17 Ocak 2022

            Tasavvuf üstüne pek çok söz söylenmiştir. Onun lehinde ve aleyhinde sarf edilenleri bir araya getirmeye kişi kudreti kâfî gelmez. Ancak, bu leh ve aleyh edâlarından çıkan bir netîce vardır ki, İslâm Âlemi’nin onulmaz yarası hâline gelmiştir. Şer’î bakış ile tasavvuf, çoğu kere rakîb mevkilerde yer almışlardır. Nesîmî ve Hallâc-ı Mansûr gibi mazlûmlar, şer’î hükümlerle darağacına çıkarılmışlardır. Bu rekâbet ve hesaplaşmada haksız veyâ suçlu aramak yerine, tasavvuf ile şerîatı asgarî müştereklerde birleştirmek, hayrın kapılarını açacaktır. Bu birleşme işini, yâni sûfîlikle şer’î duruşu şahsına ve bedenine rabteden hürmetlilerin sayısı hiç de az değildir. Mevlânâ, Yûnus Emre ve Akşemseddin, bu vâdînin bayrakdârı görünüyorlar.

Hallâc-ı Mansûr’un, tamâmen tasavvufî fikir ve endîşelerle, gönül çeşmesinden akıttığı

“Ene’l-Hakk!”[1]

söz damlaları, şerîat mahkemesinde îdâm cezâsına çarptırılmış, bu cezâ, Bağdad’da Mansûr’un derisi yüzülerek infâz edilmişti.

            Yûnus Emre, Mansûr’a sâhip çıkarken, gönül iklîmindeki şerîat güllerini aslâ soldurmuyor, onlara Allâh sevgisi ile can suyu veriyordu:

            “Vahdetin şarâbından bir cür’a nûş edeyin

            Ene’l-Hakk çağıruban dâra gireyin Mevlâ”[2]

            İstanbul’un mânevî fâtihi olarak yâd edilen Akşemseddin, tasavvuf ile şerîatı şahsında eritmiş ve onlara çok sağlam bir üçüncü arkadaş ilâve etmiştir. Onun ortaya koyduğu bu üçüncü unsur ilimdir ve bilhassa tıb sâhâsında Kutup Yıldızı gibi parlak bir mevkidedir. Akşemseddin adını ona, Hacı Bayrâm-ı Velî vermiştir. Daha evvel Şemseddin Muhammed diye bilinirken, Ankara’da Hacı Bayrâm-ı Velî’nin dergâhında riyâzete, yâni çileye girmiş, yedi günde bir sâdece sirke içerek, nefsini köreltmiştir. Bu çile vaktini, iyice zayıflayarak ve bedeni küçülerek tamamlayan Şemseddin Muhammed’in, çileden çıktığı sırada, yüzü daha bir aklaşmış, nûrânî bir görünüşe bürünmüştür. İşte bu nûrlu yüze bakan Hacı Bayrâm-ı Velî, ona “Akşemseddin” diye hitâb etmiştir. Bundan sonra, onun adı hep bu şekilde anılmıştır. Günümüzde, biz de ona Hacı Bayrâm-ı Velî’nin diliyle, Akşemseddin diye yöneliyoruz.

            Akşemseddin, Hacı Bayrâm-ı Velî’ye mürîd olmadan önce, bütün İslâm Âlemi’nin adını bildiği büyük bir hoca ve dahî âlim idi. Kur’ân, hadîs, fıkıh, kelâm, tefsîr gibi dînî ilimleri hakkıyla bilen ve öğreten Akşemseddin, bunların yanı sıra, tabâbet sâhasında da fevkalâde hâzık[3] bir hekim olarak biliniyordu. Daha da ötesi, mikrop denilen gözle görülmeyen canlıları Dünyâ tıp târîhinde ilk kez fark eden kişi, odur.

            Bunca ilim tahsîline ve şöhrete rağmen, zâhirden bâtına yelken açan Akşemseddin, aradığı gönül şavkımasını Hacı Bayrâm-ı Velî’nin dergâhında buldu ve hikmet deryâsına daldı. Onun, şerîat ile arası hiç açılmadı, tasavvuf bahçesinin has gülü olmayı, kerâmet ve velâyetleriyle[4] hak etti. İlimdeki sağlam yeri, aslâ zaafa uğramadı. Bugünlerde Akşemseddin’i hatırlamak, hatırlayanlara çok zengin ikrâmlarda bulunacaktır..

Dipnotlar

[1] ene’l-Hakk: ben Hakk’ım [Hallâc-ı Mansûr’un vecd hâlinde söylediği ve dâra çekilmesine sebeb olan meşhûr söz / Türk edebiyâtında vahdet görüşünün ve taşkın cezbenin ifâdesi.].

[2] “Vahdetin şarâbından bir yudum içeyim / Ben Hakk’ım diye çağırıp (Mansûr gibi) darağacına çıkarılayım Mevlâ”

[3] hâzık: usta, mahâretli [bilhsassa hekimler için kullanılır.].

[4] velâyet (vilâyet): kulun Hakk’a yakınlığı ve Hakk’ın kulu, kulun Hakk’ı dost edinmesi durumu, velî olma, velîlik, ermişlik.

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden