlaştıracaktır.”

Diğer iki yolcunun ilâvesi son dakikada olmuştu. Bunlardan birisi, Vecîh Efendi’nin şahsi işlerinde yardımcı olması için Filipinler’den yanında getirdiği Tâhir adında bir genç, diğeri de Beyrut Konsolosluğu NARA arşivlerinde yazılan bilgiye göre bir tercüman olabilirdi. Bu ikinci kişinin kim olduğu net olmamakla birlikte, Batılı kaynaklara göre Amerika’da Vecîh Efendi’nin işlerini ve Amerikalıları gözlemleyecek bir ajan, Cemal Paşa’nın ajanı da olabilirdi. Morgenthau Washington’ın cevâbını beklemedi. Aynı gün, 26 Haziran, Vecîh Efendi ve berâberindekiler Tennessee’de Amerika’ya doğru yol almaya başladılar. 29 Haziran’da Morgenthau’ya gelen cevapta Vecîh Efendi’nin seyâhatine müsaade etmeyin diyordu. Ancak artık çok geçti.

Osmanlı yetkililerinin Vecîh Efendi’nin Amerika’ya ve Filipinler’e gitmesi yönündeki arzûsunun arkasında çelişkili gündem maddeleri olduğundan kuşku duyuluyor. Bunların en gizli olanları ise, Asya’da şiddetli bir devrim için olabilecek plânlardı. Morgenthau’nun telgrafında, Vecîh Efendi’yi Amerika’ya göndermek için en önemli itici güç olarak, iktidardaki Osmanlı üçlüsünden biri olan Enver Paşa’dan bahsedilir. Enver Paşa’nın, özel harekât birimi Teşkilât-ı Mahsûsa vâsıtasıyla, müttefik güçlere ve özellikle İngiliz himâyesindeki Hindistan’a karşı islâmî isyanlar çıkarmayı düşündüğünden şüphe ediliyordu. Nitekim cihâd ilân edilmiş ve Dünyâ’nın her yerinde inaç düşmanlarına karşı kılıçla mücâdele çağrısı yapılmıştı. Teoride Müslümanlar, saldırılarını müttefik güçlerle sınırlandırmayı amaçladılar, ancak propaganda broşürleri genellikle Endonezya’daki Holanda gibi tarafsız güçler de dâhil olmak üzere bütün sömürgecilere karşı devrim çağrısında bulundu. İttihat ve Terakkî’nin üç mühim şahsiyetinden biri olan Mehmet Talât Paşa’nın konu ile ilgili düşüncelerini bilmemekle birlikte, üçlü birliğin dördüncü güçlü kişisi diye bilinen Halil Menteşe de Vecîh Efendi’yi destekleyip ona fon sağlıyordu. Vecîh Efendi’nin Amerika’ya vâsıl olmasına dâir bu satırlar, Filistinli yerel yazarlar arasındaki fikir birliğinin temelinde değerlendirilmiştir. Onlara göre, belki de Vecîh Efendi, Osmanlı plânlarının bir suç ortağı idi, ama ne derece suç ortağı olduğunu anlamak güçtü. Oysa Vecîh Efendi New York’a vardığında kendisiyle yapılan basın röportajında yalnızca yanan bir barış arzûsunu dile getirmiş ve “Filipinler’deki halkıma” sözünü kullanarak yalnızca Filipinler’e geri dönme isteğinden bahsetmişti.

Yine bahsedilen yazarlara göre, yabancı arşivlerde, Vecîh Efendi’nin fon elde etmek için çeşitli İttihat ve Terakkî plânlarını kabul etmiş olmasından bahsedilir. Oysa, Vecîh Efendi’nin maksadı, dâvâsını Amerika’daki en yüksek makamların önüne koymaktı yalnızca. 

Vecîh Efendi’nin Amerika seyâhati felâketle netîcelendi. Başkan Wilson’la tanışmak için giriştiği tüm teşebbüsler de hüsrâna uğradı. Benzer bir âkıbet, Filipinler’e resmî nakil için tekrarlanan taleplerinin başına da geldi. 

Mehmet Vecîh Efendi Amerika’ya ulaşmasına rağmen bir daha Filipinler’e gidemedi. 1915’in sonlarında böbrek rahatsızlığı yeniden nükseden Vecîh Efendi, 5 Mayıs 1916’da Richmond Virginia’da henüz 33 yaşında iken vefât etti. 

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan belgelere göre Mehmet Vecîh Efendi Amerika’da iken Nâsıra’da yaşayan âilesine ulaştırılmak üzere “üç kıt’a açık mektup ve bir kıt’a kağıt dolar” göndermişti. Bu para ve mektupların Beyrut Vâliliği aracılığıyla âilesine ulaştırılması için Selanik Başkonsolosluğu’nun, Dâhiliye Nezâreti’ne gönderdiği 15 Ağustos 1915 tarihli yazışmalar* dışında, hayatta olduğu süre içerisinde hakkında başka bir bilgiye rastlanmamaktadır. 

 

Devâm edecek…

Kaynaklar:

Clarence-Smith, W. G., ‘Middle Eastern Migrants in the Philippines: Entrepreneurs and Cultural Brokers’, Asian Journal of Science, 23:3 (2004), 425-57.

Clarence-Smith, W. G., Middle Eastern States and the Philippines under Early American Rule, 1898-1919, Proceedings of the British Academy, 199-219, The British Academy.

Çağrı Erhan, ‘Main Trends in Ottoman-American Relations’, in M. Aydın and Ç. Erhan (eds), Turkish-American Relations: Past, Present and Future (London, 2004), pp.8,24 (n.20). 

Gowing P. G., Mandate in Moorland: The American Government of Muslim Filipinos, 1899-1920 (Quezon City, 1983). 

Mansur, A., Tarikh al-Nasara, min aqdam ayyamina al-hadira (Nazareth, 1984).

 

Arşiv ve Gazeteler:

*BOA, DH.KMS, 34/24, H.13.11.1333

NARA, Archives-II, RG 84, Beirut Consulate, 1915, Vol. 187, 833, H. Morgenthau to American Consulate Beirut, 21 June 1915.

NARA, Archives-II, RG 84, Jerusalem Consulate, 1915, Vol. 72,830-154, Morgethau to Consul Jerusalem, 5 June 1915, and Glazerbrook to Djemal Pasha, 7 June 1915.

Nassar, N., Riwayat, Muflih al-Ghassani (Nazareth, 1981).

New York Times, New York, 13 Aug. 1915.

Tasvîr-i Efkâr, 6 Mayıs 1913  

Tasvîr-i Efkâr, 9 Mayıs, 1914.

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: