9 Aralık 2022

Bu yazının amacı-odak noktası, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi, Halîfeliğin dağılması ve Türkiye’nin Mustafa Kemâl’in elinde lâik bir Cumhuriyet olarak yükselişi esnâsında Güneydoğu Asya basın-yayın ve literatüründe oluşturulan vizyon ve anlayışları keşfetmektir. Bu yazıda Chiara Formichi’nin İngiliz Akademisi için yapmış olduğu araştırmaları kapsayan makalesi “Indonesian Redings of Turkish History, 1890s to 1940s” tercüme edilerek ve yer yer yazarın görüşleri açıklanarak aktarılacaktır. Formichi’nin araştırması, 20. yüzyılın ilk yarısında (1892-1948) Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’si üzerine oluşturulmuş Endonezya dilindeki kaynaklara, Leiden’deki KITLV Kütüphânesi kaynaklarına ve Lahey’deki Hollanda Millî Arşivleri ile Jakarta’daki Endonezya Millî Kütüphânesi’nden seçilmiş kaynaklara dayanmaktadır. Bu kaynaklar, bir yandan Hollanda kolonisi iken Endonezya’da gerçekleşen temel tartışmaları belirlerken diğer yandan Endonezya’nın Türkiye tasvîrini haritalamaktan öteye geçip detaylı anlamalara ulaşılmasını da sağlayacaktır.

The Dutch East Indies (Endonezya), önce Portekizliler, sonra İngilizler, daha sonra da Hollanda egemenliğinde 350 sene sömürge altında kalmış ve siyâsî hâkimiyetini kaybetmiştir. Asırlar boyunca Güneydoğu Asya’nın kutup yıldızı olmuş olan İstanbul, Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmesi ve akabinde gelişen olaylar ile Endonezya basınının gözü ve kulağı olmuştur. Bu yazıda Türkiye’de gelişen milliyetçilik akımlarının sömürge altında asırlarca inleyen Güneydoğu Asya’da yansımalarını, Mustafa Kemâl Atatürk’ün millî mücâdeledeki kararlılık ve azminin bu coğrafyadaki halkları nasıl etkilediğini göreceksiniz. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin sanâyileşen, kendi kendine yeten, bağımsız, modern bir Müslüman ülke modeli hâline gelmesinin Endonezya’daki çağdaş yayınlara yansımasını okuyacaksınız.

Aralık 1949’da egemenliğin Hollanda’dan Endonezya Cumhuriyeti’ne devrini İstanbul’da kutlayan Endonezyalı diplomat Yusuf Hilmi, anavatanı ile Türkiye arasındaki köklü bağı bir efsâneye atıfta bulunarak mühürledi:

“Efsâneye göre Sumatra’daki Minangkabu Kralı, İslâm’daki karşılığı Büyük İskender olan İskender’in, dolayısıyla Türk Pâdişâhı’nın ve Çin İmparatoru’nun kardeşi olan İskender’in kardeşlerinden biridir.”

Bir yıl sonra Yusuf Hilmi, Vatan Gazetesi’nde, bugünkü Endonezya’nın kurucu lîderi Soekarno’nun Mustafa Kemâl Atatürk ve yapmış olduğu reformlardan çok etkilendiğini ve modern Türkiye’nin ve Türklerin bütün Endonezyalılar tarafından iyi bilindiğini söyledi. 

Güneydoğu Asya araştırmacı ve akademisyenleri arasında olan Anthony Reid, A. C. S. Peacock, Annabel Teh Gallop 16. ve 19. yüzyıllar arasında Osmanlı İmparatorluğu ile Güney Doğu Asya’yı Hint Okyanusu üzerinden birbirine bağlayan bağları diplomatik, askerî veya entelektüel açılardan analiz ederken bu karşılıklı alış verişlerin daha çok mukaddes şehirler Mekke ve Medine’nin, dolayısıyla ümmetin koruyucuları olarak Osmanlılar’ın dînî otoritesine dayandığına işâret ediyorlar

Aslında, Osmanlı İmparatorluğu ordusunun bir İslâm ordusu değil de daha çok bir Asyalı ordu olarak yaşadığı iniş çıkışlar özellikle 1800’lerin sonundan beri Hollanda Doğu Hint Adaları’nda yakından tâkip edilmişti. Mustafa Kemâl, milliyetçi ve askerî yönü ile bir kahraman olduğu için, Hilâfet’in kaldırılmasındaki rolü büyük ölçüde dînî otoritenin yeniden canlandırılması için bir fırsat olarak değerlendirildi. Formichi’ye göre, Endonezya açısından Mustafa Kemâl’in 1924’te Halifeliği kaldırması, İslâmcıların alternatif bir Halifelik kurumu kurulması çağrılarını körüklemekten çok lâik ve milliyetçi hareketi güçlendirmede etkili olmuştur. (Formichi 2013). Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti’nin sanâyileşen, kendi kendine yeten, bağımsız, modern bir Müslüman ülke modeli hâline gelmesi yakînen tâkip edilmiş, Endonezya’daki çağdaş yayınlara da yansımıştır.

Trablusgarb’ın İtalyanlarca işgâli esnâsında ve akabinde Balkan Harbi yaşanırken yazılmış, imparatorluğu Yunanlılar’dan ve İtalyanlar’dan koruyan Osmanlı askerlerinin cesaretlerini anlatan târîhî anlatımların tercümeleri ortaya çıkarılmıştır.

İşgâl edilen topraklarını kahramanca savunan Osmanlı askerlerine mukâbil bâzı Javalı yazarlar ise, hikâyelerinin arka plânında Avrupa’yı işgal eden bir Osmanlı karşısında işgal girişimlerine direnme çabasını vurgularken, bir kısım yazarlar da Osmanlı’nın Balkanlar’daki genişlemesini açığa vuran hikâyeler yazdılar: 

“Bunlar Türklerdir, yeryüzünden her şeyi yok edebilen Türkler! Türkler bizi çoktan evimizden Topola (Sırbistan) yakınlarındaki vâdiye kadar kovaladılar…”

“Başka çıkış yok baba… Bu kuzuları satmalıyız. Sen, annem ve diğerleri için Avusturya’da yeni bir ev yapmalıyız. Ben asker olacağım ve kana susamış bir millet olan Türkler’e karşı savaşacağım.”

Hollandalı F. Wiggers tarafından yazılan Toerki dan Joenani, 1897’de Doğu Hint Adaları’nda yayımlandı. Wiggers, hükûmet yasama yayınlarından romanlara kadar çeşitli konularda Malayca kapsamlı yazılar yazmıştır. Avrupa’daki Müslüman varlığının arka plânını ele alıp Hristiyanlarla Müslümanların Levant (Doğu Akdeniz) üzerinde değişen kurallarını gösteren Toerki dan Joenani, Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkinin târihidir. 1897 Greko-Türk Savaşı Girit Adası’nı Osmanlı değil Yunan merkezi olarak geri kazanmayı amaçladığından cildin bir kısmı Girti’in Hristiyan Avrupa ile Akdeniz’in Müslüman kıyıları arasında bir köprü vazifesi gören konumuna odaklanıyor.

Wiggers’ın bir gazeteci olarak profesyonel hayâtının yanında, bir yazar olarak asıl mesleğinin Hollanda edebî eserlerini Malayca’ya çevirmek ve Malayca orijinal romanlar yazmak gibi bir vazifesi olduğunu belirtmek gerekir. Yine de Toerki dan’ı yazmakla, koloniye bir etno-dînî bir olay örgüsünde kendi kaderini tâyin etme, millî kararlılık fikirlerini anlatan târihî bir vak’a aktarıyordu. Bunu yapması akıllara şu soruyu getiriyor: Wiggers’ın niyeti ne idi? Bir bakıma bu kitap, sömürge yapısında devam eden değişiklikler faslına yerleştirilebilir. Muhtemel bir okumada bu kitap, Kraliçe Wihelmina’nın 1901’de “Etik Politika” üzerine yaptığı konuşmada resmî olarak işâret edilen sömürge yapısında devam eden değişiklikler bahsine de yerleştirilebilir.

1800’ler boyunca Hollanda sömürge yönetimi, “Avrupalıların ve yerlilerin ayrıldığı” bir dolaylı yönetim sistemini sürdürmüştü. Bununla birlikte, bir asırlık hâkimiyetten sonra, Lahey’deki merkezî hükûmet, yerli nüfûsu ilerletmeyi amaçlayan “Etik Politika” olarak adlandırdıkları yeni bir yaklaşım çağrısında bulundu. Etik Politika, eğitimi destekledi, sulama problemleriyle mücâdele etti ve Takımadaların aşırı nüfûslu bölgelerini rahatlatmak için göçü teşvîk etti. Etik Politika tarafından desteklenen batı tarzı eğitimin yaygınlaşmasının önemli bir sonucu da Avrupa târihi, siyâseti, kültürü ve değerlerinin yerel seçkinler arasında yayılmasıydı. Bu politikanın Hollandalı savunucuları, Hollanda’da yüksek öğrenim arayışını desteklediler ve bu yeni nesil yerli aydın sınıfını kendi kaderini tâyin hakkı, milliyetçilik, işçi hakları ve öğrenci örgütleri hakkında fikir sâhibi olmaya mâruz bıraktı.

15 yıl sonra, 1912’de, Endonezyalı bir yazar ve yayımcı olan Raden B. Kartadiredja Trablusgarb’da geçen İtalyan-Türk Savaşı’nı anlatan kitabı Tjiretera peran Italie dan Toerkie di Tripole’yi yayımlar. Üç ciltten oluşan bu kitap, 1911-1912 yılları arasında meydana gelen İtalyan-Türk savaşı’nı ele alır. Yazar, İtalya’nın Libya üzerindeki sömürgeci yaklaşımına karşı çıkar, ortak dînî ve târîhî geçmişi adına Libya’daki Türk tabiî haklarını ön plâna çıkarır. Benzer bir şekilde Kartadiredja, Libya’nın Türk yönetimine duyduğu takdîrin yanı sıra sufî ağının milletlerarası bağlantıları sebebiyle, Senusiyyah (Sunûsî) ve İdrissiyah (İdrîsî) tarîkatlarının Osmanlı’nın İtalyanlar karşısındaki konumunu güçlendirmedeki rolünü vurgular. Ancak belirtmek gerekir ki, Mustafa Kemâl seçkin bir askerî komutan olarak bu savaş sırasında ortaya çıkmış olsa da, ciltte ona fazla ilgi gösterilmez. Bu tutum, Mustafa Kemâl’in yüceltilmesinin ifâde merkezinde yer aldığı 1930’larda büyük ölçüde değişecektir.

Savaş öncesi yıllarda, 1890-1910 arasında, mevcut basılı materyal iki ana kaygının baskın olduğunu gösteriyor: askerî kampanyalar ve saray entrikaları. Yukarıda bahsedilen kitaplardan farklı bir yapıya sâhip olan Topeng Mas (1909) ve Barang Rahsia Dari Astana Konstantinopel (1892-9), her ikisi de Pâdişâh’ın hayâtı ve saray çevresi üzerinde durdukları için farklı türde kitaplardır. İlki Java dilinde yazılmıştır. Giriş bölümünde anlatıldığına göre, adı daha sonra İstanbul olan Kontantinopolis’teki saltanatla bağlantılı halk hikâyelerini anlatmaktadır. İkinci kitap, 1892-1899 yılları arasında yayımlanan 21 ciltlik orjinal bir Hollandaca metnin anonim çevirisidir. Baran Rahsia, sarayın hikâyelerini, saray sahnesinde etkileşime giren çeşitli küçük karakterlerin bakış açısıyla anlatır ve aynı zamanda gelişen olaylara atıfta bulunur. Kapakta şu sözler yazılıdır: “Konstantinopolis Sarayı’ndan Sırlar, Çağdaş Bir Hikâye.”

Türk Ulus Devleti’ni Güçlendirmek

Büyük Savaş’ı tâkib eden dönemlerde, Lozan’da toplanan Avrupalı güçler Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşmaya başladılar. Bu değişen dönemde, milliyetçi liderler artık bir Türk devleti olarak mümkün olan her şeyi kurtarmaya kalkıştığında, Mustafa Kemâl bir kahraman olarak kürsüye çıkar. Güneydoğu Asya basını, artık Mustafa Kemâl’in kahramanlığının iki yönüne odaklanır; o bir yandan gâzîydi; Fransa, İngiltere, Yunanistan ve Rusya’yı savaş alanında ve masada savuşturarak eski Osmanlı çekirdeği üzerine Türk egemenliğini haykırıyor, diplomasinin yanı sıra büyük sosyal reformlar oluşturuyordu. Öte yandan Mustafa Kemâl, bir siyâsî lider olarak Halîfe’nin otoritesine meydân okumaya cür’et ettiği için saltanatın kaldırılmasını isteyen ve bunu uygulayan, Halîfeliği yenileyen kişi “Müceddid-i Hilâfet” idi. Güney Doğu Asya- Endonezya- basını, İslâmî sesler de dâhil olmak üzere, Osmanlı’dan miras kalan yozlaşmış, baskıcı yönetimi ortadan kaldırmanın gerekli olduğunu düşünerek bu tür radikal değişiklikleri desteklemek için ortaya çıktı. Her iki durumda da reformlar, Avrupa’nın askerî ve siyâsî müdâhalesinden kurtulup bağımsızlığı sağlamak için tek tercîh olarak görülüyordu.

1922 ve 1925 yılları arasındaki gazeteler çoğunlukla Osmanlı İmparatorluğu’nun lâik bir Cumhûriyet’e dönüşümüyle ilgili Lozan Antlaşması, İngiltere ile Türkiye arasında Musul’u kontrol etme mücâdelesi, Mustafa Kemâl’in Türk kimliğine odaklanmasına karşı Kürt isyânı, ilerleyen yıllarda giderek artan bir ilgi görecek olan kadınlara yeni ve ileri haklar verilmesi, Hilâfet’in kaldırılmasının milletler arası boyutu, İngilizlerin hâkimiyetindeki Hindistan’da ve Endonezya’da kurulan hilâfet komiteleri ve Suudîler’in tahtta hak iddia etmesi ve yabancıların ve Katolik okullarının değişen statüsü gibi konulara değindi.

Bu değişiklikler ve Endonezya basınındaki yansımalarının detayları başka bir makâlenin konusunu oluşturmaktadır, ancak Formichi’nin araştırmaları göztermektedir ki, Endonezya’daki Türk târihine ilişkin perspektifte akılda tutulması gereken şey, 1920’lerin ilk yarısında yayımlanan bütün ideolojik yayınların Mustafa Kemâl’in askerî ve diplomatik zaferleri için övgü dolu sözler dile getirdiğidir. Daha da şaşırtıcı bir şekilde, benzer bir tavır, Mustafa Kemâl’in Halîfeliği kaldırma karârına karşı da benzer bir tavır genişletildi ve bu anlayışın takdîri sırasında İslâm’ın durumu ve kaderi, özellikle dînî basın tarafından marjinalleştirildi.

Mustafa Kemâl’in getirmiş olduğu inkılâplara yönelik bu genel pozitif tutum, Formichi’ye göre iki düşünceye dayanmaktadır. İlk olarak 1890’lardan 1900’lere kadar olan yayımlarda açıkça görülen, Hint Adaları’ndaki Osmanlı yönetimindeki yozlaşmaya ilişkin farkındalık, liderlikte radikal bir değişiklik için güçlü bir delîl sağladı. İkinci olarak, Hint Adaları’ndaki sömürgecilik karşıtı hareketin gelişimine bakarsak, Avrupa yönetimine karşı muhâlefet, her türlü ideolojiden; en iyi tanımlanmış komünizm, İslâmizm ve seküler milliyetçilikten de daha üstün ve kıymetliydi. Hilâfet’in kaldırılmasının hemen ardından ve 1930’lar boyunca, Güney Doğu Asya’da milliyetçi mücâdelenin bir yönü olarak yeni bir Pan-islâmcı, milletler ötesi bir hilâfet fikri savunuldu, fakat sömürge karşıtı hareketin dînî kanadında ne pan-islâmcı, ne de saf milliyetçi özlemin mutlak bir önceliği görülmüyordu.

“Endonezya’da Türk Târihi’ne Dâir Yazılanlar”, devam edecek… 

Kaynaklar:

  • Formichi, C., “Indonesian Readings of Turkish History, 1890s to 1940s”From Anatolia to Aceh, Ottomans, Turks and South East Asia, Proceedings of the British Academy, 2015. 
  • Formichi, C., Mustafa Kemal’s Abrogation of the Ottoman Caliphate and its Impact on the Indonesian Nationalist Movement, Historical Memory and Contemporary Contexts, London and New York, 2013.

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: