11 Ağustos 2022

Yeni kimliklerde, ülkemizde yaşayan yurttaşların dîni belirtilmiyor, doğum yeri, kimliği hangi nüfus idâresinin verdiği de yazılı değil. Demek ki öyle uygun görülmüş. Bir tv kanalında, - nasıl oluyorsa – bir gencin, kimliğine “Tengricilik Dininden” olduğunu yazdırmak istemesi üzerine, böyle bir dinin mevcut olup olmadığının Diyânet İşleri Başkanlığına sorulduğu …   anlatılıyordu.

Aslında, kimliklerde artık öyle bir kısım yok, böyle bir konu niçin söz konusu edilir, bilinmez ama, “Türklerin ilk dini” diyerek kendini  böyle bir anlayış içinde bulan Türkçü gençlerin olabileceği de, bir vâkıa, olgu.

Burada, düşündürücü bir durum ortaya çıkıyor. Son zamanlarda, Türklerin Baba vatanı, Göktürk harfleri vb. gibi konular gündemde yer tutmağa başladı. Pek tabiî olarak, atalarımızın geldikleri yerleri, oralarda bıraktıkları bengü taşları öğrenmeliyiz, köklü bir millet olduğumuz bilincini yaşamalı, yaşatmalıyız. Soyunu inkâr edene haramzâde derler. Tabiî, soyumuzla, geçmişimizle, atalarımızın yaşadıklarıyla ilgilenmeli, bu konuları yabancılardan, oryantalistlerden öğrenmek yerine, kendimiz ortaya çıkarmalıyız. 

Eğitimimiz, “bizim” olsaydı, 200 yıldır ağır baskısı altında kaldığımız kültür istilâsının ürünü zihniyet tarafından dizayn edilip, Türk milletinin 1000 yıldır içinde yoğrulduğu, kültürünün, dünya görüşünün, kurduğu üstün medeniyetin temeli, mayası olan İslâm, anaokulundan, ilkokuldan başlayarak, öğretimin her kademesinde yeni yetişenlere verilseydi, sindirilseydi, hiç mesele yoktu. Amma velâkin, İslâmın öğretilmemesi için, Müslüman çocukların İslâm konusunda câhil bırakılmaları için her şey yapıldı (kesintisiz öğretim, bir öğretmenin çocukları câmiye götürüşünün suç ihbârı havasında haber verilişi, 28 Şubat 1997 felâketinde, yeni kurulmuş olan Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinin öğrenci almasına  12 yıl izin verilmeyişi gibi), medyada genellikle İslâm değerlerini törpüleyecek kişilere itibar edildi, bunlarla yetinilmeyip, her şey, çevre, zemîn, İslâm karşıtı olarak düzenlendi. Yeni yetişen genç, Türk milletinin İslâm medeniyeti içinde neler yaptığı, bütün dünyanın özendiği, imrendiği bir duruma nasıl geldiği, mîmâride, edebiyatta nasıl doruklara ulaştığı öğretilmezse, ana – babası müslüman bir gencin, “köklerime döneceğim” diye bu duruma gelmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Ona, okulda, dünyanın kendi çevresinde döndüğü öğretilir; öğretmenine ‘öyle’ öğretilmiştir, o da öğrencilerine ‘öyle’ öğretir. Kim düşünecek ki, ‘bu, taş, toprak yığını dünyâ, nasıl oluyor da, KENDİSİ karar verip kendi çevresinde 24 saatte bir dönüyor?’ düşünmez. Ay’ın, dünya çevresinde dönmesi ile ilgili olarak insanda ‘zaman’ kavramı ve hesâbı geliştiğini de farketmez. Bu evreni var edenin, insanı ortaya çıkaranın, insanın nasıl davranacağını bildiren Peygamberler gönderdiğinden de haberi olmaz. Genç, kendi durumunu sorgulamadığı gibi, bir ferdi olmakla öğünç duyduğu Türk milletinin, 1000 yıllık kültürüne, bağlı olduğu, üstün tuttuğu, uğrunda kan döktüğü, can verdiği değerlerine de yabancı bırakılmıştır. 

Kabahat, tabiî ki gençte değil; laiklik diye, İslâmla ilgili her şeye karşı çıkan, düşmanca tavır alan zihniyette; o zihniyetin tohumu Tanzimatla atıldı, İslahatla gübrelendi, sonraki kuşaklarda sulana sulana günümüze kadar geldi, meyve vermeğe başladı.  (İkinci Meşrutiyette de meyve vermeğe başlamıştı, ama olmadı. O zaman, süregelen bir yıkıntıyı yaşıyorduk, günümüzde ise toparlanma söz konusu; acıklı olan da olayın ve o zamanki tutumun tekrarı.)

Türklükle ilgili her şeyi mutlaka öğrenelim, ama, bu, İslâmı ihmâl ederek olmamalı, sağlam İslâmî bilgilerle birlikte olmalı. Tarihi YOK SAYAMAZSINIZ, TERSİNE DE ÇEVİREMEZSİNİZ. Bir Avrupa’lı, Fas’ta veya İsfahan’da hidâyete ererek, doğru dini bularak Müslüman olduğunda; ona, TÜRK OLDU denirdi, mayamız budur, biz buyuz.

                                          ***

19 Haziran 2022

Yazar Hakkında:

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu. Tunus’ta doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi. "Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı. Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehire gitti. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde, Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Yazarın diğer makalelerinden: