25 Temmuz 2021

 “Kim yaratıcı ise işte Allâh O’dur.”

Görülen görülmeyen, bilinen bilinmeyen, tüm mevcudâtı varlık sahnesine çıkaran Zât kim ise Allâh O’dur. Gizli bir hazînenin bilinmek isteyişinden bu varlık hayat bulmuştur. Hiç yoktan onlara varlık vermiş, varlığından haberdar etmiştir.

Varlık mes’elesi üzerinde pek çok felsefeler yapılmıştır. Ancak bunlar varlığı varlık sâhibinden âdetâ kaçırmaya çalışmışlardır. Halbuki gerçekte yaratan kim ise, bu varlığın hakiki sâhibi O’dur. Başka yaratıcı olmadığından O’ndan başka ilâh da yoktur. Bu bakımdan yaratma mefhûmu Kur’ân-ı Kerîm’de Allâh’ı (c.c.) tanıtıcı en bâriz unsurdur. Diğer tanıtıcı unsurlar arasında nirengi noktasını teşkil eder, diyebiliriz.

Varlık âleminde bulunan her şeye Allah Teâlâ, vücûd vermiş ve ona yol göstermiştir. Her şeye tabiî, fıtrî görevlerini öğretmiş, fıtrî ilhamlar vermiş, yollarını göstermiştir. Yalnız yaratıp ortada bırakmamış; her şeyin gerçek Rabbi olan Allah (c.c.), her şeye şâmil merhametinden onlara hidâyet vermiştir. Çocuğa annesinden doğar doğmaz annesini emmeyi, ördek yavrusuna yumurtadan çıkar çıkmaz yüzmeyi öğretmesi, bin bir türlü yaradılışla yaratılan mahlûkâtına bin bir şekilde ilhâm vermesi, arı beyinin arıları, karıncaların reisinin onları idâresi ve uzak mesafelerden yuvalarını, kovanlarını bulabilmelerini öğretmesi ve insanlara hak ve bâtıl yollarını göstermesi hep O’nun gerçek Rab, İlâh ve Allah (c.c.) oluşundandır.

Her şeye varlık veren, yollarını gösteren kim ise, işte hakiki-gerçek ilâh O’dur. Atomları yaratan, elmayı yaratan, bir çekirdeği yaratan kim ise, güneş sistemini, yedi semâyı, muazzam galaksileri, genişleyen kâinatı yaratan=yoktan vâr eden, varlık sahasına çıkaran da O’dur. O halde hiçbir şey yaratamayanların ulûhiyyet iddiası ve hiçbir şey yaratamayan nesnelere ulûhiyyet nisbet edilmesi sahtedir, bâtıldır, boştur. Demek ki Cenâb-ı Hakk’ı tanıtıcı en baş vâsıf yaratma=vâr etme kavramıdır.

“İşte Rabbiniz Allah budur, her şeyin yaratıcısıdır. O’ndan başka ilâh yoktur. Nasıl da (îmândan) çevriliyorsunuz?” (Mü’min, 40/62) “Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeyin yöneticisidir.” (Zümer, 39/62) “Rabbiniz Allah işte budur, O’ndan başka ilâh yoktur. (O) her şeyin yaratıcısıdır O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.” (En’âm, 6/102) Varlığı vâr eden elbette onların hayat projelerini, programlarını, yollarını da çizmiştir. Hayâtın O’nun ölçüleriyle yürütülmesinden daha tabii ve daha mâkul bir şey olamaz.

Allah Teâlâ her şeyi yaratmakla birlikte, yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır: “O’dur ki her şeyin yaratılışını güzel yaptı…” (Secde 32/7) “Sizi şekillendirdi, şekillerinizi de güzel yaptı…” (Mü’min,40/64) “Gökleri ve yeri hak ile (yüce hikmetle) yarattı. Sizi şekillendirdi, şekillerinizi güzel yaptı. Dönüş O’nadır.” (Teğâbün, 64/3) Her varlığı ve her varlığın âzâlarını (organlarını) hikmeti gereğince görecekleri vazifeye elverişli yaratmıştır. Her organı yerli yerine koyup yerleştirmiştir.

Hep bir hikmet ile yaratmıştır. Yaratmasında bir kusur, bir bozukluk yoktur. “… Rahmân’ın yaratmasında bir aykırılık, uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bak, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü iki kez daha çevir (bak). Göz (aradığı bozukluğu bulamaz), hor, hakir ve bitkin, (bir bozukluk görmekten) ümidini kesmiş bir halde sana döner.” (Mülk, 67/3,4) Güzellik dereceleri değişik olsa bile bütün yaratıklar güzeldir. İşte âlemlerin yaratıcısı olan Allah (c.c.), böylesine güzel yaratandır. “İnnallâhe cemîlün yuhubbûl cemâl” “Allah güzeldir. Güzeli-güzelliği sever.”

“Yaratma bir kere olup bitmiş değil, devamlıdır.”

Yaratıcılık yüce Allâh’ın sıfatıdır. O’nun yaratıcılık sıfatı elbette tecelli edecektir. Yüce Allâh sadece Hâlik= Yaratıcı değil, aynı zamanda Hallâk’tır. Yâni devamlı ve tekerrür hâlinde, mübâlağalı bir şekilde yaratır. Yaratma Allah Teâlâ’nın işidir. Yaratıcılık O’ndan ayrılmaz bir vasıftır.

El-Hallâk’tır, mutlak mânâda yaratıcıdır; Yaratıcı deyince akla O gelir. Yaratıcılık O’nun Zâtına mahsustur. O, yoktan vâr ettiği gibi, yarattığı şeylerden başka başka şeyler de yaratır. Yaratması bir defa olup bitmiş değildir. Dilediği zaman, dilediğini dilediği şekilde yaratır ve yaratmaktadır. Bunlar Hâlik ve Hallâk isminin delâletinden anlaşılmaktadır.

“Görmediler mi, Allah nasıl yaratmayı başlatıyor, sonra onu iâde ediyor (dönüp yeniden yapıyor).

Bu Allâh’a göre kolaydır.” (Ankebût, 29/19) Bu âyette öldükten sonra tekrar dirilmeye işâret edildiği gibi, yaratmanın her an tazelenmekte olduğuna, ölen canlıların yerine aralıksız olarak yenilerinin yaratıldığına işâret edilmektedir. Neml sûresi 64. âyet ve Yûnûs sûresi 4. âyetlerde olduğu gibi. Allah Teâlâ tekrar tekrar yaratır. Öldükten sonra diriltmeyi de böyle bir yaratma olarak yapacaktır.

İrâdesi hiçbir kayda bağlı olmayan Allah (c.c), dilediği zaman hikmeti iktizâsınca (kün) “ol”  emri ile yaratmaktadır. Nitekim “Allâh’ın kelimeleri tükenmez.” “De ki: Rabbimin sözlerini (yazmak) için deniz mürekkeb olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden deniz tükenir. Yardım için bir o kadarını daha getirsek (yine) yetmez.” (Kehf,18/109) Ayrıca, Lokman sûresi 27. âyete de bakınız. Bu âyetlerde Allâh’ın kelimeleri, Allâh’ın ilm-i ilâhîsi ve gerçekleri demek olduğu gibi, yaratması ve yarattığı şeyler bitmez mânâsına da alınabilir. Çünkü varlığa sebep olan (kün) “ol” lafzı da Allah Teâlâ’nın bir kelimesidir.

Allah Teâlâ görülmeyen varlıkları, mücerred nesneleri, ölümü, dirimi, melekleri, cinleri ve daha bilmediğimiz nice şeyleri yaratmıştır. Gökleri, yerleri ve bu ikisi arasında bulunan canlı cansız her şeyi ve bunların en ince cihazlarını yaratan Allah'tır. Şu halde Allah (c.c) mutlak vâr edendir, yaratıcıdır. El-Hallâk'tır. Her şey O'nun yaratığıdır. O halde yaratıklara düşen ihtiyârî veyâ ıztırârî olarak, yaratıcısını tanımak ve O'nu yüceltmektir.

Görünmeyen Varlıkların Yaratılması

Bu başlık altında genel olarak insanların göremediği melekleri, cinleri, mücerred kavramlar sayılabilecek hayâtın ve ölümün yaratılmasını kısaca ele alacağız.

  1. Meleklerin ve cinlerin yaratılması

Meleklerin yaratılışları hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de açık bir beyan yoktur. Ancak, meleklerin nûrdan yaratıldıklarını bildiren hadisler vardır. (Müslim, Zühd, H.No:67: İbn Kesir, C,2, S.550) Fakat Kur'ân'da müşriklerin, meleklerin dişi olduğuna dâir iddialarını reddeden âyetler vardır. (Meselâ, Sâffât, 37/149. âyet ile Zuhruf, 43/19. âyetlere bakınız.)

Cinlerin yaratılışı Kur'ân'da çokça geçen bir husustur. Melekler gibi, cinler de insanlardan önce yaratılmışlardır: "Cinne de gelince, onu da (insandan) daha önce, (vücûdun gözeneklerine) nüfûz eden çok sıcak ateşten yarattık." (Hicr, 15/27) Cinlerin ateşten yaratıldıkları pek çok âyetle bildirilmektedir. Ateşin çeşitli durumları dahi bildirilmektedir. Bu konuda bir diğer âyet-i kerîme de er-Rahmân sûresinin 15. âyetidir: "Cinni de hâlis ateşten yarattı." (55/15) (Bu konuda şu âyetleri de mütâlaa etmelidir: En'âm, 6/100: A'raf, 7/12,179: Kehf, 18/50: Sâd, 38/76: Zâriyat, 51/56)

Bu îzahlardan anlaşıldığına göre, Allah Teâlâ cinleri (rivâyet ve tefsirlere göre) dumansız en ince mesammâta nüfûz edebilecek yalın ateşten yaratmıştır. Cinler X ışınları gibi maddeden geçebilen, çeşitli şekillere temessül edebilen, şuurlu, Allah Teâlâ'nın insanlar gibi mes'ul kıldığı varlıklardır. Mükelleftirler, erkeklikleri, dişilikleri vardır. Tenâsül yolu ile ürerler. Ateşten yaratılmış olmalarına rağmen hayat sâhibi bir mâhiyette halk edilmişlerdir. Tıpkı insanların topraktan yaratılıp hayat sâhibi bir varlık haline getirildiği gibi.

  1. Ölümün ve hayâtın yaratılması

Allah Teâlâ ölümü ve hayâtı yaratmıştır. "O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayâtı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır." (Mülk, 67/2) Demek ki ölüm ve dirim insanların imtihan edilmeleri için bir vesîle olmak üzere yaratılmıştır. Hayâtın yaratılması herkes tarafından kolayca anlaşılabileceği halde, ölümün nasıl bir yaratma olarak tavsif edilebileceği açıklanmaya ihtiyaç duyan bir husustur. Halk, takdir ve icad eylemek mânâlarına geldiğine göre, bu fiili burada takdir mânâsına alanlar olmuştur. (Beydavî Tefsiri, c.2, s.489)

Ancak Ehl-i Sünnet'in çoğunluğu, ölümün sırf yokluktan ibâret ademî bir iş olmayıp hayat gibi bir varlığı hâiz, vücûdî bir iş, varlığı bulunan bir hâdise olduğuna kâil olmuşlardır. Yâni, ölüm ile hayâtın tekâbülünün, yoklukla varlık gibi değil, hareketle sükûn, birleşme ve ayrılma, kalkmakla yatmak, açıklıkla gizlilik, gelişle gidiş, acı ile tatlı gibi bir tezat karşılığı kabîlinden olması gerekeceğini söylemişlerdir.

Ölen, hayattan, varlıktan büsbütün alâkası kesilerek yok olup gitmiyor. Ömrünün neticesine göre iyi veyâ kötü veyâ karışık bir şekilde diğer bir doğuma sevk edilerek acı veyâ tatlı diğer bir hayatta yüksek veyâ âdi bir mevki almak üzere, ilk önce yaratan varlığa doğru başka bir âleme dönüyor. (Elmalılı, c.7, s.5156)

Şu halde ölüm ebedî bir yokluğa gömülme, kaybolup gitme hâdisesi değildir. Kur'ân'daki ikili anlatım sisteminin bir tezâhür şeklidir. Benzer-benzemez, rûh-beden, dünyâ-âhiret, hayır-şer, cennet-cehennem gibi hayat ve ölüm de birbirinin tekâbülüdür. Bundan dolayı Ehl-i Sünnet'in çoğunluğunun dediği gibi, ölüm vücûdî bir emirdir, bir yaratma konusudur ve bir nîmettir.

Katâde (r.a)'den bir rivâyet "Allah âdemoğlunu ölümle zelil etmiştir. Dünyâyı yaşama ve yok olma yurdu, âhireti de karşılık görme ve bekâ yurdu yapmıştır" şeklinde gelir. (Taberî Târihi, c.29, s.1)

  1. Görünen Kâinâtın Yaradılışı

Görünen kâinattan maksâdımız, görebildiğimiz varlık âlemi ve üzerinde bulunanlardır. Gökler ve yeryüzü, bunlar arasında ve bunların üzerinde bulunan, görünen ve müşâhede edilen şeyler ve Kur'ân'da yaradılışından bahsedilen nesneler görünen kâinatın yaradılışı adı altında özetleyeceğimiz konuları teşkil edecektir.

Göklerin yaradılışı hakkında Kur'ân'da ifâdeler, bâzen yerlerin yaratılışı ile berâber kullanılmıştır. Ve pek çok âyet-i kerîme vardır bu konuda. Biz sâdece örnek olması için bir ikisine işâretle yetinmek durumundayız.

Şu âyetler de göklerin yaratılışı, "haleka" fiili ve müştakları ile, (meselâ halk; yaratılış, isim şekliyle) ifâde buyruluyor. (Bakara, 2/164: Sâd, 38/27: Enbiyâ, 21/4: devâmı için Veli Ulutürk, Kur'ân-ı Kerîm'de Yaratma Kavramı, S,73...'e bakınız) "Bedi'u-s- Semâvâti ve'lard" (Gökleri ve yeri yoktan vâr eden). "Fâtara", "Ceale", "Rae'a", "Zeyyene", "Kadâ", "Kâme" fiili ile (Rûm, 30/25) göklerin, Allâh'ın emri ile düşmeden durması bu âyette beyan buyrulur...

Görülüyor ki göklerin yaratılışı konusunda çok çeşitli ifâdeler kullanılmıştır. Bunlar, göklerin yoktan vâr edilmesini açıkladığı gibi, yedi kat hâlinde tesviyesini, süslenmesini ve bugünkü şeklini alıncaya kadar geçirdiği safhaları ifâde eden tâbirlerdir. Üzerimizdeki gök kubbe, mâvi semâ, akıllara durgunluk verecek engin fezâ, her aklı başında olanı düşündürmüştür, düşündürmelidir. Bunlar boş yere yaratılmamıştır.

Yeryüzünün yaratılması konusunda kullanılan tâbirler

Yerkürenin yaratılması konusunda en çok kullanılan madde "halk" kökü ve müştaklarıdır. Halk, mutlak olarak yaratılmak anlamını ifâde ediyor. Bunlardan bir kısmı göklerle birlikte zikredilmiştir. (Birkaç örnek alalım: En'âm, 6/1,73: A'raf, 7/54: Tevbe, 9/37: ve diğerleri. Pek çok âyet-i kerîme vardır. Aynı kaynak, S,102-118'e bakınız).

Pek çok âyet-i kerîme, bütün bu kâinatın gerçek bir maksatla, bir hikmetle yaratıldığını ifâde eder. Elbette koca koca dünyalar, bu uçsuz bucaksız fezâda boşu boşuna, kurulmuş bir saat gibi mânâsız yere dönmüyorlar. "Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sâhibleri için ibret verici deliller vardır." (Âl-i İmrân, 3/190) Bu âyetlerde göklerdeki, yerdeki, gece ve gündüzün değişmesindeki ilimi hikmetleri ve sırları kavramak gâyesi bulunduğu gibi, tabiî ilimlerle gök ilimlerini araştırmaya da teşvik vardır. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz ise: "Vay bunu (âyeti) çeneleri arasında çiğneyip de bunun hakkında düşünmeyenlere" buyurmuştur.

A'raf, 7/54. âyetinde: "... (O) geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter..." buyrulur. Rus kozmonotu Yuri Gagarin, bu âyetteki "hasîsen" kelimesini tefsir ettiğini bilmeyerek şöyle demişti: "Dünyânın hem kendi ekseni, hem de güneş çevresinde dönmesi neticesinde yerküre sathında ışık ile karanlığın müthiş bir sür'atle birbirini tâkib ettiğini gördüm." (Kur'ân Işığında Kâinat ve Göklerin Fethi, S.73) Gece ile gündüzün değişmesine ne büyük olaylar sebeb oluyor. Koca koca cisimler ne büyük sür'atle hareket ediyorlar. Elbette düşünenler için bunda büyük ve pek çok ibretler vardır. Bunu ancak îmân ile, bilenler anlar. Nitekim Allah Teâlâ buyuruyor ki: "Görmediler mi? Biz geceyi, içinde istirahat etmeleri için yarattık. Gündüzü de aydınlık yaptık. Şüphesiz bunda inanan bir kavim için âyetler vardır." (Neml, 27/86)

“Biz onlara ufuklarda ve kendi canlarında âyetlerimizi göstereceğiz…” (Fussilet,41/53) Ufuklarda demek dünyânın çeşitli bölgelerinde demek olduğu gibi, fezânın çeşitli mıntıkalarında anlamına da gelebilir. “Gökleri ve yeri hak ve hikmetle yaratan O’dur.” (En’âm,6/73) Aynı meâlde şu âyetler de göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların boş yere değil, gerçek bir maksatla yaratıldığını ifâde eder: Câsiye,45/22: Ahkâf,46/3: Ankebut,29/44: Zümer,39/5: Enbiyâ,12/16 ve diğer âyetler. (bkz:aynı eser, s.120)

Şeyh Sâdî’nin (k.s) dediği gibi: “Bulut, rüzgâr, ay, güneş, felek hepsi senin için çalışıyorlar; sen eline bir ekmek geçirebilesin ve onu da gafletle yemeyesin.” Şu muazzam kâinat, işte bu gerçek maksad için kurulmuştur. Hazırlık yeri bu kadar muazzam olan âhiret âleminin kendisi nasıldır? Bunu ancak Allah bilir. (Veli Ulutürk, Kur'ân-ı Kerîm’de Yaratma Kavramı, s.67,120)

 

Bu yazarın diğer makaleleri