8 Ağustos 2022

Târîh tedrisâtında, zafer sayfa ve sahnelerini anlatmak, anlatana da, dinleyene de sürûr verir. Hâlbuki târîh sâdece zaferlerden ibâret değildir. En az onlar kadar, belki de daha fazla, hezîmet demlerimiz vardır. Bu ikinci gruba giren bâzı tâlihsizlikleri aktarmak, hiç de kolay olmuyor. Balkan Savaşı dediğimiz felâket ötesi fâciâyı, neresinden ifâde etmeye başlasan, insanda mecâl ve tâkat kalmıyor.

Balkan coğrafyasına yerleşmemiz, öyle lâf veyâ mâcerâ olsun diye gerçekleşmemiştir. Orada kazanılan her evlek toprağa, Anadolu’dan saf ve temiz Türk âileleri getirilip yerleştirilmişti. Evlâd-ı Fâtihân, bu şekilde teşekkül etmişti. Aradan geçen çok kısa bir zamân içinde; Üsküp, Selânik, Vidin, Filibe, Yanya, Saray-Bosna, Belgrad, Niş, Estergon, Budin ve daha nice Tuna ve Balkan güzeli; Bursa, Kütahya, Sivas, Erzurum, Trabzon, İzmir, Aydın gibi bizim diyârlar arasına katılmıştı.

Yirminci asrın başlarına kadar, Rûmeli ve Balkanlarda kaybettiğimiz birçok yer olmuştu. Fakat 1911’de, hâlâ hatırı sayılır bir Avrupa arâzisi elimizde idi. Sırbistan, Karadağ, Yunanistan ve Bulgaristan, İtalya’nın Trablusgarb’a saldırmasını fırsat bilip Osmanlı Devleti’ne harb ilân ettiklerinde, aklı başında hiçbir devlet adamı, içeride ve dışarıda hiçbir otorite, Osmanlı Devleti’nin bu yeni yetme devlet müsveddelerine yenileceğini tahmîn etmiyordu.

Bunun en büyük delîli, kendilerini büyük Avrupa devletleri olarak gören İngiltere, Fransa ve Rusya’nın, daha savaşın başında, sonuç ne olursa olsun, sınırların değişmeyeceğine dâir yayınladıkları deklârasyondur. Gerçi, netîce onların beklediğinin aksini gösterdiğinde, bu deklârasyonun gölgesi bile hatırlanmayacaktır, ama savaşın hangi psikoloji ve beklenti içinde başladığını bildirmesi bakımından, bu husûs çok önemlidir.

O hâlde, biz Balkan Harbi’ni niye kaybettik ve onun meş’ûm netîcesini yaşamak mecbûriyetinde kaldık? Tamâmen bizim hamâkatimiz ve îcâd ettiğimiz kabâhatlerimiz yüzünden, bu ibret sayfalarını yazdırdık. Ömer Seyfeddin, bu harbin içinde bizzat bulunmuş ve sonunda esir olmuş subaylarımızdandır. Onun, günlük hâlinde tutup, sonradan hikâye formunda kitaba aktardığı notlarında ve Primo Türk Çocuğu adlı uzun hikâyesinde, Balkan Savaşı’nı niçin kaybettiğimize dâir kâfi miktârda cevap bulunmaktadır.

Balkan fâciâsını yaşayan bir milletin, yirmi birinci yüzyılda daha tedbîrli olması gerekmez mi? Son yaşananlara ve bizi dışarıdan devâmlı kaşıyanlara bakılınca, ibret ve tedbîr husûslarında kifâyetsizlik olduğu anlaşılıyor. Böylesine büyük bir bâdireden çıkan insanların, mevcut vatanlarına daha hassas nazarlarla bakması beklenmez mi?

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: