3 Temmuz 2022

Zamânın akışını durdurmaya, kul gücü kifâyet etmiyor. Kadîm Yunan’ın sözü dinlenen filozoflarından biri:

“Bir nehirde iki def’a yıkanılmaz!”

derken, o nehri zamâna benzetiyordu.

            Her nehirde istediğin kadar yıkanılır ammâ, her yıkanışda bedene değen su farklıdır. Zîrâ, nehrin suyu devâmlı akmaktadır. Zamânın önüne sed çekemeyen insanoğlu, kendi aklınca onu parçalara ayırmış. Sâliseden saate, günden haftaya, aydan mevsimlere ve nihâyet yıllara, asırlara uzanan bir tasnîf cedveli, bu gayretin sonunda elde edilmiş.

            Bu sene, hem yurdumuzda, hem de Dünyâ’nın muhtelif diyârlarında çetin bir kış mevsimi yaşanıyor. Karlı, buzlu, ayazlı kış manzaraları, gözümüzden ve dilimizden eksik olmuyor. Ömrü olan, elbette bu kışın da bahâra erdiğini görecektir. 

Eskiler, kışdan sonra gelen bahâra “evvelbahâr” derlermiş. Şimdilerde “ilkbahâr” diyoruz. Bir de yazdan sonra gelen bahâr var ve onun eski nesillerdeki adı “güz” idi. “Hazan mevsimi” veyâ “sonbahâr” dediğimiz o vaktin, hüzne açılan epeyi kapısı ve penceresi bulunuyor.

            Bizim kültürümüzde “bahâr” deyince, ilk aklımıza gelen, elbette “ilkbahâr”dır. Büyük şâirlerimiz, şiirdeki kudretlerini, yeri geldikçe hep bahâr terâzisine çıkarmışlardır. Bâkî merhûmun, sümbülün dilinden muştuladığı bahâr tasvîri pek nefîsdir:

            “Yine gömgök tere batmış çıkageldi çemene

            Nevbahâr erdi deyû verdi haberler sümbül”

            Yaşadığı çağda “Sultânü’ş-Şuarâ”, yâni “Şâirlerin Sultânı” diye çağırılan Bâkî, bu unvânı fazlasıyla hak ediyor. Bir def’a, bu beyit hâlis Türkçedir. Bahâr yağmuru veyâ çiy ile ıslanan sümbülün, kışdan bahâra uzanan uzun ve çileli yolda terlediğini hayâl etmek, pek şâirânedir. O gömgök terde, yeşil çimenin hissesini de unutmamak lâzımdır. Sümbülün başka renkte olan cinsleri de vardır ama, biz onu hep mâvi hâliyle hayâl ederiz. Neresinden bakılırsa bakılsın, “gömgök tere batmış sümbül” tasavvuru, hârikulâde bir söyleyiştir. Bâkî, bu şâirâne keşfini, sümbüle yüklediği habercilik, postacılık vazîfesiyle zirveye çıkarıyor ve bahârın geldiğine dâir münâdîliği, ona ısmarlıyor.

            Şimdiki elektronik ve dijital imkânların olmadığı çağlarda, haberciler davul ve benzeri âletleri çalarak, insanları bilgilendirirlermiş. Bu kişilere “münâdî” derlermiş. “Nidâ eden, seslenen” mânâsına gelen “münâdî”ye “tellâl” da denirmiş. Sümbüle, gömgök terlemek nasıl çok yakışmışsa, münâdîlik de pek yaraşmıştır. Bir de, sümbülün getirdiği haberlerin muhtevâsını düşünüp hayâl etmek lâzımdır. O haberlerin içinde, sümbül dışındaki cümle bahâr çiçeklerinin ahvâli olmalıdır..

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: