26 Haziran 2022

İran coğrafyası, çok eski zamanlardan beri nizâma, devlet ve cemiyet disiplinine ters düşen militan grupları barındırmasıyla şöhret yapmıştır. Fransızcaya “assassin” kelimesini hediye eden Haşşâşîn teşkilâtı timleri, başta büyük vezîr Nizâmülmülk olmak üzere, pek çok tanınmış sîmâyı, düzenledikleri suikasdler netîcesinde öldürmüşlerdir. Alamut Kalesi’ni, terör karargâhı hâline getiren Hasan Sabbâh, serî cinâyetlerini işlettiği adamlarının, önce beyinlerini uyuşturuyor, sonra onları istediği şekilde kullanıyordu. Hattâ, bu uyuşuk beyinli insanlar topluluğundan bâzılarına, kendi gücünü ve cezbesini göstermek için, yalçın kayalıklar üzerinde kurulmuş Alamut Kales’nin burçlarından, aşağıya atlama emri veriyor, o zavallılar, damarlarına zerk edilmiş zehirli maddelerin tesiriyle, vaad edilen yalancı Cennetlere uçtuklarını zannederek, zevk ve şevkle aşağıya atlayarak hayatlarına son veriyorlardı. Herhâlde, günümüzde sık kullanılan canlı bomba tâbirinin, ilk numûneleri, bu Hasan Sabbâh fedâîleri idi.

Bir insanın, canlı bomba olabilmesi, felâket ötesi fâciâdır. Ölmeyi aklına koyarak yola çıkan kişinin, yapamayacağı, yeltenemeyeceği iş ve faaliyet olabilir mi? Bu kabîl bir yaratığa, insan denilip denilmeyeceği ise, ayrı bir zihin faaliyetine ihtiyaç duyuruyor. Yahyâ Kemâl, Açık Deniz isimli nefis şiirinin bir yerinde:

            “Gittim o son diyâra ki, serhaddidir yerin,
            Hâlâ dilimdedir tuzu engin denizlerin!”

diyerek, Dünyâ’nın serhaddini tasvîr eder. Canlı bomba olmayı kabûl etmiş mahlûkun da, aklın serhaddine ulaşması lâzımdır. Zîrâ, oradan ötesinin akılla, iz’ânla, irfânla, vicdânla hiçbir alâkası yoktur. Bu sayılan hasletlerin hepsi, insânî husûsiyetlerdir ve bu özellikleri taşıyan insan, aslâ canlı bomba olamaz. Buradan hareketle, memleketimizin bugününü pek yakından ilgilendiren canlı bomba hüviyetindeki, insanlık adına acınacak şahsiyetleri, hangi eğitim sisteminin yetiştirdiğini, derin derin düşünmek lâzımdır.

Hz. Yûsuf’un başından geçenleri, İlâhî üslûpla anlatan Yûsuf Sûresi, bizzat Yüce Yaratıcı tarafından “ahseni’l-kasas / hikâyelerin en güzeli” ilân edilmiştir. Her âyeti ve kelimesi insanlığa Rabb’imizin bir mesajını ileten bu sûrede, Hz. Yûsuf ile onu kuyuya atan kardeşleri, pek veciz bir insanlık tablosu çizerler. Bir yanda mazlûm Yûsuf, diğer yanda vicdân, akıl, iz’ân ve akıl fukarâsı kardeşleri. Bu iki evlâd cephesinin tam ortasında da feryâdına gözlerini kurbân eden Hz. Yâkûb. Hikâyelerin en güzelinde, Hâlık-ı Zü’l-celâl’in tasvîr ettiği Hz. Yûsuf’un kardeşleri, canlı bomba olmaya hazır durumdalar.

Eğitim sistemimizde, hikâyelerin bırakın en güzelini, en hacimsizini bile hazmedecek öğrenci kapasitesi kalmadı. Eğitimi böyle olanın, canlı bombası da çok olur…

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: