26 Haziran 2022
Eğer bir makale yazacak olsaydım, adını da “Ebediyyet Sırrı” koysaydım dedim. 
Sunullah Gaybî Hz.’nden, İsmail Rusuhî’ye, oradan Azbî Baba’ya dolaştım azcık. 
Sonra Hz. Mısrî’de nefeslendim. 
Birbirinden güzel beyitler, gazel ve kasideler arasında seçim yapmakta hayli zorlandığımı itiraf ederim. Açık bir seyir arıyordum aslında. 
Bu var oluşa ve hayata Türk Aklı’nın ne mânâ verdiğini veciz ifadelerle görebileceğimiz, yeniliğini yitirmemiş, ilke temelli bir açıklamayla yaralarımıza merhem, sorularımıza cevap olacak; birbirimize destek vermek niyetiyle tavsiye ve telkin edebileceğimiz  örnek bir metin, tam bir mümessil arıyordum. 
Her bir deyiş ve hikmetli sözün kendi bağlamındaki güzelliklerine gölge düşürmek de istemem. Yukarıda adı geçen ve geçmeyen nice Türkmen ulusu bulunduğunu bilmez değilim. Hepsinin ruhaniyetinden helallik dilerim.  Ama aradığım şey, temsil kabiliyeti taşıyan bir isim ve derdime tercüman olacak kudretlice bir “söz”dü! 
O kişi kim olabilirdi? 
Sözüyle “savaşları kesecek”, dertlilere derman olacak bir kemal mertebesinden konuşacak o Türkmen Kocası kim olabilirdi? 
Evet! Elhamdülillah bu soruya cevap olacak aday sayımız epeyce çoktur.
Ancak ilk akla gelen isimler arasında yapılacak bir seçimde en önde gelecek ismin Yunus olacağına kaniyim... Şeksiz şüphesiz ve rakipsiz olarak Yunus!  O bir ulu kol başıdır!
En azından bana göre!
Divanında bir küçük tur atmakla, o en kökten suallerin aradığınız cevaplarını sarahaten veriverir. Taa ilk metafizik menşe’imize ecdadın ne mânâ verdiğini bir çırpıda söyler ve bakakalırsınız:
Ne oğul varıdı ne kız, vâhid idük anda biz
Konşuyıduk cümlemiz nur tağın yaylar iken
Eee? 
Hani “fani dünya”nın geçici sakinleri olarak bizim beka ihtiyacımızın cevabı? 
“Üç günlük ömürler”le bu beka yurdunda yer tutmaya kim cür’et edebilir? 
“Biz kuluz ve birer ateş böceği yanıp sönmesinden farkımız yok!” deriz zaman zaman. Ancak bunu gönlümüze kabul ettirmek de kolay değildir. “Acaba Yunus nasıl görmüştür?” derseniz, o hiç nazlanmaz ve inanmakta zorlanacağınız bir tablo koyar önünüze:
Tanrı kadim kul kadim, ayrılmadum bir adum!
Gör kul kim, Tanrı kimdür; anla iy sahib-kabûl!
Yaa!
Tanrı kadim kul kadim…
Hem de “bir adım bile ayrılmadan” birbirinde devam eden hallerle… Kulları, “kabullerindeki acziyet”ten “kendisini Tanrı varlığında var görmeye” çağırır… 
Fevkalade bir ufuktur bu. Öteler, ötelerin öteleri… 
Yâd ve yabancı yoktur! 
Ben vehmimiz hâricinde!
Hazmedip tekrar rota doğrultanlara bu diyardan giderken kalıcı bir “selam” bırakmıştır, biliyorsunuz.
Rota nasıl düzelecek? Hemen söyler:
Ayıdun Yunus'a dursun, yüzünü toprağa sürsün;
 Öğüdin kendüye virsün, okuduğun dutsun dimiş! 
Bazen dünya nesnelliğinde şeytan arayanlara acıyasım gelir, bazen de bu kavramın icadında bir afet görürüm. Aslında cehlin hüküm sürdüğü yer ve zamanlarda bir korku unsuru olarak hiç de fena buluş değildir diyenler yok değil!  Ama bu tutumda çok büyük bir tehlike vardır. Çünki onu harice atarken, zımnî bir süper güç icadı, ululayış var. Onun ululanışına mukabil, biz kendimiz olan “Tanrı nefesi cevherimize rağmen” Hakk’ı da hariçte aramaya başlarız. Bu tutum ise kendimizdeki bencillikle boğuşmak yerine suçluyu hep dışarıda aramaya, mâbudumuzu da bir “kral tanrı”ya çevirmemize sebep olur…  Gerçekte şeytanı ümüğüne çökülmüş nefsin hallerinde aramak gerektiğini bilemeyiz. Onu hariçte ve boynuzlu kuyruklu bir kâbusa döndürerek tahayyül ederiz. 
Halbuki fıtraten Tanrı nefesi olduğu halde, toprağa bulanmış ruhun, geçtiği merhaleleri unutup, kendisini beden varlığı gibi duyumsayışı nefs! Ama o Tanrı nefesi, varlığa çıkış hikayesini hatırlamasa bile, ezelden yâdında kalan  tamlık ve mükemmellik rüyasını unutamıyor! Ona maddî yollarla, beden imkanlarıyla tekrar ulaşmak istiyor. “Yol”un sınır çizgilerini kabullenmekten kaçışıyla da şeytanlaşıyor. 
Halbuki maksuda vüsûlün yolu arınmaktan, anbean değişip duran maddî âleme bağlılıklarını terkten geçiyor! Bunu içine sindirene ne mutlu:
Sûret nakşın gidermekle gönül mülki temiz olmaz  
Akar rahmet suyı çağlar gönül kirin yuyan gelsün...
Gönül kirin yuyan gelse ne mi oluyormuş:
Bu benim gönlüm alan, doludur cümle âlem, 
Nereye bakar isem, onsuz yer göremezem. 
*
Diyorum ki; bir şey bilmiyorsak, bir Tanrı eri iz bırakmadıysa muhitimize, gözümüzü kırpmadan  Yunus’da karar kılmalı.
O tertemiz, apaçık, yanılmamış, yanıltmamış, dupduru, mis gibi Türkçesiyle bir vefâlı yâr...
*
Günleriniz hayr olsun, aydın olsun yârenler...

Yazar Hakkında:

Sait BAŞER

Sait BAŞER

Araştırmacı - Yazar
 
Aralık 1957 tarihinde Isparta-Yalvaç’ın İleği köyünde doğdu. İstanbul Sağmalcılar Lisesini bitirdi. Üç yıl Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde okudu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde yüksek öğrenimini tamamladı(1982). “Yahya Kemal’e Göre Türk Kimliği ve Görüşlerinin Kamuoyundaki Yansımaları” konulu teziyle doktor oldu(1996). Sakarya Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde öğretim üyeliği yaptı. 1984-1994 yıllarında Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın neşriyat müdürlüğünü yürüttü. Kubbealtı Akademi Mecmuası’nın Yazı İşleri Müdürü idi.
Türk kültür ve inanç tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınır. Türk Edebiyatı, Türk Yurdu, Doğu Türkistan’ın Sesi, Kültür Dünyası dergilerinde yazdı. Çok sayıda yayımlanmış makjalesi ve kitabı vardır.

Yazarın diğer makalelerinden: