4 Ekim 2022

            Tasavvuf üstüne pek çok söz söylenmiştir. Onun lehinde ve aleyhinde sarf edilenleri bir araya getirmeye kişi kudreti kâfî gelmez. Ancak, bu leh ve aleyh edâlarından çıkan bir netîce vardır ki, İslâm Âlemi’nin onulmaz yarası hâline gelmiştir. Şer’î bakış ile tasavvuf, çoğu kere rakîb mevkilerde yer almışlardır. Nesîmî ve Hallâc-ı Mansûr gibi mazlûmlar, şer’î hükümlerle darağacına çıkarılmışlardır. Bu rekâbet ve hesaplaşmada haksız veyâ suçlu aramak yerine, tasavvuf ile şerîatı asgarî müştereklerde birleştirmek, hayrın kapılarını açacaktır. Bu birleşme işini, yâni sûfîlikle şer’î duruşu şahsına ve bedenine rabteden hürmetlilerin sayısı hiç de az değildir. Mevlânâ, Yûnus Emre ve Akşemseddin, bu vâdînin bayrakdârı görünüyorlar.

Hallâc-ı Mansûr’un, tamâmen tasavvufî fikir ve endîşelerle, gönül çeşmesinden akıttığı

“Ene’l-Hakk!”[1]

söz damlaları, şerîat mahkemesinde îdâm cezâsına çarptırılmış, bu cezâ, Bağdad’da Mansûr’un derisi yüzülerek infâz edilmişti.

            Yûnus Emre, Mansûr’a sâhip çıkarken, gönül iklîmindeki şerîat güllerini aslâ soldurmuyor, onlara Allâh sevgisi ile can suyu veriyordu:

            “Vahdetin şarâbından bir cür’a nûş edeyin

            Ene’l-Hakk çağıruban dâra gireyin Mevlâ”[2]

            İstanbul’un mânevî fâtihi olarak yâd edilen Akşemseddin, tasavvuf ile şerîatı şahsında eritmiş ve onlara çok sağlam bir üçüncü arkadaş ilâve etmiştir. Onun ortaya koyduğu bu üçüncü unsur ilimdir ve bilhassa tıb sâhâsında Kutup Yıldızı gibi parlak bir mevkidedir. Akşemseddin adını ona, Hacı Bayrâm-ı Velî vermiştir. Daha evvel Şemseddin Muhammed diye bilinirken, Ankara’da Hacı Bayrâm-ı Velî’nin dergâhında riyâzete, yâni çileye girmiş, yedi günde bir sâdece sirke içerek, nefsini köreltmiştir. Bu çile vaktini, iyice zayıflayarak ve bedeni küçülerek tamamlayan Şemseddin Muhammed’in, çileden çıktığı sırada, yüzü daha bir aklaşmış, nûrânî bir görünüşe bürünmüştür. İşte bu nûrlu yüze bakan Hacı Bayrâm-ı Velî, ona “Akşemseddin” diye hitâb etmiştir. Bundan sonra, onun adı hep bu şekilde anılmıştır. Günümüzde, biz de ona Hacı Bayrâm-ı Velî’nin diliyle, Akşemseddin diye yöneliyoruz.

            Akşemseddin, Hacı Bayrâm-ı Velî’ye mürîd olmadan önce, bütün İslâm Âlemi’nin adını bildiği büyük bir hoca ve dahî âlim idi. Kur’ân, hadîs, fıkıh, kelâm, tefsîr gibi dînî ilimleri hakkıyla bilen ve öğreten Akşemseddin, bunların yanı sıra, tabâbet sâhasında da fevkalâde hâzık[3] bir hekim olarak biliniyordu. Daha da ötesi, mikrop denilen gözle görülmeyen canlıları Dünyâ tıp târîhinde ilk kez fark eden kişi, odur.

            Bunca ilim tahsîline ve şöhrete rağmen, zâhirden bâtına yelken açan Akşemseddin, aradığı gönül şavkımasını Hacı Bayrâm-ı Velî’nin dergâhında buldu ve hikmet deryâsına daldı. Onun, şerîat ile arası hiç açılmadı, tasavvuf bahçesinin has gülü olmayı, kerâmet ve velâyetleriyle[4] hak etti. İlimdeki sağlam yeri, aslâ zaafa uğramadı. Bugünlerde Akşemseddin’i hatırlamak, hatırlayanlara çok zengin ikrâmlarda bulunacaktır..

Dipnotlar

[1] ene’l-Hakk: ben Hakk’ım [Hallâc-ı Mansûr’un vecd hâlinde söylediği ve dâra çekilmesine sebeb olan meşhûr söz / Türk edebiyâtında vahdet görüşünün ve taşkın cezbenin ifâdesi.].

[2] “Vahdetin şarâbından bir yudum içeyim / Ben Hakk’ım diye çağırıp (Mansûr gibi) darağacına çıkarılayım Mevlâ”

[3] hâzık: usta, mahâretli [bilhsassa hekimler için kullanılır.].

[4] velâyet (vilâyet): kulun Hakk’a yakınlığı ve Hakk’ın kulu, kulun Hakk’ı dost edinmesi durumu, velî olma, velîlik, ermişlik.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: