7 Aralık 2022

Türkçenin hâs güllerinden bir söz güzeli olan “bayram”, onu telâffuz eden dile ve o dilin sâhibi olan kula, daha işin başında ferâhlık, hoşluk bahşeder. Katar katar deyim, atasözü ve mecâz yüklü bir söz olan “bayram”, Batı mahreçli yaşayışın “festival, yortu” idrâki yanında ne kadar geniş ve dahî sarıp-sarmalayıcı bir mevkidedir. Bunu anlamak için, bayramlaşmak lâzımdır.

Ne var ki, epeyidir bayramlaşamıyoruz. Bu tesbîti, son birkaç yıldır başımıza üşüşen salgın hastalığa bağlamak, işin satıhta kalan kolay tarafıdır. Biz, o salgın âfetinden epeyi zamân önce, bayram âdetlerimizi turizm patlatma heveslerine kurbân verdik. Bayram tâtillerinin uzatılıp azatılmamasına dâir ortaya atılan fikirlerin merkezini, hep turizm hesapları teşkîl etti. Tâtili bayrama tercîh eden bir cemiyet yapısına sâhip olduk.

Oysa bayram, insan berâberliği ve dahî insan selâmlaşması, kucaklaşması, konuşması demektir. Bayram, bizim örfümüzde, öpülen ellerin, alınan bayrâmiyye bahşîşlerinin, sorulan hatırların yekûnudur. Dijital bir hayât yaşamaya başladık ve maalesef, bayramlı düşüncelerimizi de dijital vesîlelere sipâriş eyleyip, işin içinden çıkar olduk. Çıkabildik mi? Orası belli değil.

İlkokul ve orta okul yıllarımın geçtiği Aydın’ın Horsunlu kasabasında, aslâ unutmadığım ve her bayram aynı tâzelik iklîminde hatırladığım sahneler vardır. Horsunlu’da tren istasyonunun çapraz karşısına rastlayan ve halk dilinde “İstasyon Câmii” diye bilinen mescid hacmindeki mâbed, Ramazan ve Kurban Bayramlarının, kasabadaki başlangıç yeri ve satırbaşı mevkii idi. Yaşıtım olan bütün çocuklar, bayram namâzı için, günün o pek erken saatinde, bayramlık elbîselerimizi, pabuçlarımızı giyer, büyüklerimizle berâber câmie doluşurduk. Daha bayrama birkaç gün varken, Horsunlu piyasasında mâdenî para darlığı, sıkıntısı başlardı. Her yetişkin, - kadın olsun, erkek olsun - elindeki kâğıt paraları bozdurur, mâdenî paraya çevirirdi. Bayram namâzının câmi içindeki faslı bitip de, içerideki kalabalık dışarı çıkmaya başladığında, cümle ceket, yelek ve pantolon cepleri mâdenî para ile dolu olan büyükler, askerî bir nizâmla sıralanırlar, ellerini öpecek çocukları beklemeye başlarlardı. Biz çocuklar da, hiçbirini atlamadan büyüklerin ellerini öper, günlerdir biriktirilen o mâdenî paralardan hissemize düşeni alırdık. 

Bahsini ettiğim o yıllarda, Horsunlu’da, hemen herkesin “Berber Amca” diye bilip çağırdığı, kasaba eşrâfından bir bey var idi. Berber Amca, bayram bahşîşi en bol ve çok olan büyüğümüz olma vasfını ve dahî rekorunu, hiç bırakmadı. Bu yüzden, onun önünde biriken ve uzayan el öpen çocuk kuyruğu, diğer kuyruklara fark atardı. Hemen bütün çocuklar, Berber Amca’nın elini ikişer, üçer def’a öperdik. Bunun için de o kuyruğa, art arda girmekten çocukça bir bayram zevki alırdık.

Câmi önü bayramlaşmasının ardından,  çocukların ev dolaşması başlardı. Hangi evin kime âit olduğunu, âdetâ ezbere bilirdik. Bu sefer açılan kapılarda kadın büyüklerimiz görünür, hazırladıkları bahşîşleri kapıya gelen çocuklara verirlerdi. Kadın elinden aldığımız o bayram bahşîşleri içinde, mâdenî paranın yanında, şekerler, o kadınların mübârek elleriyle pişirilmiş börekler, çörekler, tatlılar da olurdu. Yine o bahşîşler arasında, kenârları işlemeli bez mendiller, ayrı bir bayram saltanatı kurarlardı.

Bundan sonraki fasıl, toplanan paraların harcanmasına ayrılırdı. Horsunlu’nun bakkal dükkânları önünde, daha bayram namâzı bitmeden tezgâhlar kurulur, çocuklara hitâb eden her çeşit oyuncak sıralanırdı. Bu bakkal dükkânlarından biri babamındı. O yüzden, bahsettiğim oyuncak ve bayramlık tezgâhlarını çok iyi bilirim. O tezgâhlarda en çok mantar tabancası, o tabancaların mantarları ve çatapat dediğimiz, yere sürünce veyâ üstüne basınca patlayan benekli şeritler alıcı bulurdu. O alış veriş vakti geldiğinde, kasabanın içi mantar tabancası ve çatapat sesleriyle dolar, burnumuza kesîf bir patlamış tabanca mantarı kokusu gelirdi. Böylece, bayramdan önce darlığı çekilen mâdenî paralar, bakkal kasalarına dönerdi.

Velhâsıl, Ramazan ve Kurban Bayramlarının gelişi, Horsunlu’nun bütün sokaklarına, bütün evlerine, bütün insanlarına toplu bir coşkunluk yaşatırdı. Bu dediklerimden, bugün hangileri kaldı? Zannedersem, ortada utanılacak, âr edilecek bir netîce var. Hepimiz, bayramdan kaçar olduk. Bayramdan ayrı düşüp, suretâ ve uzaktan bayramlaşan insanlara döndük..

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: