26 Haziran 2022

1.Dünya Savaşı’nın sefaletinin içinden komünizm, 1930’ların büyük ekonomik bunalımından da Nazizm doğdu… Her ikisi de daha güzel bir dünya vaat etmişti, hatta mükemmel bir toplum; oysa vardıkları sonuç başka bir şeydi… Marx’ın varlıklı bir avukatın oğlu olarak daha büyük beklentileri vardı… Engels varlıklı bir Alman tekstilcinin oğluydu… Belli bir zaman diliminde hedefleri insan işgalini de gerçekleştirmişlerdi… Marx’ın da arzu edeceği gibi, kolektifleşme bütün öldürmediği köylüleri ‘sınıfsız’ bir konuma getirmişti. Artık beyinlerini kullanmadan yaşıyor ve çalışıyorlardı, başarma veya başaramama özgürlükleri ve istedikleri zaman tarlaları terk etme hakları ellerinden alınmıştı.”[1]

Belki komünizm kadar olmasa bile izmlerin her birinin fanatizm olduğu söylenebilir. Çünkü bunların özellikle kendilerinin düşüncelerinden başka doğru kabul etmemeleri fanatizmin bir göstergesidir. Ayrıca her birinin insan adına güzel tuzaklar(!) hazırlaması izmleri temsil eden liderlerin uygulamalarını ve davranışlarını tarihe silinmeyecek acılar olarak kayıt etmiştir. Bütün izmlerin birbirlerini destekledikleri görülmüştür. Çünkü hepsinin ortak tarafı insanı işgaldir. Nitekim Stalin’in Faşizmin ağası Hitler’den “Ne adam!” diyerek hayranlıkla söz ettiğini, Hitler’in de Stalin için “Bir hayvan, ama muhteşem büyüklükte bir hayvan ve kendi tarzında müthiş biri”[2] demiş olduklarını biliyoruz.

Kapitalizm, nasıl ki feodalizmin yerine geçmeye çalışmışsa, Marksizm de güya Kapitalizmi yıkarak onun yerine geçme savaşı vermiştir. Yani bu izmler arasında insanı işgal etme savaşları devamlı süregelmiştir. Nitekim Marksizme göre, Kapitalizmin emperyalist aşamasında kapitalist sistemden kopmalarla başlayacağı ve sosyalizmle kapitalizmin birlikte var olduğu bütün dönem boyunca süreceği öngörülen tarihi dönemi, kapitalizmin genel bunalımı olarak adlandırılmaktadır.[3] Gerek kapitalizm gerek Marksizm ve materyalizm insanı maddede, maddeyi insanda kaynaştırma gibi bir garabetin içine girmişlerdir. Bunun neticesinde insan ya eşyanın kölesi olma veya nesneye sahip olmazsa özgür olacağı, eşit olacağı gibi çelişkilere itilmiştir. Biri eşyaya sahip olmayı körüklerken diğeri eşyanın, kapitalin özgürlüğü kısıtladığı gibi savunmalar içerisine girmişlerdir. Aslında bireyin mal varlığı olmaz onları idare edenlerin –güya devletin- mal varlığı olur şeklinde düzenlenmeye çalışılan sistem bireyi bir ‘hiç’ mertebesine de indirmiştir.  Faşizm de hangi isim altında ortaya çıkmış olursa olsun, ferde saygı göstermeyen, onu diğer bazı izmler gibi dış gayelere tabi kılan ve gerçek ferdiyetçiliğin gelişmesini engelleyen bir sistem[4] olarak insan işgalini amaçlar. Bunlarla birlikte daha başka izmler arasındaki çatışmalar insana mutluluk, özgürlük getirme yerine her biri ayrı ayrı insanı şaşkına çevirerek amaçları doğrultusundaki insanı gerçekleştirmeye, işgal etmeye başlamışlardır. Nitekim Paul Hazard’ın[5] tespit ettiği gibi, İtalyan Rönesans’ı ile ortaya çıkmış olan Ateizm yanında Paganizmi dirilten de yine İtalyan Rönesans’ı olmuş. Bu ve benzer izmlerin çatışmaları, meydan kapma savaşları neticesinde E. Fromm’un da[6] dediği gibi Batı dünyası her ne kadar Tanrı’ya inancı konusunda propagandalar yapıp, sloganlar atsa da sistemleri materyalist bir kültür ve insan yaratmıştır.

İşte bu materyalizm anlayışı aynı zamanda, dinin, ahlaki değerlerin, devletin, kanunların toptan reddedilişi anlamına gelen Nihilizmi de beslemiştir. Bazen insanın her türlü işgaline direnme, özgürlük adına, insanın doğasına yani yaratılışına uygun ölçüler kaçırılarak Nihilist davranışlara başvurulması da bir işgalden diğer işgalin kucağına oturmak anlamına gelir. İnsanın “insan” ve kendi olmasında “amaç” ya da “amaçlar” önemli yer tutar. Amaçsız insanlar da Nihilizmin işgalinden kendilerini kurtaramazlar. Bunun için insanı her türlü işgal girişimlerinin gerisinde muhakkak “gayesiz bir insan” arayışı vardır. Çünkü gayesiz insan silahları elinden alınmış, savunmasız bir asker gibidir. Sadece ve nasıl olursa olsun bir hayat sürdürmek istiyorsa teslim olmaktan başka çaresi de yoktur.

“Hayvan kulağından (yularından) insan sözünden yakalanır” şeklinde ifade edilen atasözü, felsefede bir anlayışın çarpıklığını yakalamada dikkatli birine çok yardımcı oluyor. Çünkü o düşünce anlayışı ki “hiç”i felsefeleştirerek adına Nihilizmdemiştir. “En iyi kural kuralsızlıktır” bu akımın felsefesidir. Sözde serbestliği aslında başıboşluğu hayat tarzı olarak şırınga eder. Bir anlamda insan özgürlüğü ile merkep özgürlüğünü aynı kulvarda görür.   Nihilizm insanda öyle bir hiççiliğin peşinde ki aslında buna kendisi de inanmıyor. Çünkü nihilizmin asıl amacı güya bomboş bir dünyada hiçbir şeyin anlamı kalmadığında, daha doğrusu insan (ne kadar başarılabiliyorsa) hiçleştirildiğinde anlamlı olan sadece haz oluyor. Yani nihilizm de insana diğer birçok izmin yaptığı gibi bir vaatte bulunuyor. İnsanda tek ve asıl gerçeğin “haz” olduğunu işaret ederek, hazlarla insanı işgal etmeye çalışıyor. Bu işgal önce insanı sadece fiziki, biyolojik hazza yönlendirerek onun psikolojik alanını ele geçirmeyi hedefliyor.Çünkü böylece gerisi arkadan gelecektir. İnsan olmanın getirdiği sorumluluğu “özgürlük” adına insandan soyarak kendi kuralsızlığına hapsetme anlayışıyla büyük bir açık veren nihilizm, işte tam bu noktada suçüstü yakalanmıştır. Nihilizm eğer bir felsefi provaysa bunlar hala ne diye sadece kendilerinin inandığı hiççiliğe, hiçi hiçine felsefi bir kimlik giydiriyorlar? Çünkü bunlar bir ahtapotun ayrı kolları olan ve bilimsel bir felsefe olduğunu açıklayan materyalizmeksistansiyalizm, ekonomik köleliğe isim olarak verdikleri liberalizm, siyasi kölelik için uydurdukları sosyalizm gibi her izmin amacı da insanı işgal etme iştahını canlı tutmaya yöneliktir. Bu izmler ki güya insanı özgür ve mutlu kılmak için ortaya çıkmışlardır. Hatta bu izmlere göre insan öyle özgür olmalıdır ki “Tanrı’ya itaatten kurtulmalıdır”.  Oysa bu iddialarla yola çıkan izmler insanı Bir olan Allah’ın kulu olmaktan uzaklaştırırken küçük büyük, gizli açık sayısız tanrıların kulu yapma girişimlerini de saklayamadılar. Hep bunlara kulluğa davet ettiler. Bu eylemlerine hala devam etmektedirler. 

İnsan özgürlüğünü esas alarak ortaya çıkan Liberalizme de zaman zaman farklı anlamlar yüklenebilmekte. Bunlar uygulamalara göre yeni sıfatlar da almaktadır. Tarihte J.Loce ile ilk çıkışından sonra Neo liberalizm, Modern liberalizm, Klasik liberalizm vb. adlar verilerek tanımlanabilmekte. Yahut farklı görüşlere sahip olanlar tarafından ya yüceltilmekte ya da en ağır eleştiriler getirilebilmektedir. Ne olursa olsun bu izmlerin devamlı olarak birbirlerini doğurduğu da rahatça söylenebilir. Nitekim 18.yüzyılın ikinci yarısı ile 19.yüzyılın ilk çeyreğinde Rönesans’ı izleyerek gelişen yeni liberalist-kapitalist toplum düzeninin geniş halk yığınları ölçüsünde getirdiği ekonomik ve sosyal bunalımlar, sıkıntılar hayalci sosyalist akımları meydana çıkarmıştır. Çıkışta belki farklı olan izmler hep bir haklılığın tarafı olarak kendilerini öne çıkarmaya çalışmışlar. Oysa aynı kaynaktan beslenerek insan işgalinin kavgasını başlatmışlardır. Mesela Komünizmle faşizm arasındaki amansız kavgayı bu kaynak birliğine ve müşterek insan düşmanlığına bağlamak gerekir[7]

Liberalizmle ilgili önemli eleştiriler getiren Şaban Ali Düzgün[8] bu konuda şu düşüncelerini ileri sürmektedir: “Liberal düşünce, ferdin hürriyeti adına, bu hürriyete engel merkezler olarak kiliseyi, dolayısıyla dini, kraliyeti ve tabiatı görüyordu. Bu düşünce de toplumda ferdi hürriyeti sınırlayan bir diğer faktördü. Bu sebeple, düşünce hürriyeti adına dine ve kiliseye, ekonomik hürriyet adına tabiata, siyasi hürriyet adına monarşiye ve yaşama ve ahlak hürriyeti adına toplumsal değerlere karşı savaş açıldı… Liberal düşünce, insanı kendine tutkun egosu dışında bütün kayıtlardan kurtarmaya yönelik bir hareket görünümündeydi. Buna göre insan, emelleri, arzuları, ihtiyaçları, korku ve endişeleri ile neyse oydu. Bütün benliği ile var ve kendisi olabilmesi için arzuları tatmin edilmeli, korku ve endişeleri giderilmeliydi. Sonuçta ekonomik olarak liberalizmi ve politik olarak da demokrasiyi doğurmuş ama hızını alamayarak dinden bağımsız olma (ateizm i. k.) ve ahlaki kayıtsızlık gibi liberal düşüncenin doğasında olmayan sonuçları da beraberinde getirmiştir… Liberal düzeni savunarak düşüncelerinin başlangıcını akıldan değil, duyulardan alanlar da kulluk ahlakını kaldırmakla birlikte, insanı bir başka bakımdan köleleştiriyorlardı. Kişi bundan böyle ben sevgisinin, zevk çekiminin, para biriktirme mekanizmasının kulu oluyordu”.

Liberalizm eleştirileri daha çok diğer izmlerle ilişkileri, bağlantıları açısından ağırlık kazandığı görülmektedir. Liberalizmin, ilk uygulama olarak "özgürlüğü" temel alan bir model olduğu doğrudur. Bu anlayışı düşünenler kendi toplumlarında her alanda özgürlüğü esas alarak bir sistem kurmaya çalışmışlar ve adına da Liberalizm demişlerdir. Çünkü her alanda özgürlük kulağa hoş gelen ve görünüşte de insani bir yanı vardı. Fakat ekonomide Liberalizm kısa zamanda kapitalizme ardından emperyalizme dönüştü. Yani belki yeni izmler doğmadı ama yeni izmlere dönüştü. İnsanı, insanlığı topyekûn işgal etme girişimleriyle çağımızda en azgın şekli olan küreselleşme ya da globalleşme adıyla büyük bir dünya kafesi yaratma yoluna girdi. İnsanı, insani değerlerden uzaklaştırarak, insanın insana yaptığı zulümleri meşrulaştırma rüzgârını körükledi. Güce sahip olanların her zaman adaletli ve haklı olacağı felsefesini besler duruma geldi.

20. yüzyılda başlayan ve 21.yüzyıla sarkan genel geçer medeniyet anlayışında “hümanizm” adı verilen “insancıllık” geçmiş yüzyıllarda, özellikle bugünkü Batı’nın temellerinde insanları tanrılarına kurban etme çarpıklığını bastırma, bir anlamda günah çıkarma anlayışı da yatmaktadır. Herhangi bir savunma ile affedilemeyecek ve normal karşılanamayacak insanı pespayeleştirme dönemleri güya…

(Devam edecek…)

Dipnotlar

[1] James C. Davis. İnsanın Hikâyesi. Çev. B. Bıçakçı. 6.Baskı. İst-2011. S.305, 306,316,317

[2] j. C. Davis. a. g. e. s.332

[3] Sosyal Bilimler Sözlüğü. Ö. Demir ve M. Acar. İst-1993,s.198, 199

[4] E. Fromm. H.Kaçış.1979.s.347

[5] Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme. s.165

[6] İtaatsizlik Üzerine.2001.s.78

[7]Burhan Ulutan. İktisadi Doktrinler Tarihi. 1978.s.59

[8]Din Birey ve Toplum. S.66. Sosyal Teoloji, s. 55  

Yazar Hakkında:

İhsan KURT