17 Ağustos 2022

Kemâlpaşazâde’nin, Yavuz Sultan Selîm Hân’ın vefâtı dolayısıyla yazdığı mersiyesinde, asırlardır Türk milletinin dilinden düşmeyen şu beyit, yirmi dört âyâr altın kıymet ve parlaklığında duruyor:

“Şems-i asr idi asırda Şems’in

Zıllı memdûd olur zamânı kasîr.”[1]

Aynı zamânda çok büyük bir âlim olan Kemâlpaşazâde, bu beyitinde, Yavuz Sultan Selîm Hân’ın devrini İkindi Güneşi’ne benzetiyor. İkindi, günün gölgesi en uzun, fakat süresi en kısa vaktidir. İkindi çağında, şâyet hava açık ve Güneş görünüyor ise, canlı ve cansız her varlığın, her cisim ve eşyânın gölgeleri uzar gider. Yolda yürüyen bir kişi, ikindi deminde ise, kendi gölgesinin boyuna yetişemez.

Kemâlpaşazâde, Yavuz Sultan Selîm Hân’ın çok yakınında bulunmuş, onun askerî seferlerine bizzat iştirâk etmiş bir ilmiyye mensûbudur. Yavuz Sultan Selîm’in kazaskeri olan Kemâlpaşazâde, Kaanunî Sultan Süleyman Hân’ın saltanatında Şeyhülislâmlık Makâmı’na oturacaktır. Mısır Seferi dönüşünde, zemîni çamurlu bir arâziden geçilirken, Kemâlpaşazâde’nin atının ayağından sıçrayan çamurlar, çok yakınındaki Pâdişâh’ın kaftanına yapışırlar. Pek hiddetli ve şiddetli bir mizâca sâhip olan Yavuz Sultan Selîm’in, Kemâlpaşazâde’ye, ağır bir cezâ vereceğini bekleyenler, Pâdişâh’ın yumuşak ve takdîrkâr sözleri karşısında şaşırıp kalırlar:

“Üzülmeyiniz! Sizin gibi bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamurlar, bizim kaftanımıza süstür, ziynettir. Vasiyetmdir, bu kaftanı yıkayıp temizlemeyiniz. Vefâtımda, onu bu çamurlu hâliyle sandukamın üstüne örtünüz.”

İstanbul’da, Yavuz Selîm Câmii’nin hazîresinde bulunan türbesinde ebedî uykusunu uyuyan şânlı Cihângîr Yavuz Sultan Selîm Hân’ın sandukası üstünde, bu çamurlu kaftan hâlâ serili duruyor. Bu satırların âciz yazıcısı, o türbeyi son ziyâretinde, bahsi geçen kaftanın, yıpranan yerlerinin tâmiri için, terzihâneye gönderildiğini öğrenmiş idi.

İlme ve âlime böylesine yüce bir yerden bakan Yavuz Sultan Selîm Hân, Mısır Seferi’nden İstanbul’a dönüşünde, devlet hazînesi ağzına kadar altınla dolmuştu. Zîrâ bu sefer, pek bereketli ve zaferlerle dolu bir seferdi. Yavuz Sultan selîm Hân, altınla dolu bu hazîneyi, kendi adı yazılı olan mühürle mühürletmiş ve yanındaki devlet erkânına şöyle demişti:

“Benden sonra gelen haleflerim, bu hazîneyi, hep böyle altınla doldururlarsa, onu benim mührümle mühürlemeye devâm etsinler. Buraya, altın dışında bir mâden girerse, zinhâr, benim mührümü kullanmasınlar.”

Bu Yavuz vasiyetinde ve nasîhatinde, iç içe girmiş ve altın parlaklığında devlet umdeleri vardır. Altının bahşettiği mâlî kudretten, devletin devâmlılığına ve ataya lâyık evlâd olmaya kadar, sayılamayacak fazîleti, koca Türk, iki kısa cümleye sığdırmıştır. Kemâlpaşazâde, çok haklıdır. O, kısa vakte çok iş sığdırmanın parlayan dehâsı ve üstâdıdır..

[1] “(Yavuz Sultan Selîm Hân’ın saltanatı) İkindi Güneşi gibiydi. İkindi Güneşi’nin gölgesi uzun olur, lâkin zamânı kısadır.”

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: