4 Ekim 2022

            Dil, canlı vir varlıktır. Rahmetli Muharrem Ergin Hoca, ömrünü bu hakîkat uğruna harcadı. Azîz rûhu şâd olsun. Bütün canlı varlıklar gibi, dil de doğar, büyür, gelişir. Dilin ömrüne biçilecek endâze, onu konuşan insanların himmetine, gayretine, dikkatine bağlıdır. Eskilerin lisâniyât dedikleri filoloji, en kadîm devirlerden başlayarak, Yeryüzü’nde konuşulmuş dillerin geçmişini ve bugününü inceleyen bir ilim koludur. Filologların ortaya koyduğu nice dil vardır ki, bugün o dilleri kimse komuşmamakta, o dil ile kimse yazmamaktadır. Tıpkı coğrafya ve jeolojinin peşine düştüğü fosiller gibi, bu diller ölü muâmelesi görmektedir. Şu hâlde, dilin canlı bir varlık oluşu, onun ölüm hakîkatinin görülmesiyle bir kez daha anlaşılmaktadır. Çünkü, ölüm, canlı varlıklara mahsûs bir hâldir.

            Bir dilin uzun ömürlü ve zengin olması, o dilin sâhibi olan milletin karakterine, vasıflarına bağlıdır. Bu açıdan baktığımızda, Türkçenin zenginliği ve ömür uzunluğu Türk milletinin kaderine yaslanmıştır. Türk milleti, terdddüdsüz şekilde, Dünyâ’nın en kıdemli milletidir ve yine eşi ve benzeri olmayacak bir coğrafyaya yayılmıştır. Türk târîhini araştırıp inceleyen Batılı âlimlere “müsteşrik” diyoruz. “Türkolog” kelimesi de, aynı mânâyı karşılıyor. Bu müsteşriklere göre, bir kişi, Baltık Denizi’nin doğu sâhillerinden yola çıkıp hep doğuya giderek Japon Denizi’ne varsa, yol boyunca Türkçe konuşarak, her yerde, herkesle anlaşabilir. Bahsi geçen coğrafya, boydan boya Türk Yurdu’dur. Kaldı ki, kuzey-güney istikaametinde de benzer bir Türkçe sâhası bulunmaktadır.

            Bir dilin zenginliği, konuşulan ve yazılan kelime sayısı ile ölçülür. O dilin bir başka zenginlik sebebi, küçük telâffuz farkları ile farklı diyârlarda konuşulup yazılmasıdır. Bu farklılıklar ağız, şîve, lehçe gibi isimlerle anılıyor. Türkçenin Türkiye Cumhûriyeti sınırları içinde konuşulup yazılan şîvesine Türkiye Türkçesi denir. Osmanlı Türk Cihân Devleti’nin resmî yazı ve konuşma dili de Türkiye Türkçesi idi. Bu yüzden, nice târîhî kayıtta, Osmanlı Ülkesi yerine Türkiye tâbiri kullanılmıştır. Yanlışlık eseri olarak söylenen “Osmanlıca” sözü, hatâlıdır. O yazı ve konuşma dili, doğrudan Türkiye Türkçesidir. Âzerbaycan Türkçesi, Türkmen Türkçesi, Kazak Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Kazan Türkçesi, Özbek Türkçesi, Kıbrıs Türkçesi, Gagavuz Türkçesi ve daha düzine mikdârı Türkçe, hep dilimizin şîveleridir. Çuvaş ve Yakut Türkçeleri ise, lehçe özelliği taşırlar. Allâh’ın rahmetini adına taşıyan hürmetli âlimimiz Reşid Rahmetî Arat, Çuvaş ve Yakut Türkçelerinin, bilinmeyen uzak bir devirde ana dilden ayrıldıklarını ve lehçe hâline geldiklerini söylerdi.

            Bu saymaya çalıştığımız dil özellikleri, Türkçeyi Dünyâ dilleri arasında en ön sıraya taşımaya, fazlasıyla yeter. Bugün, insanlığın ulaştığı haberleşme seviyesi, bahsi geçen şîve ve lehçe farklarını en aza indirmelidir. Lâkin, Dünyâ’daki Türk topluluklarına ağabeylik yapması beklenen Türkiye, bu farklılıları daha da arttıran bir tavrın içine girmiştir. Yakın zamâna kadar, bütün Türk ağız ve şîvelerinde ortak kullanılan nice kelimeye,Türkiye Türkçesinde kuma girmiştir. Nikâhlı karısının yanına nikâhsız eş alan kocalar gibi, Türkiye Türkçesinde, pek çok asır-dîde kelime yok sayılmış, yerlerine yeni yetme ve diğer Türk ağız ve şîvelerinde kullanılmayan kelimeler ikaame edilmiştir. 

Bu mağdûr kelimelerden ikisi “hayât” ve “tabiat”dır. Menşe’i Arapçadır diye, bu iki köklü söz, bugünlerde hem konuşma, hem de yazı dilimizden atılmaya çalışılıyor. Burada anmaya ve yazmaya âr ettiğimiz o yeni kelimeler, hayât ve tabiatımızı kuru yapraklar gibi yele veriyorlar. Artık hutbe ve vaaz diline bile giren o nev-zuhûr kelimeleri telâffuz ettikçe, yazı dilimize taşıdıkça, dilimizi fakîrleştiriyor, dil saltanatımızı kabîle derekesine indiriyoruz. Bugün, Batı Âlemi’nde, hemen her dilde kullanılan ve bize de o dillerden gelen “admiral, amiral” kelimesinin aslı Arapça “emîrü’l-mâ”dır ve “su kumandanı” demektir. Nice yeni kelimenin kaynağı bilinen “alkol” sözü de Arapça “el-kuhl”den alınmadır. Hiçbir Batılı dil otoritesi, bu kelimeleri dilinden atmayı düşünmez. Bizim başımıza ise, tam tersi bir çorap örülmektedir. Arapça’da, başta “asker” olmak üzere, binlerce Türkçe kelime vardır ve Araplar bu kelimeleri atmayı, akıllarından geçirmezler. 

Türk milleti fâtih bir millettir. Onun dili de fâtih bir dildir. Fethettiğimiz şehirler, diyârlar gibi, fethettiğimiz kelimeler de bizimdir. Hayâtımızı ve tabiatımızı kaybettik. Farkında değiliz ama, asıl kaybettiğimiz târîhimiz ve millî hâtırâlarımızdır. Hayât ve tabiat kelimelerini, bizim dışımızdaki Türkçe konuşan kardeşlerimiz kullanmaya devâm ediyorlar. Şâyet bir Türk Birliği, Tûrân Birliği murâd ediliyorsa, evvela işe hayât ve tabiat kelimelerini telâffuz ederek başlamalıyız. Zîrâ, o hayât bizim târîhimiz, tabiat da töremizdir. Târîhi ve töresi olmayan millete Türk denir mi?

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: