3 Temmuz 2022

İlk kalem alıştırmalarını yaptığım ve bazılarını şurada burada yayınladığım dönemlerde -elli yıl önce- yakinen tanıdığım, kendisinin de eli kalem tutan bir edebiyat öğretmeni bu yazılarımdan bazılarını okumuş. Karşılaştığımız bir gün “senin üslubun eleştiriye çok yatkın biliyor musun “dedi. Sonra da ekledi: Maalesef bizde tenkit-eleştiri fazla gelişmemiştir. Bunun için de eleştirinin getireceği faydalardan gereği gibi yararlanamıyoruz. Sen eleştiri yazıları yazmaya devam etsen iyi olur. Ancak bizde eleştiri ve eleştirmenler pek sevilmez, hatta düşmanları bile olabilir, dedi. 

Öğretmenin söylediklerini dikkatlice dinledikten sonra, ben de o halde bana niçin ısrarla eleştiriler yazmamı öneriyorsun? Ben ne dışlanmayı ne de düşman kazanmayı hiçbir zaman istemem, demiştim. 

Bu konuşmamızın derin anlamını yıllar sonra anlıyorum ki özellikle edebiyatta, sanatta eleştiriye gerçekten ne kadar da ihtiyacımız varmış -hala var ya-. Şimdilerde daha iyi görülüyor ki önlerine hiçbir eleştirmen çıkmayan, yazdıkları hiç eleştiri tezgahına konulmayan bazı  kalem tutanlar eline kalemlerini aldıklarında her konuya balıklamasına dalıyorlar. Dalsınlar dalmasına da yazdıklarında, anlattıklarında Türkçeyi ara ki bulasın. Anlamlı ve anlaşılır bir cümle mi, hak getire. Bodoslama mı desem, karakucak mı desem, serbest veya grekoromen mi desem hiçbirine uymuyor yazılanlar, anlatılmak istenenler. Zaten bu kalemlerin böyle bir şeye uymak gibi ne yetenekleri ne istekleri ne de kabiliyetleri olmadığını en küçük eleştiri karşısında parlamalarından, “benim tarzım böyle” demelerinden de anlaşılıyor. Bu konuda o kadar çok örnek var ki. Mesela neredeyse her hafta bir arkadaşım bu bozuk metinlerden örnekler gönderir, bazen güler, şaşırır bazen de sinirlenmeden yazılanları okumaya, anlamaya çalışırız. Temelde Türkçeye sonra akla da mantığa da zerre kadar uymayan bu bozukluğu bir araya getirme başarısını (!) gösteren veya gösterenlere yeni baştan şaşırmadan edemeyiz. İşte tam burada “aklımıza mukayyet ol ya Rabbi” demekten de geri duramayız.

Dedim ya edebiyatta eleştiriyi çok önemseyenlerdenim. Özellikle yazdıklarımı derinlikli, anlamlı, gerçeklikten sapmadan ve konuyu kişiselleştirmeden eleştirenlere hep sıcak bakarım. Çünkü yapılan ve yapılacak  olan eleştirinin sadece yanlışlarımı düzelteceği için değil yazdıklarıma anlam katacağı ve yazdıklarımın daha anlaşılır olacağını düşündüğüm için mantıklı, katkı sağlayan tutarlı eleştirilere düşüncelerimde yer açmaktan hep ben kazançlı çıktığımı biliyorum. 

Bizde eleştiri yok mu yoksa eleştiri yapmaktan çekiniyor muyuz? Hemen hemen neredeyse herkesin yazdığı ve yazar olduğu zamanımızda yazın hayatının çer çöple dolmasının en önemli sebeplerinden biri de eleştiri yapılmamasıdır. Aslında bizde eleştiri vardır fakat hâl hatır adına, gönüller kırılmasın kaygısıyla eleştiriden kaçınılmaktadır. Neticede bu tür yaklaşımlar doğrudan edebiyat hayatına büyük zararlar vermektedir. Herkesin yazdığı ama hadi diyelim binde birinin yazar sıfatını kazanmaya hak kazandığı bir çıkmaz içine girilmektedir.

Bazı zamanlar yaptığımız gibi geçenlerde de bir arkadaşımla büyük bir yazarın (!) yazmış olduğu iki paragraf üzerinde konuştuk. Gerek içerik gerekse cümle yapısı bakımından tam bir felaket olan bu yazı müsveddesi aslında tersine okunduğunda çok öğreticiydi. Lakin hiçbir tarafından tutamadık ki elimizde kalanlardan örnek vereyim. Biraz uzun sayılabilecek konuşmamız sona erdiğinde Salah Birsel aklıma geldi. Niçin bu kadar bozuk yazmaya devam ettiklerini açıklamada bile zorluk çektiğim bu tipler için O, “edebiyat alanına ayak değdirir değdirmez yokluğa karıştıkları göz önünde tutulursa, ‘çakal soluğu’ da denebilir” diye yazmıştır. Tamam da bu “çakalları” alkışlayanlara, kışkışlayanlara ne demeli? Bu da ayrı bir konu.

Mehmet Akif de lisandan çok bahsedip doğru yazmanın yanına bir türlü yaklaşamayan, trajikomik ifadeler içerisinde kendilerine doğru bir yol çizemeyen bu yazarmış gibilere “Edebiyat Bozuğu” ifadesini kullanır. Elbette O edebi bir laf etmiş oysa malum kişilere söylenecek, hatta söylendiğinde yakışacak ne sıfatlar var. Eh biz de Salah Birsel ve Akif’e uyarak edebiyatın ve edebimizin dışına çıkmayalım değil mi?

Bu zoraki yazarlara ne denebilir ki? Önce yazmış olduğunuz iki cümleyi, sonra paragrafı, sonra da yazınızın bütününü okuyunuz… Sahi bir şeylerin farkına varabildiniz mi? Eğer “yok” diyorsanız bildiğiniz gibi yazmaya, zihinleri işgal ve meşgul etmeye, hatta çöplük üretmeye, çok şeyler anlatır gibi hiçbir şey anlatmamaya devam ediniz!

Yazar Hakkında:

İhsan KURT

Yazarın diğer makalelerinden: