8 Ağustos 2022

            Orhun Âbideleri’nde taşa geçirilen Türkçe, Türk târîhinin bilinen ilk yazılı numûnesidir ve her bakımdan ilk olmadığını haykıran bir mükemmeliyete sâhiptir. Bir yazı dilinin, bilhassa yazıya rabtedilmiş hitâbet dilinin, böyle bir ihtişâm basamağına çıkabilmesi için, onun çok zengin ve köklü bir geçmişinin olması lâzımdır. Orhun Âbideleri ile meşgûl olan ve akademik çalışma yapan âlimlerin hemen hepsi, bu husûsda müttefikdirler. Şunu demek istiyoruz ki, Türk yazı dili, elimizde başka delîl bulunmadığı için Orhun Âbideleri ile başlamaktadır. Lâkin, orada görücüye çıkan Türkçe, bunun öyle olmadığını, asırlarla ifâde edilebilecek bir geçmişe sâhip olması lâzım geldiğini haykırmaktadır. Yerli ve yabancı cümle Türkologlar, Türklük Bilgisi âlimleri, bu fikri kabûl etmektedirler.

            Türkçenin zafer taşları mevkiindeki Orhun Âbideleri metinlerinde sık kullanılan “Kök Tengri” ve “Yağız Yir”kelimeleri, Türk târîhi, edebiyâtı ve kültürünün altın anahtarları hükmündedir. Kültigin Âbidesi’nin  Güney Cephesi’ndeki ilk satır:

            “Tengri tek tengride bolmış Türk Bilge Kağan bu ödke olurtum. Sabımın tüketi eşidgil. Ulayı ini yiginüm oğlanım biriki oğuşum budunum biriye şadpıt begler yırıya tarkat buyruk begler Otuz Tatar..”[1]

diye okunan cümlelerden ibârettir.

            Âbideler’e âşinâ olan herksin bildiği üzere, Kültigin Kitâbesi’ni, kardeşinin ölümünden duyduğu elemi aksettirmek için, Bilge Kağan diktirmiş, üzerindeki metni de, o söylemiş, Yolluğ Tigin yazmıştır. Yine aynı Âbide’nin Doğu Cephesi’nin ilk satırı şöyledir:

            “Üze Kök Tengri asra Yağız Yir kılundukda iki ara kişi oğlı kılınmış. Kişi oğlında eçüm apam Bumın Kağan İstemi Kağan olurmış. Olurupan Türk budunung ilin törisin tuta birmiş, iti birmiş.”[2]

            Bu ifâdelerde geçen “Kök Tengri” sözü, hem “Gök Tanrı”, hem de “Mâvi Gök” mânâsınadır ve Türkçenin mânâ zenginliğine misâl teşkîl etmektedir. Güney Cephesi’nin ilk satırında, bu iki mânâ bir cümleye hârikulâde bir yüksek san’atla sığdırılmıştır: 

“Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı”

“Tanrı”, Türkçede hem “ilâh”, hem de “Gökyüzü” demektir. “Kök” kelimesi de, hem “asıl, kök, esas” demektir; hem de “mâvi” mânâsınadır. “Türk mâvisi” adını alan bir rengin, Dünyâ çapında tanınması, boşuna değildir. 

“Yağız Yir” sözüne gelince, bu iki kelime, Türk’ün ufuk enginliğine açılan göz keskinliğini gösteriyor. “Yağız”tâbiri, “esmer, koyu kahve rengi” karşılığında kullanılıyor. At renklerinden doru da, yerini zamân zamân “yağız” sözüne bırakıyor. “Yağız at” ile “doru at”, aynı yerde buluşup kişniyor, şâha kalkıyor. Bu kadar değil elbet, “yağız” kelimesi, aynı zamânda “yiğit” demek. “Tanrı” gibi “Mâvi Gök”de doğan ve “Yağız Yer”e hükmeden Türk’ün, “yiğit”liğinden şüphe edilir mi?

Dipnotlar 

[1] “Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı, bu zamânda oturdum. Sözümü tamâmıyla işit. Bilhassa küçük kardeş yeğenim, oğlum, bütün soyum, milletim, güneydeki şadpıt beyleri, kuzeydeki tarkat, buyruk beyleri, Otuz Tatar…” [tarkat: vezir / buyruk: yüksek memûr.].

[2] “Üstte Mâvi Gök, altta Yağız Yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdâdım Bumın Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş.”

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: