26 Eylül 2022

Bir kitabın sayfalarında görünen harfler, kelimeler ve cümleler ne zaman canlanırlar? Elbette birileri o kitabı okuduğu zaman... Okunmayan bir kitabın ölü olduğunu baştan kabul edebiliriz. Peki ya tabiat? Ve en önemlisi insanın kendisi… “Bunlar nasıl olur da okunur?” dediğinizi duyar gibiyim.

İnsan ve tabiat okunmadığı için günümüzün en meçhul iki kavramı aslında bunlardır. Neden var olduğunu, erdemlerini ve hatalarını tefekkür etmeyen bir insanın iç dünyası giderek kararır ve bu insan onu tüketen bir işleyişin yönlendirdiği vahşi bir varlık hâline gelir. İşin ilginç yanı insanın tefekkürle insanlığın mânevî boyutlarına yükselebilmesidir. Aynen bunun gibi tabiat da üzerinde düşünüldüğünde, yorumlandığında, doğadaki şeylere özel bir anlam yüklendiğinde canlılık ve mânâ kazanır.

Bir yürüyüş, esasında tabiatın bir yorumudur. Bunun kelimelere dökülmesi veya yazılması gerekmez. Yürüyüş boyunca doğadaki şeyler insanda bir ifadeye, bir duyguya dönüşürler.

Yürüyen bir insan kendisiyle olduğu kadar tabiatla da barışık olmalıdır. Gözün gözü görmediği bir dumandan sisten, yağan yağmurdan, soğuktan ve kıştan daima şikâyet eden birisinin yürüyüşü sevmesini beklemek beyhudedir. Etrafından daima şikâyet eden birisinin aslında kendinden şikâyet ettiğini söylemeye gerek yok. Fakat bu insan yürüyüşlerde tabiatla barışık bir hâle geçemez. Doğayla barışanlar ondaki türlü oluşları anlayabilen, tabiattaki zenginliği bir tefekkür zemini hâline getirebilen mütefekkirlerdir aslında.

Yürümek ve tabiat giderek birbirlerini hatırlatan kelimeler hâline gelmişlerdir. Çünkü bir yürüyüş hâli esasında ormanlarda, akarsu kenarlarında, patikalarda, mesafeleri kaplayan tarlaların seyredildiği bir toprak yolda ortaya çıkmaktadır. Kalabalık şehirlerde ve bir yere yetişmek telaşesiyle yapılan yürüyüşler öyle pek de yürüyüş olarak kabul edilemez. Neden? Yürürken telaş ve bir yere yetişmek düşüncesi varsa o artık yürüyüş değildir. O aceleciliktir. Yürüyüş insanın kendini anlaması için yapılır. Bunun için de tabiat bize eşsiz imkânlar sunmaktadır.

Doğa, insanı içindeki sadeliği keşfetmeye, kendiyle barışık yaşamaya, basitliğe ve dinginliğe çağırmaktadır. Yürürken ağaçların, yüksek dağların, bulutların, mavi veya gri gökyüzünün, çeşit çeşit otların, türlü türlü böceklerin, çiçeklerin anlamlandırdığı bir süreç meydana gelir. Bir tatil beldesinde amaçsızca saatler geçirmek, bir çiçeğin yanında dakikalarca durup onu düşünmekten asla önemli değildir.

Tatil beldelerindeki şeyler önceden planlanmıştır. Ayrıca bu tatilden geriye neredeyse hiçbir şey kalmaz. Bir sonraki sene aynı bezgin ruh hâliyle buraya gelen kişiler benliklerinde yer edinmiş ataleti, tembelliği bir süreliğine üzerlerinden attıktan sonra yeniden bir kısır döngünün içine girerler. Halbuki doğada bir başımıza yaptığımız yürüyüşlerde yaşadığımız her içsel tecrübe, fark ettiğimiz her tefekkür ufku bizimdir ve aslında onlar bizim kendi içimizde gerçekleştirdiğimiz açılımların belirmesinden ibarettir.

Yürümek bir meyvenin içeriden ve kendiliğinden olgunlaşması gibidir. Bunca yeşil örtüyü, bitkiyi, ağacı, çiçeği büyütüp besleyen doğa, insanı mânevî olarak doyururken de oldukça cömerttir.

Evreni insanın bir açılımı, insanı da evrenin bir özeti olarak kabul edersek (ki kadim bilgelikte bunun böyle olduğu hep söylenir) yürüyen kişi etrafındaki şeylerde kendini izlemektedir. Aslında doğa sayesinde güzel, asil ve yaratıcıya layık olan duygularımız, düşüncelerimiz ortaya çıkar. Tabiat sayesinde yürümek kendinden kendine bir seferi olur insanın. Doğa buna alabildiğine imkân tanımaktadır. Yani bu eşsiz güzellikler kendimizi anlamak, tanımak, fark edemediğimiz derinlikleri keşfedebilmek için bizi teşvik eder, her adımda türlü oluşları bize açarak aslında kendimizde bir açılım hâli meydana getirmemizi sağlar.

Bu, doğadaki basitliğin, dinginliğin aslında oldurucu, yaratıcı ve yaşatıcı bir güç olmasından ileri gelen bir hâldir. Bunca mucizeyi gösteren, kışın ölüyken baharda yeniden dirilen doğa, bilgeliğini önce yaşayarak sonra da onu yürüyen bir insanda yaşatarak yeniden sergiler.

Öyleyse doğada yürümek, dışarıdaki harikulade oluşları insanın kendinde duyması demektir. Fakat bunun için kendimizle barışık olmak, sebepsiz bir sevgi hâli içinde yaşamak, doğanın bize aktaracağı bilgeliğe kendimizi hazır hâle getirmek gerekir. Çünkü doğada yürümek aslında bir almak-vermek hâlidir. Ondan aldığımız huzur, sadelik, basitlik, sakinlikken, ona verdiğimiz mânevî bir yükseliş ve varlığın özündeki enerjiyi hayata geçiren bir sevgidir.

Yazar Hakkında:

Yasin ŞEN

Yazarın diğer makalelerinden: