30 Kasım 2022

Bilindiği üzere, gelecek yıl, Cumhûriyetimizin 100. yılını idrâk edeceğiz. Bir asırlık zaman diliminin, Cumhûriyetimizin esaslı bir muhasebesini yapmak için yeterli bir süre olduğu inancındayız.

Cumhûriyet, Türk Milleti için, bir rejim değişikliğinin ötesinde anlamlar ihtivâ etmektedir. “Ne derece etkili olduğu” konusu hâlâ tartışmalı olan pek çok sebebe bağlı olarak, üç-dört asırdan buyana medeniyet yarışında rakiplerinin gerisine düşen ve hattâ zaman zaman varlığını sürdürme uğraşı vermek durumunda kalan Türk Milleti, XX. Asrın başlarına gelindiğinde, bu çetin mücâdelenin tabii bir sonucu olarak, yorgun düşmüş, iktisâden tükenme noktasına gelmiş, Birinci Cihan Harbi’nde alınan ağır mağlubiyet sonucunda ise, varlığını hür ve müstâkîl bir şekilde sürdürme imkânını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. “Boyunduruk altına girmemek” için verilen eşsiz mücâdelenin en büyük mükâfatlarından birisi olan Cumhûriyet, aynı zamanda yüzyıllardan buyana milletimizin medeniyet yarışında geride kalmasına yol açan sebepleri de izâle etmeyi, milletimizi yeniden muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmayı hedeflemiştir.

Nerde hatâ yaptık” sorusu, İmparatorluğun Batı karşısında zorlanmaya başladığı ilk anlardan itibâren sorulmuş ve cevap aranmış olmasına rağmen, Tanzimat öncesinde, umûmiyetle kadimden gelen uygulamalardaki bozulmaya işâret edildiği ve bunların giderilmesi için çaba harcandığı; Tanzimat’ın ilânı ile sonuçlanan süreç ve sonrasında ise, kadimden gelen ve gerekliliği/doğruluğu konusunda neredeyse sarsılmaz bir inanca sâhip olunan devlet ve toplum düzeninin, mevcut ihtiyaçları karşılamakta yetersiz kaldığı kabûl edilerek, Batı’dan örnek alınan uygulamalarla dönemin ihtiyaçlarına uygun olarak yeniden tanzim edilmeye çalışıldığı bir vakıâdır. Tanzimat sonrasındaki yaklaşık üç çeyrek asırlık zaman diliminde, eğitim ve ulaştırma gibi alanlarda takdire değer ilerlemeler sağlanmış olsa da, İmparatorluğu eski görkemli günlerindeki gücüne yeniden kavuşturma amacına ulaşılamamış, aksine bilim ve teknoloji, savunma ve ekonomi gibi konular başta olmak üzere, pek çok alanda dönemin büyük devletleriyle aramızdaki mesâfe açılmaya devâm etmiş; henüz “millet” vasfını kazanamamış, köken ve inançları farklı toplulukların oluşturduğu -parçalı bir yapıya sâhip- Osmanlı toplumunun birlikte, barış, huzur ve refah içinde yaşamasını temin edecek bir devlet ve toplum düzeni tesis edilememiştir. Ülkenin beşerî ve iktisâdî kaynaklarının önemli bir bölümünün ülke savunmasına hasredilmek zorunda kalındığı bu dönemde, “verimliliğin düşük, mâliyetlerin hayli yüksek, arzın ise kısıtlı olduğu” geleneksel iktisâdî düzenden -üretimin, millî gelirin, istihdâmın, dış âlem gelirlerinin ve toplum refahının artmasını, böylelikle kalkınma/modernleşme çabalarının gerektirdiği maddî kaynakların önemli ölçüde yurt içinden temin edilmesini mümkûn kılacak- modern iktisâdî yapıya geçilemediğinden, siyâsî şartların uygun olmamasının da etkisiyle dış âlemden oldukça elverişsiz şartlarla ve kısıtlı bir şekilde temin edilebilen kaynaklar, İmparatorluğun modernleşme/gelişme çabalarının önünde büyük bir engel oluşturmuştur. Bu şartlar altında, siyâsî ve toplumsal yapının durağanlıktan çıkmasını ve dinamizm kazanmasını sağlayacak, “siyâsî-toplumsal hareketliliğin” itici gücü olacak evsafta/hacimde bir iktisâdî gelişmeyi mümkûn ve sürdürebilir kılacak zihniyet dönüşümü gerçekleştirilemediği gibi, bu dönüşümün hem sebebini hem de sonucunu oluşturacak -para ve sermâye piyasaları vb.- modern iktisâdî kurumlar da ihdas edilememiştir. Bütün bunlardan belki de daha önemlisi, Sultan’ın “siyâsî faaliyetlerin kontrol altında tutulması” konusunda zaman zaman vehmi de aşan kısıtlayıcı bir tutum içinde olması yüzünden, ne/nasıl yapılması gerektiği konusunda özgür bir tartışma ortamı tesis edilememiş, kalkınma/modernleşme çabalarının kurumsal bir yapıya bürünmesini ve toplum tarafından yönlendirilmesini/denetlenmesini sağlayacak içtimâî-siyâsi müesseselerin (siyâsi partiler, milletin seçilmiş temsilcileri vâsıtasıyla yönetilen/denetlenen bir siyâsi yapı, gönüllü teşekkûller, yöneticileri üyelerince seçilen özerk ve etkin meslek kuruluşları, özgür basın vb.) kurulabilmesi de kabil olmamıştır. Bu durum, kalkınma/modernleşme çabalarının, toplumsal talepleri karşılamayı öncelikli hedef olarak belirleyen ve “aşağıdan yukarıya” oluşturulan demokratik karakterli bir yapı yerine, devletin taleplerini/hedeflerini önceleyen ve “yukarıdan aşağıya” tesis edilen, buyurgan karakterli bürokratik bir nitelik kazanmasına da yol açmıştır. Bu yüzdendir ki, Cumhûriyetin ilânından sonra uygulamaya konulan pek çok husus(saltanat ve hilâfetin ilgası, yazının değiştirilmesi, eğitimin sekûlerleşmesi vb.), XIX. Yüzyılın ortalarından itibâren siyâsî mahfillerde gizlice tartışılmaya başlandığı hâlde, açık ve yaygın bir tartışma ortamı tesis edilemediğinden, yapılması/yapılmaması gerekenler konusunda -Batı’da örneklerini gördüğümüz şekilde- düşünce okulları/ekolleri ve güçlü fikir hareketleri neşvünemâ bulamamış, dolayısıyla da mevcut sistemin yetersiz olduğunu düşünenler, yönetim erkini ellerine aldıklarında, pusulasız gemi misâlî, “ne yapmaları gerektiği” konusunda bocalamışlar, fikîr ve icrâ kabiliyeti bakımından belirli bir olgunluğa erişinceye kadar, “millet yararına olmadığı” sonradan anlaşılan pek çok uygulamayı “vatanseverlik” sâikiyle gerçekleştirme çabasında olmuşlardır. Bilhassa II. Meşrûtiyet sonrasında yaşananlar, bu konuda örnek teşkîl edecek niteliktedir. Bahsedilen olumsuz gelişmelerde, hâlâ yeterince tahlil edilemediğine inandığımız sebeplerden ötürü düşünce hayâtımızda birkaç yüzyıldan buyana kendisini hissettiren durağanlaşmanın/donuklaşmanın da önemli ölçüde etkili olduğuna hiç şüphe yoktur.

II. Meşrûtiyet’in ilânı yeni bir heyecan dalgası yaratmış olsa da, hemen ardından yaşanan siyâsî çalkantılar, geniş toprak kayıpları ve -Balkan Savaşları gibi- ağır ve utanç verici askerî mağlûbiyetler, sonrasında da Birinci Cihan Harbi’nde alınan nihâî yenilgi, kurtuluş ümitlerini tamâmiyle söndürmüş, vatanseverliğinden şüphe edilemeyecek pek çok münevverimiz dahi, milletin felâketine sebep olabilecek yeni bir çılgınlığa başvurmaktansa, hamiyetli bir büyük gücün koruyuculuğunu kabûl etmenin en evlâ yol olduğunu düşünür olmuştu.

Ümitsizliğin bu raddeye geldiği bir dönemde, teslimiyeti kabûllenmeyen, -başkaları tarafından çılgınlık olarak nitelense de- kurtuluş mücâdelesini kararlılıkla başlatan ve insanımızın/toplumumuzun duygularını ve duyarlılıklarını da önemseyen bir akılcılıkla/rasyonellikle gerçekleştirmeye çalışan, kurtuluş savaşının en sıkıntılı dönemlerinde dahi “ortak aklın inşâsı, milletin bütün hâlinde kurtuluş çabalarına iştirak etmesinin sağlanması, meşrûiyetten sapılmaması, milleti oluşturan kesimler arasında ihtilâf çıkmasına yol açacak gelişmelere izin verilmemesi” vb. ilkelerden tâviz vermeyen, vatanı kurtarmanın yalnızca istilâcıları kovmakla mümkûn olmadığının idrâkinde olan ve bu sebeple de birkaç asırdır devâm eden kötüye gidişi tersine çevirebilmek için “zâfiyet oluşturduğuna inandığı hususların kök sebeplerini bulmayı ve esaslı çözümler üretmeyi/uygulamayı” kurtuluş mücâdelesinin daha başından itibâren hedefleyen bir liderin öncülüğünde gerçekleştirilen millî mücâdelenin zaferle neticelenmesiyle birlikte, Türk Milletini muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarma şiârıyla -devletin yönetim sistemi ve hukûk düzeninden eğitim ve ekonomiye kadar- toplum ve devlet nizâmını ilgilendiren hemen her alanda köklü reformlara girişilmiştir.

Başta da belirtildiği üzere, aradan yüzyıl geçtikten sonra, yapılan yeniliklerin amacının ne olduğunu, bu amaçlara ne ölçüde ulaşılabildiğini, yaşanan başarı ve başarısızlıkların sebeplerini ve bundan sonra yapılması gerekenleri serinkanlılıkla değerlendirmek kabil olduğu gibi, daha iyi bir geleceğin inşâ edilebilmesi bakımından gereklidir de.

Toplumun geniş bir kesiminin ilk kez Cumhûriyetle birlikte karşılaştığı kavramlardan birisi lâikliktir. Batı’da, Kilise’nin dünyevî otoriteyi kendisine tâbi kılma çabasına karşı verilen uzun ve acılı bir mücâdelenin sonucu olarak gelişen bu kavram, o güne kadar benzeri bir gelişmeye şâhit olmayan Türk Toplumuna  (ve tabii diğer Müslüman toplumlara da) oldukça yabancıydı. “Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak tanımlanan bu kavramın amacı/gerekçesi ilk günden itibâren toplumun çoğunluğu tarafından anlaşılamadığı gibi, zaman zaman din/İslâm düşmanlığı raddesine varan uygulama hatâları, toplumun bir kesiminde sözkonusu kavramın ve dolayısıyla da kurucu irâdenin amacı/hedefleri konusunda kuşkular oluşmasına, bu kesimle devlet/devlet kurumları arasında bâzı dönemlerde siyâsî krizlere kadar varan gerilimler yaşanmasına yol açmıştır. Yaşanan bu gerilimlerin de etkisiyle, lâiklik ilkesine şüpheyle yaklaşan kesimlerin siyâsî etkinliklerinin artması, bu defâ toplumun diğer kesimlerinde sözkonusu ilkeden uzaklaşıldığı ve hattâ Cumhûriyetin temel kazanımlarının tehlikede olduğu endişesini doğurmuştur. Yüzyıllık tecrübeye rağmen, lâiklik ilkesinin amacı, gerekliliği, din-devlet ilişkilerinin tanzimindeki rolünün ne olması gerektiği vb. hususların tartışma konusu olmaya devâm ettiği, bu konularda birbirine zıt endişeler taşıyan toplumun farklı kesimleri arasında gerilimin -azalmak yerine- artma istidâdında olduğu müşahede edilmektedir. Bu ayrışmanın, Türk Toplumunun gelecekte barış, huzur, refah ve birlik içinde yaşamasını güçleştirebilecek bir seviyeye evrilme ihtimâlinin hiç de gözardı edilmemesi gerektiği inancındayız.

Toplumumuzda lâiklik konusundaki ayrışmayı derinleştiren önemli hususlardan birisi, İslâm Dinînin en katı yorumlarından birisini teşkîl eden, bir “ortaçağlaşma” ya da “medeniyetsizleşme” hareketi olarak da tanımlanması kabil olan selefî hareketlerin -diğer Müslüman toplumlarda olduğu gibi- Türk Toplumunda da yaygınlığının ve etkinliğinin artmakta olmasıdır. 

İlkeleri önemli ölçüde İmam Mâtûridî, İmâm-ı Âzam Ebû Hanife ve Hoca Ahmet Yesevî ile öğrencileri tarafından belirlenen, bilim ve felsefe ile barışık, bilimi Allah’a yakınlaşmanın bir vasıtası olarak gören; “insanın bu dünyaya bir gâye ile gönderildiğini, asıl vazifesinin ‘iyi insan olmak, iyiliği yeryüzünde hâkîm kılmak, kötülüğün ortadan kaldırılmasına çalışmak’ olduğunu, bu sebeple küllî irâde tarafından belirlenen sınırlar içerisinde eylemlerinin sorumluluğunun kendisine ait olacağını, Tanrı’nın kendisine bahşetmiş olduğu akıl, irâde, vicdan gibi meziyetleri kullanarak “iyi” ve “kötü” arasında tercih yapma imkânının/sorumluluğunun bulunduğunu, ahlâklı ve şahsiyetli olmanın ve inandığı doğrultuda yaşamak için çaba göstermenin, gerekirse bu uğurda güçlüklere katlanmanın kişinin kendisi için hem bir yükûmlülük hem de ibâdet olduğunu” kabûl eden, bu inanışın tabii sonucu olarak “insanın, Allah’tan başka hiçbir gücün önünde eğilmemesi gerektiğine” inanan; bireysel sorumluluk gerektiren konularda başkalarına zorla çeki-düzen vermeye çalışmanın, onların eylemlerini kendi irâdeleriyle gerçekleştirmelerine engel olmak anlamına geleceğini, bu durumda kişinin “yaradılış gâyesine uygun hareket etme/etmeme” özgürlüğünün kısıtlanmış olacağını, oysaki kişinin eylemlerinden sorumlu tutulabilmesi ya da mükâfatına nâil olabilmesi için, sözkonusu eylemleri kendi hür irâdesiyle gerçekleştirmesi gerekeceğini, aksi durumda kişinin eylemlerinden sorumlu tutulamayacağını, dolayısıyla başkasının bireysel sorumluluk gerektiren eylemlerini “zorla” yönlendirmenin, Tanrı’nın irâdesine de saygısızlık anlamına geleceğini düşündüğünden, inancı, anlayışı ve yaşama tarzı farklı olanlara karşı müsamahakâr olmayı kendisi için zorunluluk olarak kabûl eden Türk Müslümanlığının bu sâde, gösterişsiz, samimi din yorumu, Cumhûriyetin modernleşme hedefleriyle de büyük bir uyum içindedir. Hâl böyle iken, tam aksi değerleri savunan ve İslâm’ın ilk çağlarında, birinci Türk-İslâm Aydınlanması dönemini başlatan Horasan/Mâverâünnehir okulunun sonunu getiren selefi/Eşârî İslâm yorumunun, Türklerin/Müslümanların yeniden güçlü bir medeniyet hamlesi gerçekleştirebilmeleri için uygun zeminin oluşmaya başladığı bir sırada, tekrar Türk Müslümanlığı aleyhine güç kazanmaya başlamasının sebeplerini araştırmak, bu eğilimi ortaya çıkaran içtimâî, siyâsî, kültürel sâikleri araştırmak ve çözüm yollarını bulmak, Türklüğün/Cumhûriyetin devamlılığının sağlanması kadar, İslâm Dünyâsının yeniden -bütün insanlığın ihtiyaçlarına çözümler üretebilen-cihanşümûl bir medeniyet hamlesi başlatabilmesi için de bir zorunluluk hâline gelmiştir.

Ülkemizde dikkat çeken konulardan birisi de, Nasranîliğe özenen, dînî kurumların Hristiyanlıktaki karşıtlarına benzer biçimde yapılanması gerektiğini savunan nevzuhur bir İslâm anlayışının giderek taraftar bulmasıdır. Avrupa, daha önce de vurgulandığı üzere, Kilise’nin/Papalığın tasallutuna karşı verilen uzun ve meşakkatli bir mücâdelenin sonunda, Kilise’nin dünyevî iktidar arzusunun önüne set çekmeyi başarmıştır. Ancak, burada dikkat edilmesi gereken husus, konunun Kilise açısından teorik bir çözüme kavuşturulamamış olmasıdır. Hâlihazırda olan şudur; Kilise, egemenliğinin sınırlanmasını savunan kesimlerle girmiş olduğu bilek güreşini kaybetmiş, ancak “dünyevî iktidar” emellerinden teorik olarak vazgeçmemiştir. Kilise/din karşıtı hareketlerin güçlenmesi üzerine, Kilise/Papalık varlığını sınırlı bir alanda sürdürmeyi ve dünyevî iktidar konusunda talepkár olmamayı kabûl etmiş görünmekle birlikte, bu durum taraflar arasında bir mütârekeden ibârettir. Zîrâ, Kilise, “Tanrı’nın yeryüzündeki vekili olduğu” iddiasından vazgeçmiş değildir. Sözüedilen mütâreke sonucunda, Hristiyan Âleminde ikili (düalist) bir yapı oluşmuştur; bir yanda dünyevî/sivil iktidarı temsil eden kurumlar, diğer yanda ise Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak Kilise... Aynı anda, mümkûn mertebe birbirine müdâhalé etmeden, kendi iktidar alanlarında “tek yetkili” olarak “bağımsız” şekilde varlığını sürdüren iki ayrı güç merkezi... Bu güç ve otorite paylaşımı neticesinde, Kilise, kamu düzenini ilgilendiren hususlar dışında, dünyevî otoriteden tamâmiyle bağımsız hareket etmektedir. Daha açık bir deyişle, kamu düzenine mahsus konular dışında, dünyevî otoritenin denetiminden tamâmiyle bağımsızdır. Meselâ, Kilise tarafından kendi hiyerarşisi çerçevesinde yapılan bir “atama” işlemine karşı, “kilise kurallarının ihlal edildiği” gerekçesiyle sivil mahkemelerde dâvâ açılamaz, eğer bir şikâyet sözkonusu ise, mesele Canon Law adı verilen Kilisenin kuralları çerçevesinde yetkili kurullar ve/veyâ şahıslarca tahkik olunur, tartışılır ve karara bağlanır. Ve yine meselâ, din eğitiminin nasıl olacağı, müfredâtın nasıl belirleneceği vb. konulara dünyevî otorite müdahâle etmez, edemez. Buna karşılık, verilen eğitimin denkliği ve mezûniyet belgelerinin geçerliliği gibi konularda,  düzenlemeler getirebilir. Devlet bütçesinden Kiliseye kaynak aktarılmaz. Kilise, kendi gelir kaynaklarıyla bütçesini oluşturur ve bunu yine kendi kuralları çerçevesinde serbestçe harcar. Bâzı ülkelerde, Devlet, dileyen vatandaşlardan “kilise vergisi” adı altında topladığı kaynakları Kiliseye aktarır. Sözkonusu vergiyi ödemek istemeyen mükellefler ise, aynı oranda vergiyi devletin mâliyesine öder. Kilise, yaklaşık ikibin yıllık süre zarfında oluşturulan kurallar/gelenekler/teâmüller çerçevesinde, yöneticilerini kendi seçer, dünyevî otoritenin bu konulara müdâhil olma hak ve yetkisi yoktur. 

Kilise hukûkuna göre, yetkili dinî şahsiyetler veya meclisler tarafından suçlu görülen bir hristiyan cemaatten çıkarılabilir (aforoz). Sözüedilen şahıs ve kurulların, günah işleyen bir hristiyanı -Tanrı adına- affetme yetkisini (Endüljans / Indulgences)[1] hâiz olduğu da kabûl edilir.

Gelecekte, sivil siyâsî kurumlarının herhangi bir nedenle zayıflaması durumunda, Tanrı’nın yeryüzündeki vekili olduğu görüşünü hâlén muhafaza eden Kilise’nin “dünyevî iktidarı yeniden uhdesine alma” girişiminde bulunması, nazarî bakımdan çelişkili bir tutum olmayacaktır.

İslâm cemiyetinde, kilisenin fonksiyonunu icrâ eden bir kurum ve buna bağlı olarak ruhânîler veyâ din adamları sınıfı bulunmadığı gibi aforoz, günah çıkarma ve benzer uygulamaların varlığı da söz konusu değildir. İslâmiyet’te, işlenen suç hangi türden olursa olsun, mahkemelerden başka suçluya cezâ verme yetkisine sâhip bir zümre yoktur. İslâm hukûkunda belirlenen cezâlar arasında bir müslümanı dînî görev ve ibâdetlerinden mahrum bırakma veya toplumdan tecrit etme gibi bir cezâ da bulunmamaktadır. Ve yine, hiçbir makam, kişi ya da kurum veyâ kurul, günah işleyen bir müslümanı Tanrı adına affetme ya da cezâlandırma yetkisini hâiz değildir. İslâm inancına göre, bir müslüman, Tanrı’nın -hukûk sisteminin ilgi ve görev alanına girmeyen- konulardaki emir ve yasaklarıyla ilgili eylemlerinin/eylemsizliklerinin sonuçlarından yalnız Tanrı’ya karşı sorumludur, cezâsı da mükâfatı da yalnız Tanrı tarafından verilecektir. Haksız yere insan öldürmek dînen günah olduğu gibi, hukûken de suçtur, fâil hem günah işlemiştir, hem de hukûken suç işlemiştir, dolayısıyla bu dünyâda hukûk sistemi tarafından belirlenen cezâyı çekmekle yükümlüdür. Buna karşılık, hiç kimsenin, namaz ya da oruç vb. ibâdetleri yerine getirmediği için dünyevî otorite tarafından cezâlandırılması kabil değildir. Sözkonusu ibâdetleri cezâlandırılma korkusu ile yerine getirmesi durumunda, kendi hür irâdesiyle yerine getirmediğinden, o kişinin sevâba nâil olması beklenmez. Herhangi bir nedenle irâdesi fesada uğrayan, dolayısıyla irâde beyânında bulunması kabil olmayan bir kişi, eylemlerinin sonuçlarından hukûken sorumlu tutulamayacağı gibi, dînen de sorumlu olmadığı kabûl edilir. Bu yüzden, aklı olmayanın dînî de olmaz, denilmiştir. İslâm Dîninin akılirâdebireysel sorumluluk gibi kavramlara verdiği değer modern hukûkun gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Günümüzde hukûkun temel kuralları arasında yer alan suçun ve cezânın şahsiliği ilkesi, mâsumiyet karinesi, fiîl ehliyetine sâhip olmanın önemi, şüphenin sanık lehine yorumlanması vb. hususları bu minvâlde saymak mümkûndür.

Akıl, irâde, ahlák ve şahsiyet gibi kavramlara büyük önem veren, akıl ve irâde sâhibi insanın şahsî sorumluluğunu mutlak olarak ortadan kaldıracak şekilde herhangi bir şahıs ya da kuruma/kurula yetki/sorumluluk devrine izin vermeyen İslâm Dîni, Peygamber’de dâhil olmak üzere, sorumsuz ve günahsız (mâsum) bir dînî şahsiyet tasavvuruna da izin vermemiştir. Peygamberlerin günah işlemekten korunduğu bilindiği hâlde, Hz. Peygamberin çokça ibâdet ettiği, sıklıkla tövbe ve istiğfar eylediği sahih hadislerde ifâde edilmektedir. 

Kezâ, İslâm Dîni’nin “devlet yönetimi” konusunda husûsî kurallar vâzetmediği, bu konuda yalnızca önem verilmesi gereken hususlara (meşveret, adâlet, liyakat gibi) dikkat çektiği bilinmektedir.

Ezcümle, İslâm’ın yukarıda özetlenen ilkeleri konusunda bir tereddüt bulunmamasına rağmen, târih boyunca, içtimâî ve kültürel sebeplere bağlı olarak, -âdetâ Peygamberden dahi üstün vasıflara sâhip- “sorumsuz”, “mâsum” ve “mutlak yetkili (bağlıları üzerinde her türlü tasarrufta bulunma yetkisini hâiz)” dînî şahsiyetler tarafından yönetilen Kilise benzeri kurumların (mâlî ve idârî bakımdan dünyevî otoriteden tamâmiyle bağımsız, her seviyedeki yöneticisini kendisi seçen, dînin yorumlanması ve uygulanması konusunda kurallar koyma yetkisini uhdesinde bulunduran ve hatta dünyevî otoriteyi yönlendirme ve denetleme yetkisinin kendilerine verilmesini talep eden dînî örgütlenme) kurulması taleplerinin sık sık gündeme geldiği, bu nedenle dünyevî otorite ile çatışmaların yaşandığı, bu durumun İslâm Toplumunda bölünmelere (Şii-Sünnî vb.) yol açtığı; bu tür ziyankâr oluşumların önüne geçilmesi amacıyla geliştirilen -farklı görüş ve düşüncelerin tartışılmasına sınırlamalar getiren, dizginleyici- tedbirlerin ise, İslâm Dünyâsında düşünce ikliminin donuklaşmasında/durağanlaşmasında önemli bir etken olduğu, bir vâkıadır. Devrim sonrasında İran’da kurulan yönetim sistemi, din kurallarına göre yönetilen, sorumsuz ve mâsum dînî önderlerin yönetim ve denetiminde olan -Vatikan benzeri- devlet yönetimi uygulamasının en müşahhas misállerinden birisidir. Günümüz Türkiye’sinde, hattızâtında siyâsî bir makam olan ve dînî bakımdan gerekli olduğuna dâir hiçbir hükûm bulunmayan hilâfete “ruhânî liderlik” gibi bir mânâ yüklemeye çalışan yorumları/talepleri, “dînî ve dünyevî otoriteyi zâtında birleştirmiş; Tanrı’nın yeryüzündeki vekili sıfatıyla hareket eden” -yâni, dünyevî otorite tarafından hiçbir şekilde sorgulanamayan ve denetlenemeyen- Papalık benzeri bir dînî-siyâsî yapılanma özleminin ifâdesi olarak kabûl etmek mümkûndür. Oysa, tekrarında yarar görüyoruz, İslâm Dîni, teorik olarak, sivil otoriteye paralel bir dînî örgütlenmeyi esas almamış; “Tanrı’nın yeryüzündeki vekili olarak hareket edecek, sorumsuz, mâsum, dünyevî iktidarı da elinde bulundurma emeli taşıyan” bir dinadamı sınıfı/ruhânîönder öngörmediği gibi, müminlerin Tanrı ile “doğrudan, aracısız olarak”, kendi akıl ve irâdeleriyle yaptıkları eylem ve duâlarla mânen irtibat kurmasını amaçlamıştır. 

Cumhûriyeti kuran irâde, Cumhûriyetin toplum tarafından benimsendiğine kani olduktan sonra, târih boyunca gerek Türk-İslâm Dünyâsında gerekse Batı Âleminde vukû bulan gelişmeleri de dikkate alarak, toplumun “ortak değerler” etrafında birleşmesini temin etmek ve modernleşme çabalarının hızlanmasını sağlamak amacıyla, din ve vicdan özgürlüğüne saygılı, bireyin ve toplumun dînî konulardaki hassasiyetlerini dikkate almakla birlikte kamu düzenine ilişkin kuralların oluşturulmasında bilim, akıl, tecrübe ve toplumsal talepleri esas alan, devletin dînî konularda taraf olmadığı, siyâsi tartışmaların/faâliyetlerin -toplumun bütün hâlinde refah ve huzurunu sağlamak amacıyla- ülke meselelerine odaklanmasını ve dînî konuların siyâsetin mevzuu yapılmamasını hedefleyen bir siyâsî yapı kurmak istemiştir. Muhtemeldir ki, İslâm Dîni’nin dünyevî iktidar talebinin olmaması, ruhban sınıfının bulunmaması, iyi ahlâklı ve sorumluluk sâhibi bireylerin yetişmesini sağlamak sûretiyle topluma düzen vermeyi amaçlaması, bilime ve “akıl, irâde, vicdan, sorumluluk” gibi kavramlara önem verilmesi gibi sebeplerle, “lâiklik” olarak adlandırılan bu sistemin toplum tarafından benimsenmesinde de bir sorun olmayacağı düşünülmüştür. Tarafların görüşlerini “tartışılmaz” kabûl etmeleri sebebiyle uzlaşmaya imkân tanımayan din eksenli siyâsi çekişmelerin târih boyunca yol açtığı sorunların bundan böyle Türk Toplumunda yaşanmamasını güvence altına almak amacıyla da, dînî yorum farklılığına dayanmayan, toplumu “bütün” olarak kucaklayan, eğitim, ibâdet ve diğer konulara ilişkin dînî hizmetlerin eğitimli ve gelir güvencesine sâhip “din görevlileri” tarafından sunulmasını esas alan bir dînî örgütlenmeye gidilmiştir. 

Fakat, uygulamada yapılan hatâlar (Türkçe ezan, dînî eğitimin ihmâl edilmesi, özellikle Atatürk’ün vefâtından sonra tatbikatın amacından saparak zaman zaman -başörtüsü konusunda olduğu gibi- toplumda din/İslâm karşıtlığı algısı uyandıran uygulamalara tevessül edilmesi vb.), Cumhûriyetin kurucularının sözkonusu ilke ile neyi amaçladıkları konusunda en azından toplumun bâzı kesimlerinde tereddütlerin oluşmasına sebebiyet vermiş, zamanla bu endişe Cumhûriyet/modernleşme karşıtı din eksenli siyâsî hareketler için meşrûiyet ve motivasyon kaynağı hâline gelmiştir. 

Zaman zaman devlet ile çatışma durumuna da gelen din eksenli siyâsî hareketlerin böylesine şedit bir tavır içerisinde olmalarında, târihî ve kültürel sâiklerin yanısıra, dış kaynaklı tahriklerin/desteklerin etkisinin de gözardı edilmemesi gerektiği ileri sürülebilirse de, haklı ya da haksız biçimde toplumun kaydadeğer bir kesiminden destek almayan hiçbir siyâsî/içtimâî hareketin varlığını uzun süre -etkisini artırarak- sürdürebilmesi kabil değildir. Bu sebeple, yaşanan sorunları yalnızca dış etkenlere bağlamanın doğru olmadığı inancındayız.

Burada ilginç olan bir husus da, kendisini “lâik” olarak tanımlayan kesime mensup pek çok aydının, Hristiyanlık benzeri bir dînî yapılanmayı (Devletten bağımsız olarak, dînî cemaatlerin kendi örgütlerini kurmaları, sözkonusu örgütlerde görev alan yöneticilerin ve “din adamlarının” kamu otoritesi tarafından değil, örgüt üyelerince seçilmesi, anılan örgütlerin ayrı bütçelerinin ve gelir kaynaklarının olması vb. hususlar), Batı tarzı bir lâiklik uygulamasının ülkemizde tesis edilmesi amacıyla savunuyor olmaları, hattâ bu durumu zorunluluk olarak görmeleri ve bu nedenle de, din hizmetlerini ifâ etmek amacıyla devlet hiyerarşisi içerisinde bir kurum tesis edilmesini lâiklik ilkesine aykırı bularak, bu durumu yoğun bir şekilde eleştiri konusu yapmalarıdır. Bu durum, devletin lâiklik konusundaki yapılanmasına/uygulamalarına din merkezli yöneltilen eleştirilerin yaygınlık ve meşrûiyet kazanmasında müessir olmuş, devlet bir anlamda -birbirine zıt dünyâ görüşleri olan kesimlerin- çapraz ateşine mâruz kalmıştır.

Sonuç itibâriyle, gelecek yıl 100. Yıldönümünü idrâk edeceğimiz Cumhûriyetimizin bu süre zarfında karşı karşıya kaldığı en önemli sorun alanlarından birisi din-devlet ilişkilerinin tanzimi konusunda yaşanan sorunlardır. Bir asırlık zaman diliminde, bu sorunun doğrudan ya da dolaylı olarak yol açtığı siyâsî çalkantılar, ülkenin aslî sorunlarının çözümü için gereken çabanın harcanmasına, ülke kaynaklarının bu konulara teksif edilmesine ve zamânın etkili kullanılmasına izin vermemiş, bu yüzden de Cumhûriyetin ilk yıllarında son derece nâmüsâit şartlara rağmen, -eğitim, ekonomi, sağlık ve ulaşım gibi konular başta olmak üzere- pek çok alanda sağlanmış olan gözkamaştırıcı başarılar sonraki dönemlerde tekrar edilememiştir. Daha endişe verici olan, din-devlet ilişkileri konusunda toplumun bütün kesimlerinin üzerinde büyük ölçüde ittifak ettikleri bir anlayış ve uygulama biçimi geliştirilemez ise, gelecekte -gerek İslâm târihinde gerekse Avrupa târihinde örnekleri çokça bulunan- din kaynaklı toplumsal çatışmaların ortaya çıkması ve bu durumun toplumda inanç eksenli ayrışmaları derinleştirmesi, dolayısıyla da Türk Milletinin modernleşme ve muâsır medeniyet seviyesinin üzerine çıkma yönündeki çabalarını akâmete uğratması sözkonusu olabilecektir. 

Yine bu bağlamda, bilim ve felsefe ile barışık, medenîleştirici bir karakterde olan Türk Müslümanlığına karşı hasmâne bir tutum içinde olan, açıkça amaçlamış olmasa da hedefleri ve uyguladığı yöntemleri sebebiyle Müslüman toplumların Ortaçağlaşması/medeniyetsizleşmesi sonucunu doğurma istidâdında olan selefî/Eşârî İslâm yorumunun, muhtelif sâiklere dayalı olarak, Ülkemizde de mütemâdiyen etki alanını genişletmekte olduğu gözlenmektedir. Bu temâyülün önüne geçilemediği takdirde, ülkenin/toplumun ortak akıl ile yönetilmesi ve bu durumun güvence altına alınması (müesseseleştirilmesi) anlamına gelen demokrasi ve hukûkun üstünlüğü gibi kavramları red eden, günümüz insanlarının/toplumlarının ihtiyaç ve taleplerini tamâmiyle gözardı ederek, -binlerce yıl öncesine ilişkin kural ve müesseseleri örnek aldıkları iddiasıyla- keyfî ve baskıcı ilkel bir yönetim anlayışını din adına dayatan bu şedit gurupların etkinlik sağladığı ülkelerde olduğu gibi, Ülkemizde de barış ve huzur içinde yaşamayı güçleştirecek gelişmelerin yaşanması kuvvetle muhtemeldir. Üstelik, bu tür dînî grupların temsil ettikleri ve savunusunu yaptıkları din anlayışı ve dînî uygulamaları, bilim, akıl, felsefe, ahlák, şahsiyet, demokrasi, insan hakları, hukûk güvenliği, düşünce ve inanç hürriyeti gibi değerlere/kavramlara önem veren insanların -bir toplumun millet vasfını kazanmasında önemli etkenler arasında yer alan- “din” mevhumundan (ve, tabii, İslâmiyet’ten) uzaklaşmasına ve bu bağlamda millî bünyemizin zayıflamasına sebebiyet verebilecek yeni arayışlara girmesine yol açmaktadır.

100. yılında Cumhûriyetimizin karşı karşıya kalmış olduğu bir diğer önemli sorun alanı ise, ulus-devlet yapımızı aşındıran gelişmelerdir. Toplumun farklı kesimleri arasında bu konu üzerinde de tam bir mutabakat sağlandığı söylenemez. Cumhûriyetin kurucuları, büyük bir isâbetle, özellikle Avrupa’nın son birkaç yüzyıllık târihinde yaşadıklarını ve modernleşme sürecinde sağladıkları gelişmeleri de dikkate alarak, devleti, ulus-devlet esasına göre yeniden yapılandırmışlardı. Vatandaşlar tarafından, kamusal hak ve yükümlülüklerin inanç, bölge ve köken farklılıkları gibi sübjektif (öznel) unsurlar yerine, vatandaşlık bağı, gereklilik, hakkaniyet ve adâlet gibi ilkeler çerçevesinde paylaşılmasını; kamu kaynaklarının vatandaşlar ve bölgeler arasında ihtiyaç, verimlilik/etkinlik vb. kıstaslara göre dağıtılmasını esas alan ve en yalın şekliyle "bir arada yaşama/yaşatma projesi" olarak tanımlanması mümkûn olan ulus-devlet, belirtilen özellikleri sebebiyle, toplumları "birlik, huzur ve güven içinde yaşatma" konusunda bugüne kadar geliştirilmiş en ileri ve işlevsel devlet yapılanması olarak kabûl edilebilir. 

Günümüzde, "gelişmiş" ülkelerin tamâmına yakınında, devlet cihazı "ulus-devlet" tarzında yapılanmıştır. Kamusal hak ve yükümlülükler ile kaynakların dağılımımın bölge, inanç ve köken farklılığı gibi unsurlara göre yapıldığı devlet sistemlerinde, tasayı ve kıvancı paylaşan “bir arada yaşama irâdesine sâhip” -yâni, millet vasfını kazanmış- bir toplum inşâ etmenin kabil olmadığı, ‘Lübnan, Irak, Bosna vb.’ ülkelerdeki uygulamalarından bilinmektedir. Toplumun hiçbir konuda “birlik” hâline gelemediği, hukûkun üstünlüğüne ve demokrasiye dayalı yönetim modelinin oluşturulamadığı bu tür ülkelerde siyâsî istikrarın ve toplumsal barışın sağlanamadığı, istikrarsızlığın süreğenleştiği müşahede edilmektedir. Yurtiçinde ve dışındaki tecrübeler, Cumhûriyet kurucularının pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da ne kadar isâbetli davrandıklarını teyit eder niteliktedir.

Özellikle demokrasinin işleyişinde sıkıntılar yaşandığı dönemlerde vukû bulan bir takım uygulama hatâları (başörtüsü konusundaki yasaklayıcı uygulamalar, mahâllî dillerin açık alanlarda konuşulması konusunda getirilen “işlevsiz” yasaklar vb.), sistemin özünden kaynaklanan hususlar olmayıp, tıpkı lâiklik konusunda olduğu gibi, ulus-devletin mâhiyetinin, öneminin ve gerekliliğinin siyâset adamları ve sivil-askerî bürokratlar tarafından yeterince kavranamamış olmasından kaynaklanan bilinç eksikliğinin tezâhürüdür. Türk Milletinin binlerce yıllık köklü târihinde “çokluk içinde birlik tesis etme” konusundaki eşsiz becerisi, üzerinde çalışıldığı takdirde, en mükemmel ulus-devlet yapılanması örneklerinden birisinin ülkemizde gerçekleştirilmesi için büyük bir imkân sunmaktadır. 

Hâl böyle olmakla birlikte, köksüz/nevzuhur bir kozmopolitizmin etkisinde kalan bâzı kesimlerce, bilhassa yukarıda bahsedilen uygulama hatâları gerekçe gösterilerek, ulus-devlet yapımıza şiddetli ve haksız eleştiriler yöneltilmektedir. 1990’lı yıllarda, AB üyelik başvurusu sürecinde etkisini daha da artıran bu eleştiriler, muhtelif sebeplerden ötürü günümüzde biraz tavsamış görünse de, potansiyelini muhafaza etmektedir. Ulus-devlet yapımızın zayıflaması sonucunu doğuracak önerilerde/dayatmalarda bulunan Batılı ülkelerin umûmiyetle aksine uygulamaları gerçekleştiriyor olmaları büyük bir çelişki oluştururken, ülke içindeki eleştiri sâhiplerinin bu çelişkili tutumdan rahatsız olmamaları, üzerinde durulması gereken bir husustur. Önümüzdeki dönemde ülkemizde vukû bulması muhtemel siyâsî gelişmelerle ilintili olarak, ulus-devlet yapımızın zayıflatılması sonucunu doğuracak bir takım önerilerin yeniden sıklıkla gündeme getirildiği (ana dilde eğitim vb.); kezâ bâzı çevrelerce “Türk” yerine “Türkiye/Türkiyeli” kavramlarının kullanılmasına özen gösterildiği, “hep birlikte Türk milletiyiz” anlayışı yerine, “Türklerin, Türkiye toplumunu oluşturan etnik guruplardan birisi olduğu” anlayışının yerleştirilmeye çalışıldığı, dikkat çekmektedir.

Burada bahsi geçen hususlarla ilgili olarak endişeyi mucip olan bir diğer husus ise, Türk Milliyetçiliğinin geleneksel düşünce yapısında da aşınmaların oluşuğu izlenimi veren gelişmelerin sözkonusu olmasıdır. Kan bağından ziyâde değer ortaklığına önem veren kuşatıcı/kucaklayıcı düşünce yapısının yerini, ötekileştirici/tepkisel bir tavrın almakta olduğu gözlenmektedir. Dilde tasfiyecilik, din adına yapılan hatâlardan hareketle bizatihi din mevhumuna ve bâhusus İslâm Dînine yöneltilen ve çoğunlukla da sistemli bir düşünmenin ürünü olmayan tavır ve değerlendirmeleri bu minválde saymak mümkûndür.

Sözün özü, târihin en eski milletlerinden birisi olan ve binlerce yıllık târihi boyunca sayısız bâdireyi sağ-sâlim atlatmayı başarmış olan Türk Milleti, inanıyoruz ki, günümüzde ve gelecekte karşılaştığı/karşılaşacağı sorunları da çözüme kavuşturmayı ve varlığını sürdürmeyi başaracaktır. Şu kadar ki, yukarıda temas edilen hususlar, Türklüğün geleceği bakımdan hayâtî önemdedir. Bu nedenledir ki, Cumhûriyetimizin 100. yılını kutlayacağımız 2023 yılına girerken, bu konularda yaşanan sorunların ve çözüm önerilerinin tartışılmasının, devletimizin/milletimizin huzurlu ve güvenli bir gelecek inşâ edilebilmesi bakımından büyük önem taşıdığı inancındayız. 

Dipnot

[1] Endüljans (Indulgences): İşlenen ve dünyevi cezayı gerektiren günah nedeniyle affetme yetkisini haiz Papalık Makamı tarafından inanan kişiye uygulanan affetme yetkisidir. Papa ve kendisine yetki verilmiş olan ruhbanlar bu imtiyazı verme gücüne sahiptir. (Kaynak: P. Trudel, “Council”, A Dictionary of Canon Law, B. Herder Book Co., London 1920, s. 109., Aktaran: Emine MEYDAN, “Hıristiyan Kilise Otoritesinde Aforoz”, Doktora Tezi, Bursa Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı Dinler Tarihi Bilim Dalı, Bursa-2019, Sf. 222)

Yazar Hakkında:

Mustafa TEZEL

Mustafa TEZEL

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü'nden mezun olan Mustafa TEZEL, yüksek lisansını Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Maliye Bölümünde yapmıştır. Çalışma hayatına bir kamu bankasında müfettiş yardımcısı olarak başlayan TEZEL, anılan kurumda müfettişlik ve "sorunlu krediler tasfiye kurulu başkanlığı" gibi görevlerde bulunduktan sonra, bilâhare özel sektörde menkûl kıymetler alanında faâliyet gösteren bir kuruluşta Genel Müdür ve Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapmıştır. Hâlén Ulaştırma Bakanlığı'na bağlı bir kuruluşta Başmüfettiş olarak görev yapan TEZEL'in demiryolları, yatırım teşvikleri, küreselleşme, kültür ve dış politika alanlarındaki makaleleri muhtelif dergilerde yayımlanmıştır.