11 Ağustos 2022

Bâzı kardeşlerimiz durup durup, bize farklı sebep ve üsluplarla şöyle soruyorlar:

“Vahdet ve barış yolu olduğunu iddia eden bir anlayış, nasıl olur da kendi görüş ve inancı dışında, yahut öyle farz ettiği bazı kişi ve gruplarla mücadele eder? Hani “Lâ fâile illallah” vardı? Hani Allah’tan başka mevcut yoktu? Mücadele eden kimse aslında Allah’a mı meydan okumuş olmaktadır? 

Bırak herkes zamirindeki mânâ ve niyeti tahakkuk ettirsin! 

Ehl-i Tevhid olduğunu söylüyor, sonra da birilerini birileriyle mücadeleye davet ediyorsun?.. 

Oldu mu şimdi yani?”

*

Tevhid ehli olmakla tabiatın işleyişini inkâr mümkün mü? Ehl-i Tevhid olmak, mevcut hilkat kanunlarına rağmen bir fantezi üretip o kuruntuların içine kendinizi hapsetmek midir? 

Birlik’ten kasıt, hilkatteki mevcut yapıyı anlayarak (okuyarak), o yapının fıtratı içinde kendi pozisyonunu açıklayabilmek, bu gerçekçi açıklama üzerinde değer ve kavram üretmek, medeniyetini inşâ etmek değil miydi?

...

Karşımızdaki tabloda bir Celâl-Cemâl dengesi var.

Yerçekim gücünü merkezkaç gücü dengeliyor, soğuğu sıcak, ateşi su, bozulmayı yeniden doğuş, ölümü hayat… Yırtıcı etoburlar saldırdığında ceylanlar en azından kaçıp kurtulmaya çalışıyorlar… Arslan sürülerini yıldıran bufalo mücadelelerini az seyretmedik belgesellerde. 

Vücudumuzdaki bakteri alyuvar mücadelesini kaldırsak hayat gene de devam eder mi? Aldığımız nefesi vermesek, yeyip içtiklerimizi çıkarmasak!

...

Siz nerede duruyorsunuz?

Celal ehli iseniz öfkeye, nefrete, şiddete, imhaya… çalışırsınız; Cemal ehliyseniz sevgiye, merhamete, şefkate, yaşatmaya, inşâya vakfedersiniz enerjinizi… 

*

İslâm barış demek, selam demek, muhabbet ve rahmet demek… 

Evet! 

Ama aynı İslâm, savunduğu değerler adına savaşmayı isteyen bir yaklaşıma da sahip. 

Hz. Peygamber’e bakın, Hz. Ali’ye bakın…  O insanların hayatlarındaki mücadele kısmını ayırın, geriye  kalanı söyleyin.  Mevlânâ’nın onca eserinin bir mücadele azmi sonucu yazıldığını görmemezlikten gelin. “Değerlerini korumak adına savaşa çağrılanlar”dan bahseden, kaçanları lanetleyen âyetleri yok farz edin.

...

İçkiyi, uyuşturucuyu, kumarı, fuhuşu, sapık ilişkileri… savunmak ister misiniz? 

Ama bu başlıklar birer sektördür! 

Patronların kâr etmesi için de bizim canımız ciğerimiz olan sayısız mâsuma kıyılması gerekir. 

Özendirme kampanyaları düzenlerler, bu gayeyle medya edinirler; hoş görünümlü Noeller, modeller, filmler, reklamlar vs. ile müşteri kışkırtırlar, sûret-i Hakk’tan görünen işbirlikçi politikacılar sürerler demokrasi meydanlarına! Kendi güçleri çoğunluğa hükmetmeye yetmezse, karşı taraftan görünen sahte teşekküller üretir, onların desteğiyle yaparlar melanetlerini…

Bunlar görülmeyen işlerdir mi diyorsunuz?

Pekâlâ görülmekte, hattâ neredeyse dünyaya hükmedecek güce ulaşmaktadırlar. 

Ama İslâm’ın yasakları bunların önünü kesiyor. Gayr-i meşrû addedilmelerini sağlıyor! İslâm’a ve Töresine aykırı değerlere halkın yüz vermeyeceği belli olan bir zeminde, açıktan mı istesinler mâsum gençliğin hayatlarını?

“Çağdaşlık” deyip isteyecek, “modernlik” deyip isteyecek, “entellik” deyip isteyecek,  hattâ ve hattâ “Hizmet” deyip isteyecek…  Sen pazarlanan paketi satın aldıktan sonra kaderine küs!.. 

...

Eğer pazarlama taktikleri istenen sonucu vermiyorsa imkan toplar, güç kullanırlar. Bu güç ya çete gücüdür, ya  istihbarat ve şantajdır,  ya hukuk sistemi gibi bir güce hükmeden kurumun gücüdür, ya toplumun savunma güçleri ele geçirilip kullanılır. Hattâ siyasi güçler tarihinde şerre hizmet eden örnekler sayısız.

...

Şimdi ülkemizdeki hikâyeye mümkün mertebe o perspektifle bakılmalı. 

Mübârek Ramazan günü elinde bira şişeleri, eski tüfek Marksistler, Boğaz Köprüsü’nde onlarca insan katledenlerin aileleri, önde, elinde “adalet” yazan bir dövizle on yıllarca milletin değerlerini imha edegelmiş, “Batılı değerler” adına görevli bir siyasetin lideri…

...

Ama yıllardır her imkanla saldırılmış bir ülkenin insanısınız. Sadece gençliğinizin bir kısmı yetmiyor artık bu kandan beslenen Batılı değerlerin sahiplerine…  Küresel şeytanın emeli, artık açıkça ülkenizin elinizden alınma aşamasına taşınmış. 

Suriye’de size karşı bir düşman ordu kurulmaya başlanmış, yığınak yapılıyor! Saldırı hazırlıkları son aşamada…

*

“Her şey merkezinde” midir?

Evet! Şahsımız adına ruh hijyenimiz adına bu ortak iradeyi göreceğiz. Ancak hayatın mücadele temelli akışını görmemezlikten gelirsek, hayatımız ve varlığımız üzerine hesap yapanların işini kolaylaştırmış oluruz. 

Tevhid, Celal-Cemal dengesidir! O dengedeki yerini bir gayret ve iradeyle elde ettiğini unutursan akıbet ortada! Akdeniz’de boğulanların sayısı yüzbinlerle ifade ediliyor!

*

Bir vesileyle Samiha Ayverdi hanımefendi bize:

“Evlâdım! Lâ fâile illallah de, elindeki mücâdele bayrağını da bırakma!” demişti.

Allah rahmet eylesin.

Herkes fıtratındaki, talebindeki tecellinin hakkını verecek. Bu Hak-batıl mücadelesidir. Bir taraf mücadeleyi terk ederse, sonuçlarına katlanır.

Yazar Hakkında:

Sait BAŞER

Sait BAŞER

Araştırmacı - Yazar
 
Aralık 1957 tarihinde Isparta-Yalvaç’ın İleği köyünde doğdu. İstanbul Sağmalcılar Lisesini bitirdi. Üç yıl Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde okudu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde yüksek öğrenimini tamamladı(1982). “Yahya Kemal’e Göre Türk Kimliği ve Görüşlerinin Kamuoyundaki Yansımaları” konulu teziyle doktor oldu(1996). Sakarya Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde öğretim üyeliği yaptı. 1984-1994 yıllarında Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın neşriyat müdürlüğünü yürüttü. Kubbealtı Akademi Mecmuası’nın Yazı İşleri Müdürü idi.
Türk kültür ve inanç tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınır. Türk Edebiyatı, Türk Yurdu, Doğu Türkistan’ın Sesi, Kültür Dünyası dergilerinde yazdı. Çok sayıda yayımlanmış makjalesi ve kitabı vardır.

Yazarın diğer makalelerinden: