Güncel Yazılar

Tanzîmât hareketinden başlayarak, dozu devâmlı artan şekilde bir “hürriyet-perverlik” sadâsı yükselmiş, Sultan Azîz ve bilhassa Sultan İkinci Abdülhamîd devirlerinde, pâdişâhların şahıslarında devlet; suçlu, kabahâtli îlân edilmiştir. Bugün, adlarını anarken hepimizin saygı duyduğu Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Şinâsî, Ali Suâvî, Ebüzziyâ Tevfik, Mîzâncı Murâd gibi şahsiyetler, kendilerinin de üzerinde yaşadığı Türk vatanı ile, vatandaşı oldukları Türk Devleti’ni, sırf bu hürriyet sevdâsı yüzünden karşılarına almışlardır.

"Hürriyet” ve onunla birlikte telâffuz edilen “eşitlik, adâlet, insan hakları” gibi, kulağı okşayan kelimeler, birtakım temel hakları karşılamaktadırlar. Bahsi geçen bu hak ve hürriyetlerin, Dünyâ üzerindeki en büyük savunucuları, hep Türk milletinin içinden çıkmıştır. Türk Devleti, geçmişinin her çağında, pırıl pıırl bir insan hakları bahçesi olmuştur. Oğuz Kağan Destânı’ndan Dede Korkud Kitâbı’na; Ahmed Yesevî’nin hikmetli şiirlerinden Yûnus Emre’nin şathiyelerine; Şeyhî’nin Hârnâme’sinden Mehmed Âkif’in Safahât’ına kadar, Türk kültür ve edebiyâtı ile günlük yaşayışı, hep bu insan haklarını ulvîleştirmiş, yüceltmiştir.

Osmanlı Devleti’nin, bilhassa kuruluş yıllarında sür’atle genişlemesinin temelinde, askerî güç ve kudretin yanında, belki daha da fazla olarak, gayr-ı müslim tebaaya sağlanan emsâlsiz insan hakları bulunuyordu. Bizans’ın köhnemiş sisteminden yaka silken bir Hristiyan sekene, yaşadıkları beldenin de Türk hâkimiyetine girmesini, neredeyse dört gözle bekler durumda idiler. Çünkü, Türk idâresi kimseyi zorla Müslüman yapmadığı gibi, adâlet uygulamasında da pek hassas davranıyordu. Kaanûnî Sultan Süleyman Hân, Budin Beylerbeyiliği’ne tâyin ettiği Bâlî Bey’e gönderdiği fermânda: “Bilesin ki beğ olmak iki kefeli terâzidir. Bir kefesi Cennet ve bir kefesi Cehennem’dir. Bir dem adâlet etmek, yetmiş yıllık ibâdetten efdâldir. Âhiret’i hâtırdan çıkarmayasın. Rûz-ı cezâ’da, bize îtâb olunursa, senin yakana yapışırım. Asker-i İslâmın ihtiyarlarını baba, ortalarını kardaş ve gençlerini oğul bilesin. Eğer hazînen tükenirse bu cânibe îlâm edesin ki, sana iki bin kese göndermekten aczim yoktur. Bizim reâyâmızı râhat görüb, küffâr reâyâsı reşk eylesünler (kıskansınlar). meyl ü muhabbetleri bizim tarafa olsun..” diyordu. Beylerbeyisine böyle hitâb eden kişi, bir Cihân Pâdişâhı’dır.

Nâmık Kemâl ve arkadaşlarının, dillerine pelesenk yaptıkları ve işiten kulaklara pek hoş gelen insan haklarına, hürriyete dâir kelimeler, ancak hür bir vatanda mânâ kazanırdı. Bâlî Bey, Hünkâr’dan aldığı fermânı, bize âit bir vatanda tatbîk ediyordu. Tanzîmât’dan sonra sökün eden siyâsî gelişmeler, vatan toprağımızı elimizin altından çekip alırken, “hürriyet” nidâ ve nârâları, düşmanın ekmeğine yağ sürüyordu. Zaten Tanzîmât’ın bizâtihi kendisi, daha önceki insânî duruşumuza bir reddiye değil midir?

Vatanın olmadığı yerde, hangi hürriyeti elde edip yaşayacaksın?

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22807648