11 Ağustos 2022

 kirmizilar.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türk adı, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Mustafa Kemâl Atatürk tarafından yürütülen Millî Mücâdele ve akabindeki diplomatik zaferler ve inkılâplar ile Güneydoğu Asyalı Müslümanlar ve özellikle de aydınlar üzerinde büyük etki yapmış ve geleceğin Endonezya Devleti için ilham kaynağı olmuştur.      

Hilâfet’in kaldırılmasından ve Mustafa Kemâl’in Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntılarını modern bir ülkeye dönüştürmeye yönelik ilk girişiminden elli yıl sonra, Türkiye ekonomik olarak güçlü, mâlî açıdan bağımsız, şehirli ve eğitimli bir nüfûsa sâhip ve Avrupa’ya karşı dimdik ayakta durmaktaydı. Endonezya adaları milliyetçi mayayla kaynarken, lâik milliyetçiler sâdece ekonomik kalkınma modeli olduğu için değil, aynı zamanda hükûmet yapılanması için de potansiyel bir model olarak Türkiye deneyiminden bahsetmeye başladılar.

1930’da tutuklandıktan sonra Soekarno, Flores Adası’na sürgüne gönderildi. Siyâsî aktivitelere katılamadığı için, zamanını din anlayışını derinleştirmeye adadı ve bu maksatla İslâm hakkında daha fazla bilgi edinmek için Ahmed Hassan ile mektup alış verişini başlattı. Bununla birlikte, teolojiye veya dînî uygulamalara odaklanmak yerine, mektupların büyük kısmı İslâm’ın siyâset ve toplumdaki rolüne değinmekte ve dînin Endonezya adalarında ilerici bir güç olup olmayacağı sorusunu derinlemesine araştırmaktadır. Seküler milliyetçiliğin en önde gelen temsilcisi olarak Soekarno zâten cevâbı biliyordu, ancak Hassan’la olan bu ilişkisi, onun bakış açılarında sorgulanmaya istekli olduğunu gösteriyor ve görüşlerinin dînî bir otoriteden alınan bilgilere dayandığı izlenimini veriyordu. Bu mektupların aslâ özel olması amaçlanmamıştı. Nitekin Soekarno bunların basılı olarak dağıtılmasını istemişti.

Bu mektuplar, İslâm’ın bağımsız Endonezya Hükûmeti üzerindeki potansiyel tesirine işâret ediyordu.  Yine bu mektuplar, bir sonraki tartışmanın tonunu gösteriyordu. Bunlar, sâdece dînî kanadın ütopik bir endişesi olarak değil, Endonezya’daki lâik kanaat sâhiplerinin de paylaştığı fikirlerdi. Soekarno, Hilâfet’in altın çağlarına dönüş ve İslâm hukûkunun uygulanması anlamına gelen bu ilişkinin temel unsurlarını aldı ve gelenek ile modernite arasındaki gerilimi, gerilik ve ilerleme olarak göstermek için bunların üzerine inşâ etti:

“İslâm ümmetine faydalı olarak bir tek mücâdele vardır; o da dar görüşlü muhâfazakârlıkla -taassupla- mücâdeledir. İslâm bu savaşı kazanırsa, şimdi bulunduğu yerden bin yıl daha ileriye koşabilir. Geri kalmış Ortodoksluğa karşı mücâdele, geleceği yakalar. İşte bu savaş tam da Mustafa Kemâl Atatürk’ün bahsettiği savaştır: ‘İslâm’ size bütün gün câmîde oturup tesbih çevirmenizi emretmiyor, ama mücâdele etmeyi emrediyor! İslâm ilerlemedir!”

Soekarno, Türkiye’ye olan hayranlığını on yılın başında zâten dile getirmişti. 1932’de Pekalongan’daki Hizboel-Wathan mitinginde yaptığı konuşmada Loetan Soetan Amiroeddin;

“Sayıları giderek artan birtakım milliyetçilerin Türkiye’nin ilerlemesinin arkasındaki nedenin İslâmı dışlamaları olduğunu iddia ediyormuş.”

diyerek eleştirmişti. 

Dahası, Tjipto Mangoekoesoemo’nun Soekarno’yu, Mustafa Kemâl’in ülkeyi dîni kabul etmemeye zorlama kararından etkilenmemesi yönündeki uyarısını yineledi:

“İslâm ilerlemedir… İleleme farzdır, sünnettir… İlerleme yeni şeyler yapmak, yeni yaratımlar oluşturmaktır, eskileri kopyalamak değil. İslâm siyâsetinde bile insanlar eski şeyleri kopyalamazlar, halîfelerin zamânını kopyalamak istemezler… Peki siz Allah’ın kelâmından ve Peygamber’in sünnetinden ne anlıyorsunuz? Ateşi veya alevi değil, ama dumanı ve külleri.”

1940-1941’deki ünlü karşıt düşüncelerin ortaya döküldüğü fikir platformunda Soekarno, Ahmad Hassan ve Muhammad Natsir, Mustafa Kemâl’in devlet ve dîni ayırma kararının gerekçesini uzun uzun tartıştılar ve en önemlisi, böyle bir kararın etkileri konusunda birbirlerine meydan okudular. Ancak bu, Soekarno’nun Mustafa Kemâl’in yeniden şekil verdiği modern Türkiye’ye duyduğu hayranlığı ilk kez dile getirişi değildi. 1936’da; 

“Eski kafalı, ahmak ve ahlâksız olmak. Mustafa Kemâl’in uyguladığı yenilikçi kuralların gerekliliğini birçoklarının anlamamasının nedeni budur.”

diye beyânatta bulunmuştu. 

1940’ta Flores’teki sürgünden Sumatra’ya transfer edilen Soekarno, devâm eden siyâsî tartışmalara daha fazla mâruz kaldı. Öz yönetim olasılığı daha belirgin hâle geldikçe, gelecekteki Endonezya Devleti’nin nasıl görüneceği sorusu da giderek artan bir merak konusu oluyordu. Milliyetçi hareketin İslâmcı kanadı, iç bölünmeler ve halk desteğinin kaybı nedeniyle zayıflamış olsa da, İslâmî bir siyâset fikri hâlâ hesaba katılması gereken bir alternatifti. 

Soekarno, ‘İslâm Anlayışını Canlandırmak’ başlığıyla bir fikir fırtınası başlattı. 1940 Mart ayının başı ile Nisan’ın başı arasında Medan merkezli Pandji İslâm, Soekarno’nun ‘İslâm’ın Yeniden Düşünülmesi’ konulu yazısını yayımladı. Soekarno, Türkiye, Irak, Arabistan, Mısır, Suriye, Filistin ve Hindistan gibi ülkelerdeki öncü lîderlerin, ülkelerini ‘modern ulus-devlet’ olarak öne sürme mücâdelelerinde dînî ve lâik ilkeler arasında nasıl arabuluculuk yapıldığına dâir yazdıklarını makâlelerinde açıklıyordu. Bu hareketi, sâdece dînî milliyetçi hareketin önde gelen şahsiyetlerinden değil, aynı zamanda bağımsız İslâm âlimi ve aydınlarında da müthiş reaksiyonlar aldı. 

Soekarno, Mustafa Kemâl’e hayrandı ve her fırsatta onu takdîr ediyordu. Bu sebeple Türkiye, onun Endonezya için bir model olarak ele alabileceği ve en öne koyduğu çalışma sâhasıdır. Birkaç hafta sonra yayımlanan bir başka makâlede Soekarno, Türk halkının mîzâcının ülkenin batılılaşmasına yardımcı olduğunu, çünkü ne fanatik ne de filozof olduklarını ve uzun süredir içinde bulundukları kültür zenginliğinin bunun kanıtı olduğunu söylüyordu. Soekarno’nun sözlerinin altında yatan mesaj açıktı. Aralarında açık bir karşılaştırma yapmaya bile gerek olmayan Hindistan’da Müslümanlar’ın İslâm’a resmî bir sistem olarak değil, canlı bir ateş olarak yaklaştıklarını ve Türkiye’de ise, dîne bakışın bundan çok farklı olduğunu ifâde ediyordu. 

Soekarno, Türkiye’yi ‘İslâm düşüncesinin en modern ve radikal merkezi’ olarak tasvîr ediyordu. Zîra, yapılan reformlara bakınca, 1928’de din ve devletin ayrılması ile İslâm’ın ortadan kalkmadığı, aksine Türk halkına teslîm olduğu, devletin İslâm’ın kontrolü altında olmadığı anlaşılıyordu. İslâm, devletin himâyesinden kurtuldu, Hilâfet kaldırıldı, şeriat komiserliği görevi kaldırıldı, İsviçre Medenî Kaanûnu kabûl edildi, Kur’ân Türkçeleştirildi. 

Devlet ve dînin ayrılmasının İslâm için olumlu etkileri olduğu fikri, Mustafa Kemâl’in reformlarının temeliydi.  Aynı gerekçeyle Soekarno da, bir ulus-devlet için dîne karşı tarafsız siyâsî platform geliştirmek istedi. Diğer yandan Ahmed Hassan ve Muhammad Natsir ise bu yolun milleti ancak ahlâksızlığa ve putperestliğe götüreceğini söylüyorlardı. İlki, İsviçre Kaanûnu’nun şeriat kanunları yerine seçilmesine meydan okuyordu. Bunun câiz olmadığına hükmetmiş olan Reşit Rıza’nın tesirinde kalıyordu. İkincisi, dîne karşı tarafsız bir devlete sâhip olmanın imkânsız olacağını savunuyordu.

1920’lerin ikinci yarısında Mustafa Kemâl tarafından ileriye taşınan reformlar, Endonezya’daki tâkipçileri tarafından muhtelif şekilde anlaşıldı. Bu anlayış, onların ilgi sâhalarına göre farklılık gösteriyordu. 

Açık olan şuydu ki, 1890’lardan 1910’lara kadar Padişâh’ın maiyetine, İmparatorluğun Avrupa akınlarına ve askerî başarılarına duyulan hayranlık, artık yerini Osmanlı Hilâfeti’nin kaldırılması ve yapılması gereken reformlarla ilgili haberlere bırakıyordu. Yeni Türkiye’nin, hangi esaslar üzerine kurulacağı ve nasıl yükseleceği yazılıp konuşuluyordu. Türkiye, 1930’ların Dünyâ’yı sarsan ekonomik tahribâtında güçlü olarak ayakta dururken, Endonezyalı yorumcular Mustafa Kemâl’in getirdiği reformlara farklı bir perspektiften bakmaya başladılar. Cihânşümûl bir eğitim, kamu hizmetinde istihdam, kadınların özgürleşmesi, tarımsal ve endüstriyel kalkınma arasında denge kurulması gibi husûsların hepsi, modernleşme bulmacasının önemli parçaları hâline geldi. 1940-1941 yıllarında ülke içinde gelişen tartışmalar açısından ele alınınca, mes’ele çok yönlü gerçeklik, siyâsal İslâm ve lâiklik arasındaki bir ikilem olarak basite indirgendi. Endonezya’nın nasıl modern, bağımsız bir ulus-devlet şeklini alması gerektiği konusundaki tartışmalarda modern ve bağımsız Türkiye’nin 1930’larda göstermiş olduğu atılım ve gelişmeler yön gösterici oldu. İlerleme, böylece İslâmî konularda olduğu kadar sosyal ve ekonomik açıdan da çerçevelenmiştir. 

Mustafa Kemâl Atatürk sâdece Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu değildir, o aynı zamanda Güneydoğu Asya’daki Müslüman liderler için de örnek bir şahsiyettir. Bu örnek, kendilerini sömürge devletlerinin boyunduruğundan kurtarıp bağımsız bir devlet olmalarında, ülkelerini yeniden yapılandırmalarında ve millî kimliklerini oluşturmalarında hep önlerinde durmuştur. Bağımsızlık fikri Malezya’ya göre bugünkü Endonezya topraklarında daha etkili olmuştur. Endonezya’nın milliyetçi lideri Soekarno, halka hitaben yaptığı ilk konuşmasında;

“Hiç kimseden yardım almaksızın kendi öz kaynaklarına dayanarak ve sâdece kendi azim ve gayretimizle bağımsızlığımıza kavuşmalıyız.” 

demiştir.

Türkiye’de Millî Mücaâdele’den sonra Hilâfet’in kaldırılması Malezya ve Endonezya’da farklı tepkilere yol açmıştır. Türk millî mücâdelesi desteklenirken Hilâfet’in kaldırılması Malezya’daki aristokrat çevrelerce soğuk karşılanmıştır. Malezya sultanlıkla yönetildiği için bunu anlamak bir nebze mümkün. Maley aristokratlar, Atatürk’ün askerî başarılarına övgüler düzerken inkılâplarda aşırıya kaçıldığını söylemişlerdir. Aristokrat çevrelerde hâl böyle iken İngiliz yazar L.R. Wheeler 1930’lu yıllarda Malezya’da Mustafa Kemâl Atatürk’ün portrelerinin yüzlercesinin evlerin ve dükkânların duvarlarında asılı olduğunu bize aktarıyor. Wheeler; 

“Genç Maleyler, Mustafa Kemâl Atatürk’ün karşı konulmaz gibi görülen Îtilâf Devletleri’ne karşı mücâdele veren bir Asya Gücü olduğu fikrinden çok etkilenerek Türkiye’yi gıpta ile izlemekteydiler.”

diyor.

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını tasdîk ettiği için bağımsız Malezya’nın ilk başbakanı, değişik çevrelerde “Türk tipi başbakan” diye ile anılır olmuştu.

Malezya’da hâl böyle iken Türkiye’deki gelişmeler Endonezya’da hep olumlu karşılanmıştır. Bu dönemde Türkçe eserler Endonezya diline tercüme edilmiştir. Atatürk’ün hayat hikâyesinin ve Türk İnkılâbı’nın teferruatıyla anlatıldığı Turki dan Mustafa Kemâl Atatürk-Türkiye ve Mustafa Kemâl Atatürk- ve Turki dan Tamaddunya- Türkiye ve Medeniyeti- adlı eserler kaleme alınmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in ilk Türkçe baskısının Eylül 1924’te yapılması ve duâların Türkçe okunması, Güneydoğu Asya’da da Kur’ân-ı Kerîm’in Maleyce’ye çevrilmesini, yorumlanmasını konuşulmaya başlamasını tetiklemişti. Kur’ân-ı Kerîm ancak 1928 yılında Maley dilinde basıldı. Türk İnkılâbı ile birlikte Güneydoğu Asya’da da İslâm’ın özüne dönülmesi yolunda çalışmaların ve tartışmaların yoğunlaştığını görüyoruz. 1912 yılında kurulan The Reformist Muhammadiyah Jawa’da, İslâm anlayışının anlaşılır ve özüne uygun olmasına yönelik çalışmalarda Orta Doğu’dan esinlenilen fikirler, “anti bid a wave” denilen bida karşıtı dalgalanmalara sahne olmuştu. Türkiye’de çıkan ayaklanmalardan Menemen olayı sonucu Güneydoğu Asya’da bu olayı Arapların çıkardığına inanılmış ve bu durum Araplara olan îtimâdı azaltmıştır. Bintang Timoer gazetesinde Mustafa Kemâl’in kurduğu devlete destek verilmiş ve ‘umuyoruz bu iç karışıklıklar kendi içinizde derhâl hallolur” mesajı verilmiştir. Adı geçen gazetenin düzenli olarak Milliyet Gazetesi’nden haberleri yerel halka ulaştırdığını görüyoruz. Bu dönemde Mısır ve Irak gazetelerinin Modern Türkiye devletine karşı olmalarına mukâbil, Güneydoğu Asya basınında, Türkiye’nin geri kafalı fanatiklik ve Sovyet Rusya arasında orta yolu bulmuş bir devlet olduğu kanaati hâkimdir. Bintang Timoer’ın bir makalesinde yazdıkları dikkat çekicidir:

“Türk Hükûmeti’nin dîni yok etmek istediği doğru değildir, fakat gerçek niyeti İslâm’ın rûhunu tüm engellerden kurtarmak ve korumaktır.”

Bu makaleler devâm ederken Endonezya’da kurulacak olan yeni ve özgür devletin yapısı tartışmaları ile Arap geleneklerinin ne kadar İslâmî olduğu tartışmaları da alevlenmiştir. Endonezya’nın kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Soekarno, bu tartışmalar sürerken şu açıklamayı yapmıştır; 

“İnsanlar nasıl olur da kolayca genç Türkiye’ye iftirâ ederler? İnsanlar, kendi gözleriyle görmeden, çeşitli çizgilerdeki kitapları daha önce hiç okumadan genç Türkiye’deki umûmî durum hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadan Türkiye’yi suçlamaktadırlar. Hiç de gerçek olmayan şeylerle ona iftirâ atmaktadırlar. Türkiye’nin dîni tamâmen kaldırdığını söylüyorlar. Hâlbuki durum hiç de öyle değildir...” [I]

Bugünkü Endonezya’nın kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Soekarno bir fikir ve aksiyon adamı olarak Atatürk’e hayrândır. Mecliste yapmış olduğu konuşmalarda, bu hayrânlığı açık olarak anlıyoruz. Soekarno, Atatürk’ün vefâtından sonra yazdığı bir makâlesine Ziya Gökalp’dan bir cümle ile başlar: 

“Biz Doğu’dan geliyoruz, Batı’ya doğru yürüyoruz”

Soekarno, Türkiye’yi ilerlemenin bir örneği olarak sunar.

Endonezya, 1945 yılında bağımsızlığına kavuştu. Ama bu kavuşma esnâsında, Hollanda sömürgeciliğine karşı verilen savaşı tâkibeden de İkinci Dünya Savaşı yıllarında toplam dört milyon insan hayâtını kaybetti. 

Atatürk ve Türk inkılâbının Endonezya’daki etkileri devam etmektedir. Büyük bir Atatürk hayrânı olan Ruslan Aldülgâni, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in 1986 yılında Endonezya’yı ziyâreti münasebetiyle bir yazı kaleme alır ve şöyle der:

“... Benim neslim için Türk adı tabiî olarak bir anlam ifâde etmektedir, yâni Endonezya milliyetçiliğinin yükselişi için bir ilhâm kaynağı oluşturmaktadır. Bizim millî uyanışımızın târihini araştırdığımız zaman, 20 Mayıs 1908 târihi önemli bir yer tutar. Her ne kadar 1898 yılında Filipinler’deki ve 1905’te Japonya’daki olaylardan etkilenmeler olduysa da, esas olarak XIX. yüzyıl sonlarında başlayan ve 1908 yılında zirveye ulaşan Genç Türk Hareketi’ne dayanmaktadır. Bu etkinin boyutunu görmek için sâdece Bung Karno’nun Di Bawah Bendera Revolusi adlı kitabının birinci cildindeki makaleleri, Bung Hatta’nın Kumpulan Karangan adlı eserinin özellikle birinci cildindeki yazıları okumak veyâ H.O.S. Cokroaminoto ve H.A. Salim’in eserlerine bakmak yeterlidir. Bu yazıların hepsi de, Genç Türk Hareketi’ni ve 1919 yılında alevlenen Türk inkılâbını gözlemlemekte ve ondan övgüyle bahsederek etkilenmektedir. Gerçekten, ben küçük bir çocuk iken, Surabaya şehrindeki ebeveynlerimin ve komşularımın evleri ile şehrin etrafındaki köylerdeki evlerin duvarlarında kırmızı fesli Türk sultanlarının resimleri asılmaktaydı. Bu, neyi simgelemektedir? İşte bu, Endonezya halkının Türkiye’ye karşı sempatisinin simgesidir. Çünkü özelde Açe halkının mücâdelesine ve genelde de Endonezya halkının XIX. yüzyıl sonlarında Hollanda sömürgeciliğine karşı verdiği silahlı mücâdelesinde, Türkiye hep Endonezya’nın yanında olmuştur. O zamanları ben hâlâ hatırlıyorum. Mustafa Kemâl Atatürk’ün portreleri, millî harekete katılan insanların evlerinin duvarlarını süslemekteydi. Çünkü Bung Karno, Bung Hatta, Dr. Soetomo ve diğerleri tarafından başlatılan millî harekete onlar öncülük etmekte ve halka onlar siyasî eğitim vermekteydiler. Bu tür faaliyetler, 1930’lu yıllar boyunca devâm etti. Gerçekten o dönemdeki genç nesiller, Mustafa Kemâl’in hayat hikâyesini, Tanzimat hareketi ve Genç Türk Hareketi hakkındaki bilgileri, Hâlide Hanım, Tekin Alp ve diğerlerinin yazılarını okuyan daha yaşlı nesillerden etkilenmekteydi. Bütün bunlar, Türk inkılâbının Endonezya milliyetçiliği için bir mukâyeseli araştırma, model ve ilham kaynağı olduğu anlamına gelmektedir. İşte Türk adı, Endonezya millî hareketi için şüphesiz bir model ve ilhâm kaynağı olarak benim neslimin hafızalarından hiçbir zaman silinmeyecek ve kaybolmayacaktır. Fakat Türk adı bizim için sâdece bununla kalmaz. Türk adı ve özellikle Mustafa Kemâl Atatürk adı, bizim hâfızalarımızda prensip ve cesareti gerektiren modernleşme faaliyeti sebebiyle de çivi gibi çakılıdır. Çünkü millî devrim vasıtasıyladır ki, Genç Türkler ve Yeni Türkiye Batı Dünyâsı içinde yer alarak az gelişmişlikten kurtulmayı hedeflediler…” [II]

Atalarımızın XV. asırda atmış olduğu sağlam Türk düğümü Güneydoğu Asya’daki Müslümanlar ile Türkiye arasında her devirde farklı gelişmeler ışığında daha da sağlamlaşmış ve Türk adı Güneydoğu Asyalı Müslümanlar için dâima ilhâm kaynağı olmuştur.

Türk Dünyâsı’nın doğusu ile batısının buluşmasının anlamlı bir meyvesi olan Anadolu, Balkan ve Birinci Dünya savaşları ile meş’ûm Mütâreke günlerinde çok sıkıntılı günler geçirerek acıyla yoğrulmuş topraklar olmuştur. Bu acılı günlerde Türk milletinin bağrından çıkan ve bağımsızlık mücâdelesini başarı ile sonlandırıp istiklâline kasteden düşmanları teker teker yurttan kovan Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk, sâdece Türk milletine hizmet etmekle kalmamış, aynı zamanda asırlardır sömürge idâreleri altında inleyen toplumlara da zaferleri, azmi, fikirleri ve reformları ile hürriyet ve istiklâl meş’alesi olmuştur. 

Ayşe Samiha

Singapore

05.03.2022

Kaynaklar

  • C.S. Peacock and Annabel Teh Gallop – Islam, Trade and Politics Across the Indian Ocean: Imagination and Reality– Proceedings of the British Academy 200, 1-23- The British Academy 2015 

  • C.S. Peacock and Annabel Teh Gallop – From Anatolia to Aceh, Ottomans, Turks and Southeast Asia, Published for the British Academy 

  • Formichi, C., “Indonesian Readings of Turkish History, 1890s to 1940s”From Anatolia to Aceh, Ottomans, Turks and South East Asia,Proceedings of the British Academy, 2015. 

  • Formichi, C., Mustafa Kemal’s Abrogation of the Ottoman Caliphate and its Impact on the Indonesian Nationalist Movement,Historical Memory and Contemporary Contexts, London and New York, 2013. 

  • Wiggers, Toerki dan Joenani(Grieland) Batavia, 1897, KITLV M dd 68.

The relationship between pan-Islamic ideals and religious nationalism is further addressed in C. Formichi, Islam and the Making of the Nation: Kartosuwiryo and Political Islam in 20th Century Indonesia (Leiden 2012).


Referanslar

  • Sukarno, Dibawah Bendera Revolusi, I, s.404; Under the Banner of Revolution, I, s.388. 

  • Roeslan Abdulgani, “Hubungan Indonesia Turki: Gerakan Turki Muda Beri Inspirasi Pejuangpejuang Kemerdekaan Kita”, Indonesia Menatap Masa Depan, Jakarta: Pustaka Merdaka, 1986, s.350-351. 

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: