11 Ağustos 2022

 

İnsanlar kelimeler/terimler ve kavramlarla düşünür. Platon, düşünmeyi bir “iç konuşma”, düşüncenin dışa aktarılmasının da dil vasıtasıyla gerçekleştirildiğini işaret eder. Davranış psikolojisinin kurucularından John B. Watson da Platon’a katılır ve davranışçılık üzerindeki ilk kitabında “Düşünme, büyük ölçüde sessiz konuşmadır” der. Dolayısıyla sesli konuşma/yazma düşünmenin dil ile ifadesidir. Dildeki yetersizlik veya güç düşünmeyi, düşüncenin ifade edilmesini de etkiler. Dilde kısırlık düşünceyi doğru ve yeterince ifade edememeye sebep olur. Dil, elbette kültürün taşıyıcısı ve üretici kaynağıdır. Dil üzerine söz söylemek yerine daha çok dil ile kalıcı, derinlikli kültür ürünleri ortaya koymak daha değerlidir. Öylesine zihinlere bulaştırılmış, düşünceyi sınırlayan “Türkçen kadar Türk’sün” gibi benzeri sloganlarla ne düşünmenin kapısı aralanıyor ne düşünce üretilebiliyor ne de Türkçe doğru kullanılmaya çalışılıyor.  Benzer anlayış ancak yeni bir düşüncenin bulunmaması, yokluğunun göstergesidir. Benzer sloganları sıkça tekrar ederek asıl düşüncenin önüne engel olmak ise insanı düşünceden yoksun etme durumudur. Bunu çok iyi kavramak, anlamak da çaba gerektiriyor.

Dile egemen olmak düşüncenin aktarılmasına doğrudan yardımcı olur. Çünkü düşünceye derinliğine sahip olanlar bu düşüncelerini dil ile daha iyi ifade ederler. O halde hemen sormak gerekiyor; eğer bir düşünce yoksunluğundan bahsedilebiliyorsa sebebi dil midir veya soruyu tersine çevirdiğimizde dili kullanmaktaki yetersizlik düşünce yoksunluğuna mı sebep oluyor? Eğer bu sorulara aranacak cevaplar bir tartışma zeminine çekilirse konu çok daha geniş olarak açıklanacaktır. 

Bu yazıda elbette bir dil felsefesi veya dil psikolojisi yapılmayacak. Ancak düşünmenin dile, dilin düşünmeye veya her ikisinin birbirine bağlı olduğu konusundaki görüşler dikkate alındığında düşünce eksikliği veya yokluğu hususunda bazı şeyler söylenebilecek. Bu söylenecek veya yazılacakların da bu doğrultuda temel dayanakları olacaktır.

Descartes’in “düşünüyorum o halde varım” sözü dikkate alındığında düşünmek aynı zamanda insanın var olduğunun bir göstergesi olarak da anlaşılır. Her bir insanın hayata, yaşadıkları ve gözlemlediklerine karşı, kendine özgü ama akla ve gerçeklere uygun anlayış geliştirmek için duyulan zihinsel bir alana/birikime ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç düşünceyle, düşündüklerini ifade etmekle karşılanır.

İnsanlar genelde günlük hayatını devam ettirmenin gerektirdiği ihtiyaç içinde düşünüyorlar. Düşüncelerini kendini geliştirmenin yanında topluma da faydalı olmak amacıyla zenginleştirme ihtiyacı hissetmiyorsa sadece “edilgin düşünce” sınırlarıyla tatmin olmakta, bunu kendine yeterli görmektedir. Oysa bu durum ne işaret etmeye çalıştığım “düşünce” ne de artı değer katan bir düşünce varlığıdır. Hayatlarının bir kısmında veya tamamında bunu yaşayanlar düşünce yoksunluğu ve yokluğu içerisindedirler.

Özgürlüğü de baskıyı da en çok “etken düşünen”, yani araştıran, sorgulayan, nedenini, niçinini, sebebini öğrenmeye çalışmaktan bıkmayan insanlar hisseder. Bu hissedişle birlikte içinde yaşadığı topluma ve insanlığa karşı sorumluluk duygusu gelişmiş olanlardan etken düşünceler doğar. Hem edilgin düşünce içinde kalmanın hem de bazı insanların düşünceden kaçış sebeplerinin, diğer bir ifadeyle düşünce yoksunluğunun birisi de özgürlüğü hissedememek veya baskılardan kaçmak yatmaktadır.

Özellikle görünür ve dokunulur olduğu için ekonomideki iyi veya kötü gidiş haklı olarak hep öne çıkarılır. Zaten insanın ihtiyaçlar sıralamasında da fiziki ihtiyaçlar başlarda yer alır. Yani bu durumda pek yadırganacak bir şey yok. Lakin yakınmalara sebep olan düşünce fakirliği -okumuyoruz sızlanmaları da buna dahil- uzun yıllardır yaşanılır olduğu halde bu eksikliğe pek dikkat çekilmemektedir. Ara sıra yanan sönen gece böcekleri gibi konu gündeme getirilse de kimsenin umurunda olduğu da pek söylenemez. Açıkça söylenmese de “benim (bizim) yerime başkaları düşünsün” aymazlığı bilinçaltına kapatılır. Bu durum biraz tembelliğin, biraz vurdumduymazlığın, biraz da sorumluluktan kaçmanın değişik yansımaları olarak açıklanabilir. Yahut “alışmışlığın kudurmuşluktan beter olduğu” bir tabloyu seyretmekten bıkılmadığı gibi bir durumu karşımıza çıkarır.

Bütün bilimler düşünceden, merak etme ve soru sormadan, yani felsefeden doğmuştur. Gerek sosyal bilimler gerekse fen bilimleri araştırma, kuram ve uygulamalarının temelinde “düşünce” neticesinde doğan fikirler yatar. “Fazla düşünme aklını oynatırsın” anlayışındaki toplumlar insanlığın gelişimine katkı sağlamak yerine insanlığın gerginliğine, çatışmasına ve gerilemesine sebep olurlar.

 Oysa gerek insanın gerekse toplumun sorunlarının artmasına sebep olanların başında görünmediği halde, toplumun ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel alanlarına bulaştığı hissedilen düşünce yoksunluğu ve yokluğu yatmaktadır. Eğer varsa düşünceyi ifade edememek de bu yaraya tuz ekmektedir. “Öyle demedim, şöyle demek istedim, yanlış anlaşıldım” gibi sözler özellikle yetki, etki makamında olanların ağzından sıkça duyulmaktadır. Sanıyorum bu konuda yapılacak geniş alan araştırmalarıyla somut bilgilere ve bulgulara ulaşılacaktır. Gözlemlerimizden ve toplumsal hayat içerisindeki yaşadıklarımızdan çıkarım yapıldığında düşünce-fikir yoksunluğu ve yokluğunun sebepleri birkaç başlık altında toplanırsa bunlar kısaca şöyle sıralanabilir:

Düşünceyi besleyen bilgi, görgü, kültür, deneyim kısırlığı düşünce yokluğunun da sebeplerindendir. Yahut bilgi, görgü ve deneyimlerden karşılaştırma, analiz etme, özgün fikirlere geçememe de bireyde düşünce yoksunluğunu oluşturur. Kalitesizliğin, niteliksizlerin ilgi gördüğü yerlerde de “düşünce” en son karşılanacak ihtiyaçlara doğru itilir. Buradan da eğitimde düşünme ve düşüncenin öğretilemediği gerçeği ortaya çıkar. Kabullenmek zor olsa da bu gerçek toplumsal açmazlardan biridir.

Hayatın gerçeklerinden, hayatta yaşanan olayların gerçek anlamını kavramaktan kaçmak ya da saptırmak. Her kaçışa bir bahane bulmak, uydurmak, yaratmak. Psikolojinin yaklaşımı ile söyleyecek olursak hayat boyu “savunma mekanizmalarına” sığınmak. Mesela açıkça görülen ve gözlenen somut -iyi ya da kötü- olayları olduğu gibi değil olmasını istediği gibi görmek, yorum ve açıklamalar getirmek, getirdiklerini de başkalarının kabul etmesi için dayatmanın çeşitli yollarına başvurmak.

Hayattan, yaşamaktan korkulduğu için bu korkuları beslemekten başka bir şey düşünememek… Düşünceden, hatta düşünenlerden kaçmak, görmezden gelmek olmazsa düşünenleri cezalandırmak, sürgün etmek veya ötekileştirmek. Düşünenlerin düşüncelerini anlamaya çalışmak yerine onları yok sayma, bunu başaramayınca da “öteki” ve “tehlikeli” olarak ilan ederek bastırmak. Böyle bir iklimde düşünürlerin yeni düşüncelerle çıkması, hayat bulması elbette pek mümkün olmayacaktır.

Bilimsel ve kültürel bakımdan geri kalmış birey ve toplumlar düşünce ve düşünceden doğan fikirlerin teknolojiye ve insanlığın içinde yaşadığı hayatına ve geleceğine katkı sağlayabileceğine akıl erdirememektedir. Düşünce yoksunluğu “hemen”, “en kısa zamanda” anlayışını dayattığından sorunlara getirilecek kalıcı çözümleri beklememektedirler. Mesela düşüncenin, fikrin görünürde para etmediği kanısını taşıyanlar kendisinin bir kamyon mahsulden elde ettiğini teknolojinin ürünü olan küçücük bir çip üreterek kat kat para, zaman ve güç kazanabileceğini düşünmeyenlerdir/akıl erdiremeyenlerdir.

Sorumsuzluğu hayatın gerçeği kabul etmek. Bunun için de bencilce rahat bırakılma isteği, toplumsal umursamazlık ve yönetenlerin sorumluluğunu yerine getirmediğini gözlemlemesi yüzünden vb. hayatın kendisinden kaçmaktan dolayı düşünceye ihtiyaç duymamak ve yokluğunu hissetmemek. Konfeksiyon fikirler, formüle edilmiş, her zaman kullanacağı düşünceleri benimsemenin daha kolay olduğunu kabul edenlerde de düşünce yoksunluğu yaşanır. Öyle ki bu gibi insanlar hayatlarının diğer alanlarında olduğu gibi fikirde de edilgenliği yaşama amaçları olarak kabul ederler. Yani sadece söylenenlere, sadece yakın çevresinin anlattıklarına, sadece soruşturmadığı haberlere inanırlar. Araştırma, akıl yürütme yani etken olma gibi bilgi edinme yollarını seçmezler/seçemezler.

Düşünce yoksunluğu ya da yokluğu ardından bir sorunu daha sürüklüyor. Düşünenlere, düşünce üretenlere karşı tavırlar hiç de olumlu yönde gelişmiyor. Düşünmeden ve düşünceden kaçanlar ya DÜŞÜNENLERDEN de kaçıyor ya da düşünenlere iyi gözle bakmıyor. Yolunu sapıtmış, aklını oynatmış gibi sıfatlar bunlara yakıştırılmakla kalmıyor, bazen yöneticiler de düşünürlere karşı olan tavırların içinde yer alıyor. Hatta tarihin bazı dönemlerinde görüldüğü gibi en ağır cezalar düşünürlere kesiliyor. Bu uygulamaların cezasını ne yazık ki sadece düşünür veya düşünürün cezalandırdığı ülke çekmiyor bütün insanlık bu durumdan payını alıyor. Gelişmeler, keşifler, bilimsel atılımlar ya yerinde sayıyor ya da insanlığın düşünür kuraklığına mahkûm edildiği yıllar, asırlar başlıyor.

Düşünürlerin ve düşüncenin en fazla cezaya çarptırılanları da “eleştirel düşünmeyi” kendilerine ilke olarak benimsemiş olanlar arasından çıkıyor. Çünkü eleştirel düşünce de şimdiye kadar kabul edilmiş düşüncelerin zayıflıkları, hatta yanlışlıkları ortaya konuyor, kafalardaki sırça saraylar yıkılıyor. Dolayısıyla eleştirel düşünceyi hemen kabullenmek mümkün olmadığı gibi karşılığında cevap bulunamayınca da çare saldırıyı seçmede görülüyor.

Düşünce yoksunluğu ile ilgili sıralanan sebepler sadece işaret edilenlerle sınırlandırılamaz elbette. Daha geniş olarak düşünüldüğünde bunlara yenileri de eklenerek sebeplerin her biri bir başka yazının konusu olarak geniş olarak da açıklanabilir.

Yazar Hakkında:

İhsan KURT

Yazarın diğer makalelerinden: