26 Eylül 2022

Yûnus Emre, sis perdesi içinde görünen hayât hikâyesini, büyük ihtimâlle on üçüncü asır içine sığdırmıştır. Bu zamân dilimi, Anadolu coğrafyasının ve Anadolu Türklüğü’nün yamalı bohçaya benzeyen bir fotoğrafını göstermektedir. Yanlış atılan adımlar ve o yanlışlıkların üstüne gelen Moğol istîlâsı, Anadolu Selçuklu Devleti’ni kötürüm edip yatağa bağlamış, ortada devlet otoritesi kalmamış idi. Herkesin can ve mal derdine düştüğü o demde, kendinde nüfûz vehmeden nice güç ve kudret sâhibi, bir başka deyişle mütegallibe, bulundukları yerlerde beylikler kurmuşlar, sözlerini geçirir olmuşlardı. Bu beylikler için sık kullanılan “Tavâif-i Mülûk” sözü, aslında Abbâsî Devleti’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan küçük emîrlikler için sarf edilirdi. Türkiye Selçuklu Devleti’nin inkırâzı sonrasında da benzer bir manzara görüldüğünden, Anadolu Türk beyliklerine de Tavâif-i Mülûk denildi.

Bahsi geçen bu beyliklerin içinde, Karamanoğulları Beyliği gibi, devlet cesâmetinde olanları da vardı, ama ekseriyeti birkaç evleklik arâziye sâhipti. Üstelik, bu beyliklerin etrâfları hep başka Türk beylikleri ile çevrili idi. Böyle olunca, bir beyliğin genişleyip büyümesi için, öteki Türk beylikleriyle savaşması, mücâdele etmesi gerekiyordu. Bu, kelimenin tam mânâsı ile bir kardeş kavgası ve dahî dalaşı idi. Türk milleti, uzun ve muhteşem târîhi boyunca, ne çektiyse hep bu kardeş dalaşmasından çekmişti. Yûnus Emre’nin yaşadığını sandığımız vakit, işte böyle bir Anadolu Tüklüğü’nü gösteriyordu. Bunun içindir ki o:

"Söz ola kese savaşı 

Söz ola bitire başı

Söz ola ağulu aşı

Bal ile yağ ide bir söz” 

diye feryâd eden mısrâlar söylüyordu.

Türk’ün Türk’e bakışında, reçete hükmündeki bu Yûnus Emre temennîsi hâkim olmalı değil midir? Elbette öyledir, lâkin temennî ile aynaya vuran aksimiz, ters köşelerde duruyor. Gâzî Süleyman Paşa’nın Rûmeli’ne geçişinden başlayarak asırlarca devâm eden ihtişâm çağlarımızı anlatırken, hep Cihân’ı dize getirişimizden ve bâzûmuzun şişkinliğinden, kılıcımızın keskinliğinden bahsettik. Ne vakit ki, söz idbâr ve hezîmet çağlarımızın semtine uğradı, hemen düşmanın sağlam duruşundan ve sayı çokluğundan mazeret çeteleleri çıkarıverdik. Hâlbuki, Türk’ün karşısındaki düşman, üstelik daha kalabalık olarak o ihtişâm devirlerimizde de vardı. Fâtih’in, İstanbul’u aldıktan sonraki düşmanlarını saymaya kalksak, şaşkınlık içinde kalırız. Bu hâl, Yavuz ve Kaanûnî devirleri için de öyledir.

Kabâhat ve kusûru başkalarına yükleyip işin içinden sıyrılamayız. Yükselirken de, alçalırken de, ortaya dökülen fiiller, topyekûn bize âittir. Büyük millet olmanın sırrı, Yûnus Emre’nin her bir işimizi yağ ile bal eden sözünde gizlidir..

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: