11 Ağustos 2022

 

Sosyalbilim doğası gereği doğruluğu somut olarak kanıtlanamaması nedeniyle inceleme alanı birçok bilim dalı tarafından ortak kullanıma ve farklı fikirlerin doğruluğuna oldukça açık. Benim gibi pozitif bilimciler için bunu kavramak oldukça zor çünkü bizim çalışmalarımızda doğrular aksi ispatlanana kadar oldukça keskin hatlarla belirlenir.

Sosyalbilimin böyle olmasına rağmen zamanla oluşan terimler bilimsel metodolojinin kullanılmasına olanak sağlamış neyin ne olduğunu konusunda açıklamaların daha net anlaşılmasına neden olmuştur.

Bu yazıyı da yazma amacım kullanılan bazı terimlerin bilinçli veya bilinçsiz iç içe geçirilmesi sonucunda olayın anlam dışına çıkmış olmasından duyduğum rahatsızlıktır.

Bu sebeple başlıktaki kavramları tek tek ele alalım:

Sekülerlik latince dünyevi anlamına gelen saecularis kelimesinden gelmektedir. Son 30 yıla yakın bir süredir sosyolojinin özellikle ele aldığı bir konudur. 

Modernitenin, bilimin gelişmesi insan hayatında davranışların daha rasyonelleşmesini sağlamaktaydı. Dini otoritenin veya batıl inançların zayıflayıp pozitif bilimin gelişmesi olayların neden sonuç bağlamın da ele alınıp somut olarak gözlenebilmesi sekülerleşmenin temel unsurlarından biridir. 

Mesela yağmurun nasıl yağdığı, mevsimlerin oluşumu küresel ısınmanın etkileri toprak erozyonu, nadasa bırakma gibi kavramların oluşup gelişmesi sonrası yağmur duasına çıkmak gibi doğaüstü olaylar geriledi. Bu sebeple modern bilim sekülerleşmenin basamaklarından biridir.

Birey olarak kişinin hayatını daha iyi idame edebilmek için duyduğu iktisadi özgürlüğü karşılayabilmesi için doğaüstü olaylara medet ummasından ziyade bunu kendisinin varedebilmesi homo economicusun bir davranışıdır.

Bunu yaparken modern bankacılık sistemlerinden yararlanabilecek, üretimi yapacaksa bu konuda daha iyiye ulaşmayı ve daha iyiye nasıl satabileceğine dair somut bilgilere hakim olması gerekmekte. Gerekirse faiz gibi semavi dinlerde yasak olan uygulamalara başvurması gerekecek. Tabii bunları yaparken de dışarıdan gelen bir otoriteye ya da sınırlayıcı gücü de dışlaması gerekecek, devlet gibi.

Yani bakıldığında kişi sekülerleşirken aslında serbest piyasanın tüm olanaklarından faydalanabilecek. Böyle baktığımızda sekülerleşmenin diğer basamağı da kapitalistleşmek olacak.

Daha sonra hayatını iktisadi olarak kazandığında dahi toplumsal baskıdan yani mahalle baskısından kurtulabilmesi için özellikle dini kısıtlamalar olmak üzere cemaatin oluşturduğu çerçeveden bağımsızlığını sağlaması gerekmekte. Aslında bir bakıma kişi soyut olandan ve doğuştan gelenden ziyade somut olanı ve kendi oluşturduğu cemiyeti hayatına katması gerekmekte; bu da aslında ileride kentleşmeyi ortaya koyacak.

Özetlersek modern bilimle birlikte kişinin kapitalistleşmesi daha sonrada kentleşmesi sekülerleşmenin hem bir parçası hem de sekülerliğin hızlanmasında önemli üç sac ayağı. 

Terimin tarihsel sürecini az biraz ele aldık. Gündelik hayatımızda nasıl olduğuna bakacak olursak terimin içinde barındırdığı dünyevileşme esasen negatif bir anlatımdan gelmektedir yani metafizik olanı veya doğaüstü olanın yaşantınızdaki değişimi. 

Böyle baktığımızda sekülerlik aslında bir sıfat çünkü sizin veya toplumun öncesi ile şu anınızı karşılaştırıp hayatınızda doğaüstünün hakimiyetinin azalıp azalmamasına göre sekülerleştiğiniz veya de sekülerleştiğinize kanı getirebilir.

Özellikle kullanım sahasında doğaüstü öncelikle din akla gelmesine rağmen fal, çaput bağlama gibi uygulamalarda bu başlığın içine girmekte bu sebeple bir kişinin veya toplumun sekülerleştiğini veya desekülerize olduğunu varsayacak olduğumuzda sadece dini ele alarak düşünmek yanlış olacaktır.

Mesela bir kişinin gündelik yaşamında dinin etkisinin azalması onun seküler olduğunu gösterirken fal gibi doğaüstü olayların etkisinin artması deseküler olduğunu göstermekte. Ülkemizdeyse bu alan özellikle din vurgusu üzerinden yapılmaktadır ki bu seküler kavramının anlamını yitirmesine veya anlam karmaşasına neden olmaktadır.

Gelelim diğer iki kavramımıza;

Liberalizm batı aydınlanmasının son ürünlerinden biri olan hümanizmanın siyasi otoritedeki bir yansımasıdır. Özgürlük kavramından türeyen terim skolastik düşünceden bu yana gelen birey üstündeki baskıların kırılmasını amaçlayan bireyi temel olarak ele alan sosyal, iktisadi ve siyasi düşüncelerin tümünü içermektedir.

Siyasi idare için demokrasi gibi kavramı üreten veya devreye sokan bu düşünce dünyada 3 önemli evre geçirdi.

İlk evresi klasik liberalizmi oluştururken bu negatif yöndeki olanları etkisiz kılmak üzere oluşmuştu. Yani kişinin özgürlüğünü kısıtlayan iktisadi siyasi otoriteleri reddetmekti. Mesela iktisadi anlamda devletin gücünü kırarak serbest piyasayı, siyasi anlamda demokrasiyi savunarak belirli bir zümrenin idari gücünü kırmayı hedeflemişti.

29 büyük buhranı sonrası özellikle iktisadi anlamda devletin varlığının tekrar sorgulanması sonrası pozitif liberaller yani modern liberaller oluşmuş bu da liberalizmin ikinci büyük basamağıydı. 

Klasik liberaller ‘‘doğal olanı’’ kabul ederek güçlü olanın kazanıp zayıfın kaybedeceğini benimsemiş bu sebeple sınıf farklılıklarında sosyal dayanışmayı vs kenara bırakmıştı. Modern liberaller ise bu konuda içtimai dayanışmayı benimsemiş, iktisadi anlamda devletin varlığını ele almış kısıtlamaları sınırlı bir şekilde olsa kabul etmiş ancak refah meselesine gelindiğinde hiç minimal davranmamış refah toplumunu benimsemişlerdi.

Liberalizmin attığı son basamak ise günümüzde devam eden neo-liberalizm olarak kabul edilen sosyal dayanışmadan elin eteğin çekildiği serbest piyasanın ve sermaye sahiplerinin etkisi alanında oluşan piyasa fetişizminin etkisinde daha otoriter daha az demokratik bir görüşün hatta abartacak olursak insan hakları emperyalizmini oluşturan bir haldir.

Milliyetçilik

Nation Latince doğum anlamına naci kelimesinden gelip aynı yerde doğan insanların birlikteliğini benzerliğini ifade ederken siyasi anlamda nation belirli bir soyu ifade etmekte.

Siyasi ideolojiler arasında tanımı en güç olan milliyetçilik, siyasi iradenin bir millete ait olduğunu ifade eder bu sebeple olmazsa olmaz ana düşüncesi millettir. Tanımı güçlendiren unsur da her milletin milletleşme sürecinin birbirinden farklı olması farklı millet tanımları, farklı millet oluşumları milletin ve milliyetçiliğin tek bir tanımı olmasını imkansız kılar

Milliyetçilik kendi içinde liberalizmde de olduğu gibi farklı basamaklardan geçmiştir. Bunlardan ilki  modern devletlerin hemen hemen hepsinde birinci nesil milliyetçiler öncelikle kendilerine göre milleti oluşturan unsurları tanımlamış, milletin tanımını yapmışlar ardından milleti ve milli devleti kurmuşlardır.

Daha sonraki basamaklarda milliyetçilik kendilerine farklı yol haritaları çizmeye başlamış bunlardan birisi de liberal milliyetçilik olmuştu.

Ülkemizde halid edip, Ahmet Ağaoğlu gibi isimler bu görüşün önemli temsilcileridir. Millet kavramında hemfikir olan bu insanlar iktisadi, sosyal, cemiyet hayatında milletle birey arasındaki ikilemde bireyin ön plana çıkarılması, devlet otoritesinin azalması gibi fikirlerle bu fikri temellendirmişlerdi.

Özellikle içtimai hayatta fert yok cemiyet var kavramıyla toplumdaki organik bağın güçlendirilmesi milliyetçiliğin ülkemizdeki ilk adımlarından birisiydi. Cemiyet içinde bireyin daha fazla ön plana çıkması, hür ifadenin, farklı düşüncelerin millet kavramının kendisine zarar vermediği süreçte daha fazla desteklenmesi arzulanmaktaydı. 

Diğer bir önemli husus Osmanlı imparatorluğundan ulus devlete olan geçişte milletle devlet arasındaki bağda devletin otoritesi çok belirleyicidir. Esasen bu bürokrasimizin tamamında bir gelenek haline gelip cumhuriyetin ilerleyen dönemlerinde de etkisi belli etmiş devlet ve bürokrasi milleti çevreleyen asıl güç unsuru haline gelmişti. Liberal milliyetçilik burada devletin gücünü kısıtlamak arzusu ile demokrasinin daha da yaygınlaşması, tek parti iktidarına karşı olan muhalefetler ile milletten gelecek olan değişim arzusunu oluşturabilmek için çabalamıştı.

Demokrasinin ülkemizde yaygınlaşması ile birlikte bürokrasideki keskin kalemler kırılmış ve liberal milliyetçiliğin bu duruşu ilk nesil milliyetçilerin çizgisinden gelenlerde de yer etmiş ve ortak bir düşünce olmuştu.

Benim esasen kafama yatmadığı yer ise iktisadi anlamdaki serbest piyasaydı. Bireyin ortaya çıktığı anda serbest piyasa şüphesiz tartışılması güçtür. Dışarıdan gelecek olan herhangi bir baskı bireyi kısıtlamakta ancak burada millet kavramını tekrar ele almak gerekiyor.

Serbest piyasanın varlığında kapitalizm içeri girecek sınıf sisteminin oluşması kaçınılmaz olacaktır. Milletin kendi içinde organik bağ ile oluştuğu veya oluşturulduğunu düşünürsek sınıf sisteminin kendisinin buna zarar vereceği kanaatindeyim.

Özellikle neoliberal düşüncenin içindeki piyasanın gücü ve sosyal dayanışmanın zayıflatılması insanların birbirine düşürülmesini kolaylaştıracak millet unsurunun bütününe zarar verecektir. 

Mesela ülkemizde direkt olarak kabul edilmemesine rağmen de belirli bir sınıf ve statü farklılıkları var. Alt sınıfın bu kadar arttığı dönemde, millet için şehit gibi önemli ve manevi bir kavramın ‘‘fakirler için’’ olduğunun lansedilmesi millet kavramının gördüğü zararlardan birisidir.

Bu sebeple sosyal dayanışması sağlanmayan, sivil toplum kuruluşları tarafından sınıf farklılıklarına engel olacak altyapısı olmayan bir ülkede neoliberal bir politikanın millet yapısına zarar vereceğini, organik bağı zedeleyeceğini düşündüğümden bu fikirde bir milliyetçiliğin milliyetçilikten çıkmış olacağını kabul ediyorum

Diğer ve son konumuz olan seküler milliyetçilik kavramına gelecek olursak ben başlı başına böyle bir kavramın kendi içinde tutarsız olduğunu düşünmekteyim; çünkü milliyetçilik siyasi idare ile ilişkili bir kavramken sekülerlik toplumun zaman içinde geçirdiği dönüşümle ilgili sosyolojinin ana konusu. 

İnsanların zaman içinde yaşadığı dönüşüm sekülerleşme veya desekülerleşme yönünde olsun bu milliyetçiliğin mevcut meselelerinde yeniliklere sebep olacaktır ancak bir ideolojinin sekülerleşmesi veya desekülerleşmesini tam doğru bulamıyorum.

Şayet burada devlet yönetimiyle ilgili sorunlar düşünülüyorsa devlet ile doğaüstü olayların ilişkisi laiklik kavramıyla ortadan kalkmış veya bu kavram üzerinden açıklanır yine sekülerlik ile değil.

Millet kavramı yine ele alınacak, bir sorun karşısına çıktığında bir milliyetçi yine bunu düşünürken milletin faydası olanı ele alacaktır ki ideolojinin kendi içinde bunu ele alması da gerekmektedir ancak bunun hangi parçası sekülerleşme olarak ele alınabilir bu soruya tam cevap bulamamaktayım.

Tabii bu sadece milliyetçilik için değil fundementalistler dışında bütün ideolojiler için genel geçer olarak görmekteyim. Bütün ideolojiler sorunlarını çözümlerini ararken topluma dayanır evet ama bunu doğaüstü olayları kabul ederek değil rasyonel bir şekilde akıldan faydalanırlar.

Modern ideolojileri ele alacak olursan tanrı veya herhangi bir doğaüstü gücün ideolojilerin temel angajmanlarında yeri yoktur. Postmodern ideolojiler içerisinde de ancak fundamentalist ideolojiler tanrı kavramıyla özellikle yakın ilişki kurmasından dolayı deseküler bir vaziyettedir. Onun dışındaki ideolojilerde sekülerleşmenin veya desekülerleşmenin mevcut olduğunu düşünmüyorum.

Türkiye özelinde konuyu ele aldığımızda seküler milliyetçilik kavramı 70’li yılların MHP ve Ülkü Ocaklarıyla özdeşleşmiş doktriner milliyetçilik dönemindeki söylemlerinin günümüzde geçersizleşmesiyle ilişkilendirilmekte. Kendi içinde tutarlı olmasına rağmen özellikle şunlara değinmek gerekiyor.

Doktrinleri bir düşünce yapısı veya fikri ideoloji gibi düşünmemek gerekir. Doktrinleri esasen geniş çaplı düşünmeyi gerektiren ideolojilerden ziyade bir fabrikaya benzer. Farklı maddeleri o fabrikaya sokup işledikten sonra aynı veya oldukça benzer ürün elde edersiniz. Bir doktrin (9 ışık gibi) kendi içinde oldukça geniş fikirlere sahip olsa da dışarıdan gelen kişilerin özellikle tabandan gelen insanların bir ideolojiye veya cemiyete bağlandıklarında kendilerini anlatacak ne olduklarını açıklayacak ve birbirleri arasındaki farklılıkları kaldıracak bir yapıdır. Herhangi bir doktrine bağlı insanları gördüğünüzde kullandıkları kelimeler, kırmızı çizgileri, düşünceleri hep birbirine benzerdir.

Yani doktrinleri bir ideoloji gibi düşünmekten ziyade ideolojiden tamamen kopartmadan kitle hareketleri ve kitle psikoloji çerçevesinde düşünmenin daha doğru.

Diğer meseleye bakacak olursak MHP ve Ülkü Ocakları’nın kullandığı söylemlerde doğaüstü oldukça kullanılmaktaydı. Buna baktığımızda bir ideolojiden ziyade mevcut bir kitleyi konsolide etmek üzerine kurulduğunu görmemiz mümkün. ‘‘Tanrı dağı kadar Türk Hira dağı kadar müslüman’’ veya ‘‘Kanımız aksa da zafer İslamın’’ gibi sloganların bir ideolojiyle ilişkilendirilmesinden ziyade mevcut bir kitleyle ilişkilendirilmesi daha gerçekçi geliyor. 

O dönemin milliyetçi aydınlarına ve eserlerine baktığımızda ( Atsız, Necmettin Hacıeminoğlu, Erol Güngör, İskender Öksüz vb) eserlerinde doğaüstü dili kullanmaktan ziyade daha rasyonel daha akılcı sorun ve çözümler üretilmekteydi. Mevcut gençlik hareketine baktığımızda ölenlerine şehit, davaya Allah davası, cezaevine yusufiye medresesi gibi isimler vererek kendi kitlelerini yaşanılacak olumsuzluklara hazırlamaktaydılar. 

İdeoloji ile toplumu yukarıdaki gibi ele alıp şuanla kıyasladığımızda fikrin mi yoksa toplumun mu sekülerleştiğini anlamak daha kolay olacaktır.

Tabii şunu da atlamamak lazım bir ismin önüne herhangi bir sıfatı koyduğunuz zaman bunu zıddının var olduğunu da kabul ediyorsunuzdur. Kötüyse iyisi vardır gerici ise ilericisi vardır seküler ise deseküler hali vardır ve bu da zaman içinde ancak karşılaştırarak elde edilebilir.

Toplumun bu yönde bir değişim geçirdiği veya geçireceği kaçınılmazdır belki seküler belki deseküler bu da ideolojilerden ziyade ideolojilerin etki alanındaki kitle hareketlerini değiştirir. Kitle hareketleri mevcut sorunlarında kişinin kitleye olan bağlılığını artırabilmek için zaman zaman doğaüstü düşünceleri harekete karar; ölen bir kişiye şehit, hareketin kendisine ‘‘Allah davası’’ demek gibi; ancak bunun tam tersi de gerçekleşmekte: Doğaüstü bir olayın günlük yaşantısında etkisinin oldukça azalan bir kişi yani seküler bir şahısın harekete bağlılığını artırmak için doğaüstü bir olguyu kullanmazsınız. Bu ideolojiyi seküler yapmaz, kitle hareketini bir devinim olarak kabul edersek bu devinimi de sekülerleştirmez.

Tabii şunu da atlamayalım bütün bir hareketi ele aldığımız zaman mensuplarının ve kitlenin uyguladığı yöntemlerin birbiriyle zamanla karşılaştırıldığında seküler veya deseküler olduğu beyanında bulunabiliriz 

Başka bir husus, milliyetçiliğin taşralılaşması sorunundan gelen modernleşen bu minvalde de milliyetçiliğin sekülerleşmesi iddası. 

Modern veya postmodern bütün ideolojiler şehirde oluşmuştur. Bunlardan belirli bir kısmı taşraya ulaşarak kitleleşmeyi başabilmiştir keza soğuk savaş yıllarında bu bütün ideolojilerin hayallerinden biriydi. 

Taşradaki gençler kitleye katılarak ideolojiyi benimseyecek şehirli aydınların fikirleriyle birlikte ideolojiler süreklilik kazanacaktı. Daha doğrusu hayal edilen belirli bir oranla da gerçekleşen olgu buydu; ancak Türkiye’de şehirlere kontrolsüz göçün engellenememesiyle şehirli nüfus şehirlerden çoğunluğu kaybederek nüfusumuz kasabalılaştı. Kasaba burada önemli bir kavram çünkü ‘‘arada’’ kalmışlığı ifade ediyor; ne şehirlisiniz ne köylüsünüz.

Bu pencereden baktığımızda şehirlileşmeyi bir sekülerleşme parçası olarak düşündüğümüzde şehirde doğanları yalnızca sırf kütükleri nedeniyle şehirli kabul etmek ne kadar doğru? Şehirli olmanın gereksinimini 3 kuşak şehirde doğmaya bağlarlar; teorik olarak böyle kabul edilebilir peki gerçek bu mudur? En basitinden şehirli olmak bir cemiyet şuuru gerektirir, köylü ise cemaat şuuru. Şimdi nüfuslarımıza bakalım cemiyet hakimiyeti mi var cemaat mi? 

Şehirleştiğimizi varsayarsak nasıl olacak bir de ona bakalım. 

İdeolojiler şehirde doğmuş şehirli insanlar tarafından beslenirler. Kitleleşmeleri ideolojiyi taşralılaştırmaktan çok ideolojinin beslenmesini engeller. Bu da yeterli aydının oluşamamasından kaynaklanır. İdeolojilerin kullanmış oldukları sembollerin anlamı dışında kullanılarak laçkalaşması gerekli düzenlemeler yapılmadıkça ideolojiyi şüphesiz kavram boşluğuna sürükler ancak bunu ideolojinin taşralılaşması anlamı çıkarabilir miyiz emin değilim.

Milliyetçilik özelinde bakarsak bayrak, millet, bozkurt, vatan gibi kavramlar ideolojinin sembolleştiği parçalardır. Bu semboller tek başlarına bir ideolojiyi göstermez sadece birbirleriyle mantık çerçevesinde kullanımları sonucunda bir hedefi gösterir. Bunun daha çok milliyetçiliğin taşralılaşmasından veya şehirli olmamasından ziyade kavramların post modern dönemde anlamlarını yitirmesi nedenli olduğunu savunuyorum.

Özetle;

İster soyalbilim ister pozitif bilim olsun düşünce evrimi insanlığın var oluşuyla beraber gelişmektedir. Kullandığımız bütün terimler birbirine benzese dahi bir zincirin parçalarıdır. Aslolan bu parçaları düşüncenin devam ettiği düzlemde kullanmak, dna mutasyonu gibi uç noktaların doğduğu düşünceden kopartmamaktır.

Kaynakça:

Sekülerleşme Teorisi, Volkan Ertit, Liberte Yayınları

Birikim Dergisi, Haziran Temmuz 2022 sayısı

Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce (Cilt 7 Liberalizm), İletişim Yayınları

Siyasî İdeolojiler, Andrew Heywood, Felix Kitap

Yazar Hakkında:

Eyüp Ersegun KAHRAMAN

Eyüp Ersegun KAHRAMAN

Eyüp Ersegün Kahraman, 1996 yılı Osmaniye doğumludur. Lise, ortaokul ve ilkokul öğrenimini Osmaniye'de tamamladı. Öğrenimine Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde devam etmektedir. İlgi alanları  bilim, basketbol, tarih, edebiyat ve mutfak işleridir.

 

Yazarın diğer makalelerinden: