7 Aralık 2022

Devlet sözü, aslen Arapça olmasına rağmen, Türkçenin hayli zengin bir kelimesidir. Zenginliğinin ölçüsü, bizzat mânâsındadır. Zîrâ, bu kelime bir yandan siyâsî topluluk karşılığında kullanılıyor, bir yandan da son derece şahsî vasıf ve hasletlere alem oluyor. Devletin sözlük karşılıklarına şöyle bir bakalım:           

Devlet: Belli bir toprakta bir hükûmet idâresi etrâfında teşkilâtlanmış bulunan bağımsız siyâsî topluluk, milletin hukûkî şahsiyet kazanmış şekli.           

Devlet: Devleti idâre eden organ, hükûmet.           

Devlet: Ululuk, büyüklük, büyük rütbe, büyük mevki ve makâm.           

Devlet: Mutluluk, saâdet, tâlih, baht.           

Türk dilinde, asırlar içinde teşekkül etmiş o kadar çok devletli deyim ve tâbir var ki, listesini çıkarmak epeyi gayret istiyor. Onlardan bir kısmını yazmaya çalışalım.

Ülke idâresinde söz sâhibi olan kişiye, cinsiyetine bakmaksızın “devlet adamı” demişiz.

Türk Devleti’nin koruyup kollayan sıfatlarına bakarak ona “Devlet Baba” adını takmışız.

Devlet düzeni, işleyisine “devlet çarkı” söyleyişini uygun bulmuşuz.

Yazılı ve sözlü geleneklerimize bakarak, devlet muâmelelerinde kullanılan dili - ki, bu hep Türkçe olmuştur - “devlet dili” bilmişiz.

Sonradan fakîr düşmüş görgülü insanlarımız “devlet düşkünü” olmuşlar.

Cümle devlet maslahatına “devlet gemisi” denmiş.

Devletin tekmîl kurum ve ünitelerine “devlet kapısı” adı konmuş.

Umulmadık zamânlarda yaşanan iyi tâlihlere “devlet kuşu” gözüyle bakmışız.

Hem devletin işleyişindeki gizliliklere, hem de mecâzî olarak çok gizli olan her şeye “devlet sırrı” adı verilmiş.

Nice sevdiğimiz veyâ hürmet ettiğimiz yârânımızı uğurlarken “devletle, devlet ü ikbâl ile” diye temennîlerde bulunmuşuz.

Ve nihâyet, müessisi ve hânedânı kim olursa olsun, cümle Türk devletlerine “Devlet-i ebed-müddet” gözü ile bakmışız.

Son olarak, şehâdet şerbeti içme işini de “devlet-i şehâdet” saymışız.           

Süleyman Çelebî merhûm, Türk’ün dilinden düşmeyen ulvî eserinde, Hazret-i Peygamber’in bahtiyâr vâlidesi Âmine Hâtûn’a:           

“Ulu devlet buldun ey dildâr sen!”

diye hitâb ediyor.           

Devletin başında yarım asra yakın durarak, bütün Dünyâ’nın takdîrini kazanan ve kelimenin bütün mânâları ile “devletlû” olan Kaanûnî Sultan Süleyman Hân, o meşhûr beyitinde:           

“Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi           

Olmaya devlet Cihân’da bir nefes sıhhat gibi”

diyor.            

Burada, Türkçedeki devlet ihtişâmının “Muhteşem Süleyman”dan sâdır olan târifi vardır. Yâni, Kaanûni’nin demesiyle, Cihân’da devlet arayanlar, sağlık ve âfiyet içinde alınıp verilen bir nefese bakmalıdır.           

Bunca devlet söyleşmesinden sonra, siz, hâlâ bu kelimenin Arapça olduğunu düşünüyor musunuz?

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: