3 Temmuz 2022

Evliyâ Çelebî, Seyâhatname’sinin dokuzuncu cildinde, pek çok Anadolu kasaba ve şehrini, bu arada Menemen’i anlatıyor. Nasreddîn Hoca’dan tenbîhli bir tatlı mîzâh bakışını, bedeninde dâimâ taşıyan Evliyâ Çelebî, tam mânâsıyla bir halk filozofu olduğunu, bu vesîle ile bir kez daha isbât ediyor. Menemen, güzel yurdumuzun ve güzel milletimizin mutfağına bağdaş kurup oturan bir güzel vatan köşemizdir. Nice hâtıramızın bir yerinde, yediğimiz Menemenler ve ona dâir sohbetler duruyor. Nice lokantanın camında, orada Menemen yapıldığını bildiren yazılar okuduk. Bizim sokaktaki insanımız, bu lezîz yemeğe, ezici ekseriyetle “Melemen” der. İnanır mısınız? Evliyâ Çelebî de, Menemen değil, Melemen diyor. Neyse, sözü, uzatmadan Evliyâ Çelebî’ye verelim:

"Ve bu şehirde, hikmet-i Hudâ, Temmuz ayında, ikindiden sonra şehir içre bir adam kalmayıp, küçük ve büyük cümle ahâli, şehrin dört yanındaki bağ ve bahçelere gidip oralarda yatarlar. Sabâh olunca, yine şehre gelirler. Zîrâ, şehir içinde bir adam kalsa, o gece, o adamı sivrisinekler yerler. Amân vermeyip helâk ederler. Ve şehrin hâkimi, bir adama cezâ vermek istese, bir gece elini ve ayağını bir direğe bağlayıp bırakır. Sabâh olunca, o adamı helâk olmuş yâhûd tulum gibi şişmiş bulurlar. O adam, şâyet sağ kalırsa, yapıp ettiği cümle günâhlarını îtirâf eder. Suçlu olan adamlara, böyle işkence ederler.             

Melemen şehrinin, tâ bu mertebe sivrisineği vardır. Zîrâ, sineklerin pâdişâhı, değirmenler cânibinde, bir kuyu vardır, o kuyudadır, derler. Ve hakîkaten, gurûb vakti olunca, o kuyudan sivrisinekler, duman duman olup çıkarlar ve şehri istîlâ ederler. Nice kere, ahâli, bu kuyuya neft ve katran ve çıra yakıp atmış ve çalı çırpı doldurup yakmış. Nemrûd ateşi, o kuyudan Eflâk’a çıkmış. Yine de, Melemen şehri, bu sivrisinek belâsından kurtulamamış. 

Ve hâlâ ihtiyâr kimseler naklettiler ki:  

‘Sultan Ahmed zamânında, bir dervîş, bir Ramazan gecesi, bu şehrimize gelmiş. Hangimizin hânesine vardı ise, misâfirliğe kabûl edilmemiş. Sabâh olunca, o dervîş, sabâh namâzını edâ eylemiş ve câmide olan cemaate: Ey Melemen’in hasîs ve denî halkı! Bu abd-i zaîfi bir gece konukluğa almadınız. Bu hakîrin, size şu yâdigârı olsun. Geceleri safâ-yı hâtırınız olmasın. Her gece hâneninizi omzunuza alıp taşra çıkasınız, demiş. Ve elindeki balmumundan bir sivrisinek sûretini, bir kâğıt ile bu kuyuya atmış. O gece, şehirde, cümle halk, nâmûs[1] derdinden nâmûs-ı ârı terk edip bağlara firâr etmiş. Hâlâ, şehrimizde, o zamândan beri, sivrisinek istîlâsı vardır.’

Hikmet-i Hudâ, bu şehire gelen misâfirleri sivrisinek aslâ ısırmaz ve bir garîbe, aslâ zarârı isâbet etmez. Acîb sırr-ı Hudâdır. Gûyâ, Acem’de Kaşiye akrebinin, misâfirlere zarârı isâbet etmediği gibi, bu şehirde dahî, sivrisinek tılsımı olup, bir şekilde def’i mümkün olmamıştır.”

Bir milletin, Evliyâ Çelebî gibi bir seyyâhı var ise, o millet büyük, hem de çok büyük millettir..

----------------------

[1] nâmûs: sivrisinek [nâmûsiyye: cibinlik.].

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: