25 Temmuz 2021

Bedenin, çevrenin ve ruhun maddî-mânevî pisliklerden uzak tutulmasına temizlik denir. İslâmi ıstılâhta; hades denilen, ibâdetlere mâni hükmî kirlilik hallerinden ve necâset denilen maddî pisliklerden temizlenmektir. Yani temizlenmek isteyen bir kimsenin gerek hakîki pisliği (Necâseti), gerekse hades denilen mânevî pisliği gidermek için meşrû (Şer'i şerife uygun) bir sûrette suyu ve toprağı yahut her ikisini birden kullanmasıdır.

İslâm, bütün beşerî sistemler ve diğer dinî nizamlar arasında temizliğe en çok yer veren dindir. Bütün ibâdetler ve her çeşit dinî hayat temizlik üzerine kurulur. Hadis ve Fıkıh kitapları önce İmân ve temizlik bahisleriyle başlar. İslâm'ın yarısı temizlik kabul edilir.

Kur’ân-ı Kerîm ve Hâdis-i şeriflerde, temizliğin önemi ve gerekliliği üzerinde ısrarla durulmuş ki, gerek ilk vahiyden sonuna kadar Kur’ân-ı Kerîm’in bütünü ve bunun tefsiri olan hadis kitaplarının tertibinin hikmetlerinden biri insanı temiz ve pak etmesidir. Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) gelen ilk vahiy ile ilmin önemi ve gerekliliği ortaya konmuştur.

Oku, yaratan Rabbin adına ki, bütün varlığı O yarattı… (Alak: 96/1-5)

Bu âyet-i kerîme ile Yüce Allah, insanın aklını kirleten, ruhunu karartan câhillik ve bir sürü hurâfeleri ilmin ve inancın ışığında aydınlatıp temizlemiştir.

Bunu takip eden ikinci vahiyle de yine Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e:

“Ey elbisesine sarılıp örtünen (Resulüm), kalk ve (insanları) uyar; ve sadece Rabb’ini yücelt; elbiseni temiz tut;..” (Müddessir: 74/1-7)

Dinimizin, üzerinde daha önem ve titizlikle durduğu temizlik ise kâlp ve gönül temizliği yani iç temizliğidir. Çünkü dışı süslenmiş, ancak iç âlemi kötü ve kirli duygularla dolu bulunan bir kimse imânın hakikatine ulaşamaz. Cenâb-ı Hak, kurtuluşa erenlerin ilk sıfatının kötülüklerden arınıp temizlenme olduğunu şöyle açıklıyor:

“Şüphesiz arınıp temizlenen ve Rabb’inin adını zikredip de namaz kılan kimse kurtuluşa ermiştir.” (A'lâ: 87/14-15)

Mükemmel bir temizlenme ise dış temizlenmenin yanı sıra, akıl ve kalbin (gönlün) temizliğini de içerir. Aklın temizliği, vahyin irşâdıyla aydınlanma şeklinde olur. Kâlbin temizliği cimrilik, kibir, gıybet, yalan gibi kötü huy ve hastalıkları terk edip onların yerine kâlbini ihlâs, takva, hilim, cömertlik, doğruluk, dürüstlük gibi iyi huylarla doldurması; Beşerî ilişkiler boyutunda ise insanın hemcinslerine karşı kin, haset, kötülük gibi olumsuz duygulara kâlpte yer vermemesi, aksine iyilik ve hoşgörüyü ilke edinmesi anlamına gelir. Buna göre, İslâm’da görünür ve görünmez hakîki pisliklerden (necâset) temizlenme temizliğin ilk kademesini, insanda meydana geldiği var sayılan hükmî kirliliklerden (hades) temizlenme temizliğin ikinci kademesini ve insanın içinde (kalbinde) bulunan kötülük ve kirliliklerden temizlenme de temizliğin üçüncü ve en yüksek kademesini teşkil eder. Müslüman’ın kademe kademe “hakîki”, “hükmî” ve “mânevî” pislik/kirliliklerden arınıp temizlenmesi ve bu saflıkla Allâh’ın huzuruna çıkması öğütlenir.

Temizliği, sadece beden temizliğine hasretmek yanlış olur. Beden temizliği kadar, hattâ ondan da önce mânevî temizlik olan kalb temizliği, niyet dürüstlüğü, ahlâk güzelliği gereklidir. Nitekim niyeti temiz olmayanın ibâdeti hâlis olmaz, dolayısıyla, Allah katında kabûl görmez. Bu sebeple Müslüman da kalb temizliği ile beden temizliği birleşmeli, her ikisinin de temiz tutulması hâlinde kâmil bir Müslüman olunacağı bilinmelidir. Beden ve kâlp temizliği, İslâm'ın temeli ve en mühim bir esâsıdır.

"Şübhe yok ki, Allah, tevbe edenleri de, (maddî - mânevî kirlerden) temizlenenleri de sever.." (Bakara: 2/22).

Cenâb-ı Hak, kâinata büyük bir temizlik kanunu koymuş ve bütün mahlûkatın bu kanuna itâat etmelerini emretmiştir. Çevremize şöyle bir göz gezdirdiğimiz zaman, atomlardan güneşlere, zerrelerden yıldızlara kadar bütün varlıklarda, bu temizlik kanununun hükmettiğini görürüz. Kandaki alyuvarlar, vücuda giren zararlı mikrop ve maddeleri yok ederek bu emre uyarken, her zaman içimize alıp verdiğimiz nefesimiz de, kanı temizleyerek aynı kanuna tâbi olduğunu gösterir. Hava, yeryüzüne konan toz topraktan ibâret necâsetleri üfler, temizler. Bulut, ıslak bir sünger gibi zemin bahçesine su serper, toz toprağı yatıştırır. Bütün bunlar, Allâh’ın kâinata koyduğu temizlik kanununun ne derece intizam içinde işlediğinin örnekleridir. Kâinattaki bu umumî temizlik hakîkati, Cenâb-ı Hakk'ın “Kuddûs” isminin bir cilvesidir. Atomlardan yıldızlara kadar bütün varlıklar, Allâh’ın, Kuddûs ismine dayanan kâinattaki bu muazzam temizlik kanununa itâat edip temizliklerine son derece dikkat ederlerken, elbette insanın bu umumî kanundan, İlâhî âdetten uzak kalması düşünülemez.

İşte temizlik hakîkati, Kuddûs ismi gibi İsm-i A'zâmdan sayılan bir isme istinad ettiği içindir ki, hadîs-i şerîfte temizlik îmanın nûrundan ve kemâlinden sayılmıştır. Âyetlerde de maddî ve mânevî temizlikler, Allâh’ın sevgisini ve rızasını kazanmağa vesile gösterilmiştir.

Gönül bardağını temizlemek ise; dinimizin yasakladığı bütün kötülüklerden ve kötülüğe götüren bütün sebeplerden uzak durmak, bizi iyiliğe ve olgunluğa ulaştırmaya engel olacak fenâ duyguları, kalbimizden silmek, ibâdetleri yerine getirmek, riyâdan ve gösterişten sakınmak, haramlardan ve yasaklardan kaçınmak demektir.

Gönül kâsesini temizleme, vuslat kapısının ilk durağı oluyor. İnsanlığın, ekmel insan olmanın sırrı nedir? İnsan bir sır hazînesidir. Cenâb-ı Hak ona engin bir gönül, muhabbetullah ile dolu bir gönül bahşeylemiş çünkü. Evet, işte bu sır, gönül hakkında bilgi sâhibi olmaya bağlıdır. Bu da kişinin kendisini, nefsini tanımaya bağlıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Nefsini tanıyan Rabb'ini de tanımış olur" buyurmuşlardır. Yâni nefsinin fani olduğunu bilen, Rabb'inin bâki olduğunu bilmiş olur. Nefsini zilletle tanıyan Rabb'ini izzetle tanımış olur. Nefsini ubûdiyyetle tanıyan, Rabb'ini rubûbiyyetle tanımış olur da denilmiştir. Bir kimse kendini bilmezse, diğer bütün varlıkları bilme ve tanıma imkânından tamamen mahrum olur. Dolayısıyle kendini bilme çalışması, aynı zamanda insanın özüne doğru yaptığı bir yolculuktur da.Özüne ulaşan insan orada Yaradanın sevgisi ve marifet ilmi ile karşılaşır.

Allah (c.c.), insanı hür bir irâdeyle yaratmış, âlemde ne varsa onun emrine münhasır kılmıştır. Binânaleyh, insan dışında bağımsız, özünü ortaya koyan, çevresini, varlığının temel ilke ve niteliklerini işleyen başka bir varlık yoktur. Ve bütün âlemi bir bütünlük içinde yansıtan, Hak’tan gelip yine Hakk’a dönecek olan olumsuz bir özün, bitmeyen bir yaratıcı gücün taşıyıcısı olan insanda, Cenâb-ı Hakk’ın küllî irâdesinin bir parçası, yâni irâde-i cüziye vardır. Bu cüz-i irâdeyle Hakk’a dönecek olan insanın vuslat yolunda bazı mertebeleri aşması, geçmesi gerekir. Bu mertebelerde, gönül bardağını temizleme ve“marifetullah” denen gönül bilgisini elde etmek, onunla olgunlaşmak ve aydınlanmak gerekir

Gönül bardağını temizlemek için en etkili yolun “Nefis Temizliği” olduğunu, Ârifler buyurmuşlardır. Zünnûn-u Mısrî (k.s): "Kul için en zor hicab, nefsi görmek ve onun idaresine tâbi olmaktır" der. Zirâ nefse uymak, Hakk'ın rızâsına muhâlefet etmektir. Hakk'a muhâlefet ise, bütün hicabların sırrı ve başıdır. Muhammed b. Ali Tirmizi (k.s) ikâz ediyor bizleri: "Nefsinde mevcûd ve bâki olmakla beraber Hakk'ı tanımak istiyorsun! Hâlbuki senin nefsin daha kendisini dahi tanımış değildir, başkasını nasıl tanıyacak. Yâni nefsin, kendisinin var oluş hâlinde kendisinden mahcubtur. Nefsin, kendisinden kendisi ile mahcub ve perdelenmiş bir hâlde bulununca, Hakk'ı nasıl mükâşefe ve temâşâ edecektir? "Ey kendisinin ne olduğunu bilmekten âciz olan insan, yaratıcını nasıl bileceksin? O hâlde nefsini bırak da O'nu öyle tanı." Nefsiyle hemhâl olan, nefsine esir olan, nefsin esaretinden kurtulamayan, nefsin arzu ve isteklerine boyun eğen bir kimsenin, Mârifetullâh'a yâni, O'nu tanımasına ve O'na vuslata yol bulmasına imkân yoktur. Hâlbuki insan, her âlemden bir numûnedir.

Allâh Teâlâ ile kul arasına gerilmiş büyük perde, yâni mânîler, yerler ve gökler gibi maddî mesâfeler değildir. Bu perde daha çok nefsin, kendisini Hâlık'dan ayrı bir varlık hisssetmesidir. Bunun için Cenâb-ı Hakk: buyurmakta ve insana kendinden verdiği cevheri hatırlatmaktadır. Hadîs-i kudsîde de:" Demek ki, ilâhî hazîneler ve sırlar, insana ithaf ediliyor. Cenâb-ı Hakk, yüce ilâhî varlığını, insanın kudsî yapısında tanıtmak istiyor. Hem de "insanın sırrıyım" demekle, zâtî aslını, insanın vasfında müjdeliyor. Şâyet bu cevher ve müjde, mü'mini aşk ve muhabbet neticesinde kemâle eriştirebilirse, o zaman kalb, ilâhî esrâr âlemine doğru merhale almağa başlar. İlâhî âlemin sırları, eşyânın hakîkati, insan ve kâinât denilen sır, ortaya çıkar. Kul, kalb-i selîm tecellîlerine mazhar olur.

Gönül bardağını temizleyenler, her an oraya bir başka güzelliğin aksettiğini görürler, her an Cenâb-ı Hakk'ın sayısız kudret akışından birine şâhid olurlar. Yâni kendilerinde meknuz olan "ahsen-i takvîm" hakîkatini keşfederler. Çünkü onlar için bizim güzelliklerine sarıldığımız mecâzî renkler ve kokular yoktur. Onlar, dünyevî renk ve kokuları aşmışlardır. Zîrâ onlar, mârifetullâha ermişlerdir. Dünyâ ilimlerinin kabuğundaki nakışı bırakmışlar, hakîkate ulaşmışlar ve oradan ilâhî sonsuzluğu seyretmektedirler.       

Gönül bardağını temizleyenler, Allah’a aşk derecesinde muhabbet eden ve “Uns billâh” neşvesi içinde hayatını devam ettirmesidir. Cenâb-ı Hakk’ı aşk derecesinde seven ve O’nun yüce muhabbetine erişen bir kimse, gözünü ve kulağını, elini ve ayağını insanlığa tahsis eder. Aşk-ı ilâhi ile yanan, envâr-ı ilahi ile bezenen ve Rabbimizin himayesine erişen bir muvahhid, O’nun emn-ü emânı içinde yaşar.

Gönül bardağı temizlenince, onda ilâhî nur ve sırlar belirir. Eğer ona öfke, şehvet, gaflet ve dünya sevgisi aksederse tekrar kirlenir. Bu temizlik, mârifetullah, şeriate bağlılık, ilim ve iffet, zühd ve takvâ, zikir ve tâat ve murâkabaya dikkat ile olur. Bu gönül sâhibi ârif-kâmil kişinin nefsi kırık, kalbi Allah'tan (c.c) gayrısından temizlenmiş ve yalnız O'nun sevgisi ile dolmuştur. O kalp, artık Allâh'a âittir. O evde yalnız Allah aşkı ve muhabbeti yaşar. O'ndan gayrısı oraya giremez.

Hazret-i Mevlânâ'nın ifâdesiyle;“Ey dostlar, şekilden, sûretten geçer, mânâ âlemine girerseniz, orasının cennet ve gül bahçesinin içinde daha müzeyyen bir gül bahçesi olduğunu görürsünüz.”buyuruyor.

Bütün bu ifâdelerden de anlaşılacağı gibi, gönül bardağını temizlemedeki gâye, bedende kudsî ve ilâhî bir emanet olarak taşınan “Rabbânî latife”, “rûh-ı menfûh”u, mücâhede ve tasavvufî prensipler çerçevesinde takviye ederek, topraktan kurtulup fışkıran bir fidan gibi, süflî âlemin karanlıklarından kurtararak, kendi öz ve asıl âlemi olan “emir âlemi” ile irtibatını temin ve Hakk’a yine Hak ile kulluk etmeyi sağlama gâyesine mâtuftur. Bu sâyededir ki, rûh yukarıda belirtilen âlemlere urûc kâbiliyetini kazanmış olur.

Rûhumuzu kapkaranlık bir dehliz gibi çepeçevre kuşatan bu fâni, geçici ve eğreti kalıp perdesini aralamak ise, seyr dediğimiz çileli, ızdıraplı ve dikenli bir yolu yürümemize bağlıdır. Allah’dan “nefha-i ilâhî” ile ayrılmış durumda bulunan rûhun bu ızdırâbı, ancak onu perdeleyen şeylerin ortadan kaldırılması, engellerin aşılması ve perdelerin yırtılması ile bitecektir. Rûhun emir âleminden kopup, perdelerden geçişi, unutkanlığı (nisyânı) ve asıl âleminden habersizliği beraberinde getirmiş olan kişiye “insan” denmiştir. En büyük saadet, bu beşerî tavrın getirdiği unutkanlığı zikri dâimî ile silip, tekrar Allâh’a dönmedir. Bunu temin için de; Gönül bardağını temizleme ve Allâh’a yaklaştırıcı bir eğitimle, nefs-i emmâre dediğimiz süflî tabiatımızı terk ile “heykele bağlı hayatın esâretinden” kurtulmaktır. Bu, bedenle yaşarken, beşerî hapishâneden kurtuluşu sağlamak ve “Bir ile aslî Birliğe” dönüşü temin etmektir.

Bir insanın gönlünün temizlenmes,i Allâh’ın nurlarının tecelligâhı olması Hz. Mevlânâ’nın öğretisinin bir parçasıdır; “Kâdir-i Zü’l-Celâl’in nurları bu gönle nasıl sığsın? Ama O’nun Nûrunu ararsan, onu orada bulursun. Ancak bu, O’nun bütün nurunun kemâliyle kalbe sığacağı anlamına gelmez. Sen aynada kendi suretini nasıl bulursan O’nun da nurunu kâlpte öyle bulursun. Sûretin de tamamen aynaya sirayet etmemiştir. Ama aynaya bakınca orada kendini görürsün.”