29 Kasım 2023

Türkiye’nin gündemini sıklıkla kimlik sorunlarının dışa vurduğu olaylar meşgul etmektedir. Son yıllarda gittikçe şiddetini artıran ve toplumun hoşgörü, tolerans eşiğini de düşüren kimlik tartışmalarının bizi sağlıklı bir toplum olmaktan çıkardığını gözlemleyebiliyoruz. Türklük, İslamlık, Cumhuriyet, Osmanlı, Atatürk bu tartışmaların merkezinde yer alıyor. Aslında tartışılmaması gereken değerler mesabesindeki bu kimliklerin günü birlik politikalara malzeme olması değerlerini ve toplumun üzerinde uzlaştığı mutabakat olma özelliklerini de zayıflatıyor.

Osmanlı devletinin kötülüklerinin ve beceriksizliklerinin sayılıp dökülmesi bir Türk için ancak “post-kolonyal sömürgeci zihniyet” olarak tanımlanan bir biliş evrenine sahip olunması ile açıklanabilir. Osmanlı sömürgeci bir devletti ve Türklerin ekonomik kaynaklarını kullanarak sömürüyordu. Türklere eğitim vermiyor ama askere alıyor; vergi alıyor ama imar faaliyetlerine girişmiyordu. Bu zihniyete göre Osmanlı, Türklerin geri kalmasının en temel sebebidir. Bu yaklaşım tarzı, Osmanlı’nın Türklerden farklı yabancı bir millet olarak konumlanması anlamına gelir.      

Önce bazı tespitler yapalım. Türkiye’de tarih bilgisine bağlı ciddi bir tarih bilinci sorunu yaşanıyor. “Tayyip Bey’in Anadolu’ya yaptırdıkları Osmanlı’nın son beş yılda yaptığından fazladır” gibi sözler de bu zafiyetin bir yansımasıdır. Tamamen öfke, nefret temelli bir tepkisel tavır. Tarihi kendi varlığı içinde değil de politik karşıtlarının iddialarına göre değerlendirmektedir. Örneğin, AKP çizgisindeki İslamcılara bir tepki olarak radikal-agresif bir tavır geliştirilebiliyor. Yazılanların rasyonel bir yanı yok. Bütün düşünce ve eylem alanı duygusal bir tepkiye esir edilmiş.  

Osmanlı’nın Türklüğünü tartışacak bir durum yok. Devlet dili Türkçe’dir, 1876 Anayasasında da bu tescillenir. 19. Yüzyılda modernleşme sürecinde devlette Türk karakteri gittikçe daha belirgin hale gelir. Sadrazam, vezir, memur olmanın şartı Müslüman olmak ve Türkçe konuşmak. Bütün imparatorluklarda görülen kozmopolit karakterin Osmanlılarda da görülmesi kadar doğal bir durum yok.  

Unutulmaması gereken Osmanlı da bütün İmparatorluklar gibi etnik değil din merkezli bir kimlik tanımlaması yapmıştır. Bu bize has değildir. Çağlarının ruhu böyledir. Türk Kağanlığı, Selçuklu, Gazneli “Türk’üz, Türk’üz” diye bağırıyordu da Osmanlı mı Türklüğünü reddetmiş? Osmanlı’nın Türklüğünü tartışan malumatlar ne bilgi, ne tarih. Sorunun kaynağı sosyal medya paylaşımlarından “tarihin” öğrenilmesi. Öncelikle çok ciddi olarak tarihi bilimsel niteliğiyle okumalıyız. Mesela, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın başlangıç ve klasik dönemi Enver Ziya Karal’ın da modern dönemi yazdığı Osmanlı Tarihi’ni baştan sona sabrederek, sindire sindire okumak gerekir. Sistematik, kronolojik bir eser. Kronolojik olarak bu tarihin nerede başladığı, önü, arkası, sağı, solu iyice öğrenilebilir. Tarihi tematik olarak da yine benzer akademik çalışmalardan taviz vermeden öğrenmeyi sürdürmeliyiz. Ondan sonra sosyal medyadaki “bilgi kaynağı” capslere afişlere gülünüp geçilecektir. Armağan ve Mısıroğlu gibilerin yazdıklarına istihzalı bir tebessüm ile karşılık vermeye başlarsın.

“Osmanlı Türkleri sevmezdi, düşmandı”, demek bir mücadele biçimi değildir. Anlık, nefret duygularının başkalarına sergilenmesi ile yaratılan bir rahatlama duygusudur. Siyaset tarih argümanlarını kullanarak taraftar kitlesinin dikkatini çekebilir. Bu “tarih” değildir. Atatürk’e, Cumhuriyet’e düşmanlık nasıl bir tarih bilinci değilse Osmanlı düşmanlığı da bir tarih bilinci ürünü değildir. Günlük siyasetteki “sen yol yaptın yapmadın”, “enflasyon %80 idi yok % 150 idi” gibi tartışmaların bir başka versiyonundan ötesi değildir.

İslamcılarda hâkim tarih yaklaşımı anakronik bir tarihtir. Bu sadece Atatürk ve Cumhuriyet dönemi için değil, Osmanlı dönemi için de geçerlidir. Mesela Abdülhamit tasavvurları tarihî gerçeği yansıtsa bu “doğru tarih”ten neden rahatsızlık duyalım? Ama Abdülhamid ile yaratılan bir “Alternatif tarih” iddiası Atatürk’e alternatif ortaya çıkarılan bir kahraman figürü ile ne ölçüde bir tarihyazımı gerçekleştirilebilir? İslamcılar Meşrutiyet döneminde de Osmanlı tarihini sağlıklı yorumlayamıyorlardı, bugün de aynı şekilde. Elbette akademik alandaki bilimsel çalışmalardan bahsetmiyorum. İslamcıların “Derin Tarih” gibi tarih dergileri, “Yalan Söyleyen Tarih Utansın” gibi kitapları, Armağan, Mısıroğlu, Müftüoğlu, Vakkasoğlu, Albayrak gibi yazarlarının popülerleştirdiği ve topluma yaymaya çalıştıkları nefret yüklü tarih yaklaşımı bilimsellikten uzaktır. Spekülatif bir tarih ile de ne bir “Yeni Türkiye” ne de “yeni bir toplum tahayyül” edilebilir. Son yirmi yılda geldikleri nokta ise ellerindeki bütün imkanlara rağmen tarihyazımı açısından koskoca bir başarısızlıktan ibarettir.

İslamcıların bir toplum ve devlet formu oluşturabilmeleri için buna uygun bir tarih tasarımları da olması gerekir. 1950’lerden itibaren ortaya çıkmaya başlayan son 20 yılda devlet destekli olarak somut biçiminde kendini gösteren bir “alternatif tarih”, “gayri resmi tarih” furyası da aldı başını gitti. Oysa bu tanımların işaret ettiği ne bir toplumun tarihini açıklayan tarihyazımı ne de bir tarih felsefesi oluşturulabilmiştir. Herşeyden önce İslamcı tarihin bir “öznesi” yoktur. Devlet ve toplum kurmak amacındaki hiçbir ideoloji öznesiz bir tarihyazımı gerçekleştiremez. İslamcıların yanında sosyalistlerin ve liberallerin de bütün tarih stratejileri Türk ulus-devletine, Türk milletine ve Cumhuriyetine ve Atatürk’e düşmanlık üzerine kuruludur. Ortada mantıksal tutarlılıktan yoksun, geçmiş olaylar dizisinin bağlamından koparılarak keyfi biçimde sıralanmış bir geçmiş hikâyesi vardır.

Önce Kazım Karabekir, sonra 2. Abdülhamid üzerinden Atatürk’e ve Cumhuriyet’e alternatif bir tarih söylemi yaratılmaya çalışılsa da Kazım Karabekir ile bir Cumhuriyet tarihi inşa edilemediği gibi Abdülhamid ile de Osmanlı tarihinin yazılmasının mümkün olmadığı deneyimlenmiştir. Dizilerle hamasi kitaplarla alternatif tarih yaratılmaz ancak ilköğretim öğrencileri için kahramanlık hikayeleri çıkar.

Türk Milliyetçilerinin tarih yaklaşımı, diğer ideolojilerin karşıtlıklar temelinde kendini tanımlayan tarih yaklaşımlarına karşın, tutarlı ve süreklilik açısından en güçlü ifade ve kabul edilebilen tarih yaklaşımıdır. Millî tarihyazımı bugün dünyada da ulus-devletler formuna uyum sağlayabilen ve bir özneye sahip tarih yaklaşımıdır. Bunun sonucunda da toplumun bugünü ve geçmişi arasında siyasî rejim, sınıf, ideoloji gözetmeden süreklilik kurabilmektedir. Bu yönü onu aynı zamanda gerçeklik karşısında diğer tarih yaklaşımlarına nazaran sahih bir zemine oturmasını sağlamaktadır. Antropolojik bir boyuta da sahip olması söz konusu sahihlik niteliğini güçlendirmektedir. 

Kısacası Türk ve Osmanlı kimdir konusunda bizim tavrımız nettir. Bir Türk milliyetçisi İslamcıların, sosyalistlerin, liberallerin kişi kültüne, sınıfa, ideolojiye dayanan tarih görüşlerine göre kendini konumlandırmaz; konumlandırmamalıdır. Millî tarih nefret, çatışma, karşıtlık, dar ideolojik kalıplara değil “millet” olgusuna dayanır. Millî tarih bir milletin tarihi olduğu için kahramanlıklar, hainlikler, savaşlar, zaferler, yenilgiler, kültür, sanat, edebiyat, toplum, şehir, devlet, vs. milleti kapsayan ne kadar olay, olgu, kurum, şahsiyet varsa kapsar. İyiliklerin, kahramanlıkların, zaferlerin olduğu kadar kötülüklerin, hainliklerin, yenilgilerin sahibi de biziz.

İmparatorluklar ile ulus-devletlerin entelektüel ve eğitim sisteminde okutulan tarihin öznesi farklılık sergiler. İmparatorluklar genellikle tarım toplumudur ve dinî dinamiklerin toplumsal bütünleşme ve siyasî egemenliğin meşruiyet zeminini teşkil eder. İmparatorluklarda tarih dinî ve hanedan merkezlidir. Modern ulus-devletler ise sanayi devriminin etkisi ile toplumsal ve kültürel bir tahavvülat sonucu millet örgütlenmesini gerçekleştirmişlerdir. Tarihyazımında da bu süreçte radikal dönüşümler tezahür ederken tarihin öznesi “milletin” tarihi olur. Millî tarih olarak tanımlanan tarih formunda milletin tarihi yeniden inşa edilirken karakteristik özellik millet olgusuna bağlı sürekliliktir. Dil ve kültürün temel alındığı bir millet tanımlamasında bu dil ve kültürün geçmişi binlerce yıl geriye götürülebilmekte ve somut olarak psikolojik bir bağın kurulduğu milletin fertleri millî bilincin taşıyıcısı haline gelmektedir. Böylece milleti teşkil eden fertlerin her biri bilincinde oldukları tarihin birer etkin mensubu olmaktadır.

Rejim değişikliği ve post-kolonyal devlet dönemlerinde toplumun içinde bulunduğu kültürel yarılma eğitim müfredatının dışında geleneksel ve modern yaklaşımlara kaynaklık eder. Toplumda milletleşme süreci olarak da anılan olgunlaşma döneminde artık millî dayanışma ve bütünleşme dinamikleri egemen konuma gelmiştir. Anayasal bir hukuk yapısının işlerlik kazandığı, demokrasinin, insan haklarının toplumun siyasal işleyişinde belirleyici hale geldiği bir sistem kurulmuştur. Mevcut yapıya muhalif olanlar alternatif toplum ve devlet modellerine uygun bir tarih inşasına girişirler. Bu tarih genel olarak düşmanlık, ötekileştirme üzerine kuruludur ve millî tarihin bütün bileşenlerine karşıt durumdadır. Erol Güngör’ün tarih hakkındaki bir denemesinde[1], tarihin ideolojik yorumunun her zaman yapıldığını fakat bunun Türkiye’deki kadar kitleler seviyesinde bir bölünme meydana getirmesinin her yerde görülen hadiselerden olmadığı, yönündeki tespiti; ideolojik tarih yorumlarının bugün de sürdüre geldikleri toplumsal bölünme işlevi göz önünde bulundurulduğunda aynı zamanda biliş dünyalarındaki parçalanmanın da tecessüm etmiş halini gösterir.

Türk milliyetçiliği siyasal-hukukî boyutuyla Osmanlıcı kimlik inşası arasında öngörülen işlev açsısından önemli bir bağ söz konusudur. Bu ulus-devletin millî yurttaşlık kurumu ile de örtüşür. Bir diğer vurgulanması geren husus da Osmanlı dönemi Türkçülüğünde çok etnikli ve dinli yapısının varlığını sürdürmesi sebebiyle özne olarak “Türklük”ün net değil muğlak bir görüntü çizer. Cumhuriyet döneminde ise özne daha nettir. Yurttaşlık tanımı üzerinden bir tanım yapılır.

Tarih, politik ve toplumsal inşa sürecinde etkin olarak kullanılır. Bu süreçte, biliş evreninin belirleyici imgeleri politik, kültürel, düşünsel, sanatsal şahsiyetlerdir. Osmanlı-Cumhuriyet, Abdülhamid-Atatürk çatışması gibi sorunlarla millî bilincin kurucu simgesel unsurları yıpratılmaya ve tahrip edilmeye çalışılır. Bundan amaçlanan bireyin dünle bugün arasında kurduğu psikolojik bağın koparılmasıdır. Bu psikolojik bağın işlevi an ile geçmiş arasındaki sürekliliğin sağlanmasıdır. Birey bu süreklilik işlevi gören tarih tasavvuru ile ortak bir tarih bilincine sahip olur. Güngör’ün vurguladığı gibi “millî tarih şuuru, milliyetçiliğin temelini teşkil ettiği için, ona en çok düşman olanlarda milliyetçilik aleyhtarlarıdır.”[2] Bu sebeple millî tarih karşıtı tarih yaklaşımlarına dikkat edilmelidir. Çünkü söz konusu çatışma alanları millî tarihin süreklilik işlevini bozmaktadır. Bu çatışmaların içine herkes girse Türk Milliyetçileri girmemelidir.

Unutulmamalıdır ki, Türk kimliğinin “öteki” olarak konumlandırıldığı bir biliş evreninde “milletin hafızası” olan Türk millî tarihi de olumsuz bir konuma yerleştirilmiştir. Tarihi ideolojinin penceresinden değerlendiren zihinler için Cumhuriyet, Atatürk, İnönü, Karabekir, Vahdettin, II. Abdülhamid, Fatih, vs. merkezli tarih tartışmalarında bu kavramlar ve şahsiyetler gerçek kimlikleriyle burada yer almazlar. Olan değil, olması gerekenin bir portresi çizilir. Oysa bu yaklaşım tarzı toplumda millî tarihin öngördüğü bilinç işlevini yerine getirmez. Ama ciddi hasar verir.

Dipnotlar

[1] Güngör, E. (1993), Dünden Bugünden Tarih, Kültür, Milliyetçilik, Ötüken, İstanbul, s.17-18

[2] Güngör, E. (1993), Dünden Bugünden Tarih, Kültür, Milliyetçilik, Ötüken, İstanbul, s.76

Yazar Hakkında:

İkbal VURUCU